Kara deryalarda bir fenersin, Manifesto!

|

Kara deryalarda bir fenersin, Manifesto! A Kara deryalarda bir fenersin, Manifesto!

KANSU YILDIRIM

İtalyan bir düşünürün kişileri, olaylar ve süreçler içerisinde değerlendirmemiz gerektiğini hatırlatan bir sözü vardı: “Bir yazarın gerçek hayatı, okuyucularından, yorumcularından, muarızlarından ve eleştirmenlerinden doğar”. Sanırız bu sözü “Komünist Parti Manifestosu”nu düşünerek yeniden kurduğumuzda “yaşayan” bir metinle karşılaşırız. Hele ki bu metin, mürekkeplerle sayfaların ötesine taşarak, kapitalizmin daha başlarında onun hareketlerini, etkilerini ve ona karşı yürütülecek sınıf mücadelesini tarif ediyorsa; ve bu tarif, hemen hemen hala geçerliliğini koruyorsa, “yaşayan” sözcüğü doğru bir ifade olacaktır. Neden mi? Fransa’daki 1848 Şubat Devriminin arifesinde sadece 800 adet basılan Manifesto, toplumsal ilişkilerdeki eşitsizlik, adaletsizlik ve sınıflar çatışmasının nedenleri üzerine sürekli söylenen, belki sistematize edilmeyen düşünceleri siyasal ölçekte bir araya getirmiş ve serimlemişti. Bu durumu kısaca hikayelendirelim.

• • •
1845 yılında Kral Marx, Prusya Hükümeti’nin diplomatik girişimi sonucunda “tehlikeli bir devrimci” sıfatıyla Paris’ten sınır dışı edildi ve Brüksel’e yerleşti. Bundan hemen bir yıl önce Eylül ayında tanıştığı ve yaşamının sonuna kadar yoldaşı olacak Friedrich Engels ile birlikte 1847 yılında “Ligue Des Communites” isimli örgüte katıldılar. Komünist Liga’nın ikinci kongresinde aktif sorumluluk üstlenerek, 1848 Şubat’ında “Komünist Manifesto”yu kaleme aldılar. Bu yapıt, Lenin’e göre yeni bir dünya görüşünü, toplumsal yaşamı ve en kapsamlı ve derin gelişme doktrini olarak diyalektiği de içeren tutarlı materyalizmi, sınıf savaşımı teorisini ve yeni komünist bir toplumun yaratıcısı proletaryanın dünya tarihi ölçüsünde devrimci rolünü dehanın açıklığı ve parlaklığıyla özetleyen bir eser niteliğiyle tarihe not düştü.

Gerçekçi olmak gerekirse Marx ve Engels tarafından Manifesto, bir tür Nostradamus metni olması amacıyla değil, dönemin koşulları ve bu koşulların izlediği seyre dayalı bir öngörü ile yazıldı. Ne var ki, bugünün kapitalist üretim tarzının hâkim dinamiklerini hala açıklama yetisine sahip Manifesto, bir hayranlığa da neden olmuyor değil. Örneğin, “eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldı”, yıkılmaya devam ediyor diyen; “ülke içinde üretilen hammaddeleri değil, en uzaktan getiren hammaddeleri işleyen sanayilerin” olduğunu belirten; “eski yerel ve ulusal kapalılıkların sonlandığını”, “evrensel bağımlılık ilişkilerinin arttığını” söyleyen; eski yerel ve ulusal yazından yeni bir dünya yazını olduğuna işaret eden Marx ve Engels, 1848’de ilkleri dile getirirken, 2000’lerde gelinecek noktaları gösteriyordu.

Ian Birchal’ın belirttiği gibi, bu ifadelerin kaleme alındığı dönemlerde bugünün kozmopolit endüstriyel ülkeleri veya kültürel ve finansal yayılmanın sıradanlaştığı bir dünya pek çok insan için uzak bir ihtimaldi ve tuhaflıklar barındırıyordu. Çünkü 1850’lerde Londra ve Paris dışında nüfusu bir milyonu geçen kent bulunmuyordu; Avrupa dışında yalnızca üç ülke demiryollarına sahipti; Paris’ten Viyana’ya seyahat asgari beş gün, 1852’de Londra’dan yola çıkan mektubun New York’a ulaşması 12 gün sürüyordu. Eric Hobsbawm’ın çizdiği bu tablo Manifesto’nun yazıldığı somut koşullar ile bugünün somut koşulları arasında link kurabilme kabiliyetini gösteriyordu.

• • •
Harry Magdoff’a göre bu kabiliyet kapitalizmin temel bir karakteristiğine çektikleri dikkatten kaynaklanmakta idi: Ekonomide hiçbir şey matematiğin kuralları gibi belirli kesinlikte ilerlemese de kapitalizmde birikim ve coğrafi yayılma süreçlerinin oldukça eşitsiz gelişmeye eğilim göstermesi. Manifesto’daki “…ürünleri için durmadan genişleyen bir pazar gereksinimiyle itilen burjuvazi, yeryüzünün tümünü istila ediyor” ifadesi, eşitsiz gelişmenin habercisiydi. Magdoff bu durumu (1998’de) neoliberalizm öncesi ve sonrası yılları baz alarak şöyle ispatlıyordu:
Tablo net; dünya nüfusunun en yoksul %20’si üretilen mal ve hizmetlerin sadece %1,4’ünden yararlanabiliyor. Yine dünya nüfusunun % 60’ı dünya üretim ve gelirinin %5,3’üne sahipken, bu ürün ve gelirin %83’ten fazlasına en zengin %20 el koyuyor.

• • •
Manifesto’nun satırları yukarıdaki gibi sadece betimleyicilikle sınırlı da değil. Sağ muhafazakâr tüm entelijansiyanın bile bildiği, “bir hayaletin dolaşması” yahut “tüm ülkelerin işçilerinin birleşmesi” gibi söylemler bir kılavuz çizgisi de oluşturuyor. Manifesto’nun açılış satırlarındaki “Günümüze kadar ki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir” oldukça net ve yoruma gerek bırakmayacak biçimde, sadece Marx ve Engels’in mensubu olduğu Komünist Liga’yı “devrimci” yapmakla kalmadı, siyasal sınıf mücadelesinin çekirdeğini gözler önüne serdi.

Bu çekirdek, Manifesto’da belirtildiği gibi belirli koşulların oluşmasına bağlı: “…sınıf savaşımının karar saatine yaklaştığı anlarda, egemen sınıf içerisinde, aslında boydan boa tüm eski toplum içerisinde, sürüp giden çatışma süreci öylesine sert, apaçık bir nitelik alır ki, egemen sınıfın küçük bir kesimi kendisini koparır ve devrimci sınıfta, geleceği ellerinde tutan sınıfta kalır”. Dikkat edileceği üzere sınıf savaşımının içinde konumlanan ve şekillenen sınıf, tanrı buyruğu ile değil, aksine, belirli zaman ve mekânda yine belirli şartların olgunlaşması ile aktifleşerek, kapitalizmin temellerini sarsabilir. Şüphesiz Manifesto’da tarif edildiği gibi bu sosyolojik ve siyasal özne, işçi sınıfından başkası değildir. Çünkü bizatihi kapitalizmin yaşam destek ünitesi olan birikim ve sömürü süreçleri işçi sınıfı tarafından yaratılan değere ve buna el konulmasına endekslidir. Boşuna “üretimden gelen güç” kelimesi kullanılmamaktadır. Kapitalizme karşı verilecek mücadelenin yıkıcı ve sönümlendirici gücü, artı değer üreten işçi sınıfının mücadelesiyle orantılıdır. Kimlik düzeyinde yürütülen muhalefet türleri sarssa, sıkıştırsa, sarmalasa bile sonlandırma aşamasına geçemez. Bu nedenle kimlik siyaseti ile yeni bir dünya kurma tahayyülü, dünyanın tersine dönmesini beklemekten farksızdır. Paul Sweezy’in “dünyadaki bilimsel topluluğun çok büyük kesimi, gezegenin karşı karşıya olduğu ekolojik tehdidin farkında ancak bunun nedeninin kapitalizmin kendisi olduğunu anlayan sayısı çok az” tespiti, bu durumu çok güzel şekilde özetlemektedir.

Lafı çok uzatmaya gerek yok. 165. Yılında Manifesto, ne kadar kuru yorumlanmaya çalışılsa bile buna müsaade etmeyecek kadar hacimli, varsa derdi olanlara yol gösterecek kadar basiretli bir metin özelliğini korumaktadır/kapitalizm devam ettiği müddetçe de koruyacaktır. Ne demişti, Hobsbawm: “Marx son sözü değil -tam tersine- ilk sözü söyledi ve bizler hala onun başlattığı söylemi sürdürmeye mecburuz”.