Ergenekon’dan Kürtlerle çıkış

|

Ergenekon’dan Kürtlerle çıkış A Ergenekon’dan Kürtlerle çıkış

FATİH YAŞLI

Artık çok daha iyi görülebiliyor olmalı; Ergenekon basitçe bir operasyonun/ davanın değil, bir dönüşüm sürecinin adıydı. AKP, cemaatle birlikte 1923 cumhuriyetinden geriye kalan ne varsa nihayetlendirmek için yeni bir rejim inşasına giriştiğinde, devlet (özellikle ordu) içerisinde buna karşı bir direnç ortaya çıkacağını biliyordu. Bu direnç odağının nasıl etkisiz hale getirileceğine dair çözüm, “direnci kriminalize ederek tasfiye” formülasyonuyla şekillendi. Askerin darbeci sicili ve “derin” niteliği bunu kolaylaştırdı; “darbecilerle ve derin devletle hesaplaşma” adı altında, adeta gayri resmi bir “istisna durumu/olağanüstü hal” ilan edildi ve buna uygun bir polisiye/hukuki süreç devreye sokuldu.
İktidar açısından bakıldığında bu son derece akıllıca bir yöntemdi; çünkü yargının ve polisin kontrolü büyük ölçüde cemaatin elindeydi. Baskınlar, gözaltılar, tutuklu yargılama kararları, yasal değişiklikler, iddianameler, referanduma gidilip HSYK’nın bileşiminin değiştirilmesi ve yargının bütünüyle kontrol altına alınması, görülen duruşmalar ve beklenen sonuç: TSK, tek kurşun atmadan kurmaylarının önemlice bir bölümünü Silivri ve Hasdal’a gönderirken, AKP küresel sistemin ve ABD’nin de desteğiyle devletleşti ve rejim değişikliği anayasal noktaya kadar getirildi.

Neo-conlar ve Ergenekon
Peki ABD, AKP’ye neden güvenmiş, AKP’nin devletleşmesiyle ve geleneksel müttefiki TSK’nın güçten düşüp siyasal denklemin dışına itilmesiyle sonuçlanacak bir operasyona neden destek vermişti? Esas neden, TSK’nın Soğuk Savaş sonrası yeniden yapılanması, mensuplarının önemlice bir bölümünün 90’ların ortalarından itibaren giderek “ulusalcı” bir çizgiye kayması ve yeni bir dış politika yöneliminden bahseder hale gelmesiydi. TSK içerisinde giderek güçlenen bir klik, Türkiye’nin ABD ve AB ile olan geleneksel müttefiklik ilişkilerini sorgular hale gelmiş, Türkiye’yi Avrasya’ya/Doğu’ya yönlendirmek istemişti. Arzulanan, Çin, Rusya, İran’dan müteşekkil yeni bir güç ekseninin kurulması ve Türkiye’nin de oradaki yerini alması, yani bir “eksen kayması”ydı. Buna TSK’nın Irak işgaline dair tezkereye destek vermemesi ve Süleymaniye’deki Çuval Hadisesi de eklenince, o dönem ABD’de iktidarda bulunan neo-conlar açısından Ergenekon kaçınılmaz hale gelecekti; Türkiye’nin ve TSK’nın ekseninin kayması ne pahasına olursa olsun önlenmeliydi çünkü.

Ergenekon’un Sonu
Türkiye’nin ve kapitalist sistemin dinamikleriyle birlikte şekillenen bu sürecin sonuna doğru geldiğimize dair işaretler yoğunlaşmaya başladı. Erdoğan’ın Ergin Saygun’a hastane odasında uzattığı el, o işaretlerin en güçlüsüydü belki de. Erdoğan, içerideki subaylara yönelik son zamanlarda sıkça dillendirdiği söylemi başarılı bir halkla ilişkiler çalışmasıyla taçlandırdı ve böylelikle bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılmakta olduğu kamuoyuna da deklare edilmiş olundu.
Ergenekon sürecini sonlandırmak AKP açısından niye kaçınılmaz hale geldi peki? İlk nedenin AKP dış politikası ile doğrudan ilgili olduğu söylenebilir. Ortadoğu’da, zaman zaman ABD’nin kendisine çizdiği sınırları da ihlal edecek bir şekilde, bölgesel aktör olma rolüne soyunan yeni-Osmanlıcı AKP, caydırıcı bir askeri güce sahip olmasının zorunlu olduğunu biliyor. Yüzlerce mensubu cezaevinde olan, hiyerarşik yapısı altüst edilmiş, tutuklanma tehdidinin tepesinde Demokles’in Kılıcı misali sallandığı bir ordunun bu zorunlulukla örtüşmediği ise aşikâr; bunun “güçlü ordu, güçlü Türkiye” sloganına uygun bir uzlaşıyı zorunlu kıldığını söyleyebiliriz: Yeni-Osmanlı uzlaşısı! Kaçınılmazlığın ikinci nedenini AKP-cemaat geriliminde arayabiliriz: KCK operasyonları ve Oslo’yla başlayan, Roboski Katliamı’nın sorumluluğunun MİT’e yüklemesiyle devam eden ve sonrasında Hakan Fidan’ın savcılığa ifadeye çağrılmasıyla zirve noktasına ulaşan bir gerilim. Erdoğan’ın çabalarına rağmen İlker Başbuğ’un tutuksuz yargılanmamasının üzerine tuz biber ektiği bu gerilim, AKP’nin cemaatin gücünü güvenlik ve yargı aygıtının dışında bırakacak bir sınırlamaya tabi tutmak istemesine yola açmış olabilir. Üçüncü nedenin ise başkanlık ve yeni anayasa süreciyle bağlantılı olduğu söylenebilir. Bu sürece olabildiğince geniş bir mutabakat oluşturarak girmeyi amaçlayan AKP’nin toplumsal gerilimi yumuşatmayı ve “ulusalcı”ların bir kısmının teveccühünü kazanmayı amaçladığını düşünebiliriz.

Sİlİvrİ’yle Bİrlİkte İmralI’ya da Zeytİn DalI
Silivri ve Hasdal’a uzatılan zeytin dalını ve AKP’nin “Ergenekon’dan çıkış” sürecini ilginç kılan en önemli nokta, bunun “Kürt barışı”yla paralel bir şekilde gerçekleşmesi. AKP yalnızca Silivri’ye değil, İmralı’ya da elini uzatıyor. İlginç olan ise AKP’nin Silivri’ye uzattığı eli, neredeyse aynı gerekçelerle Kürtlere uzatıyor oluşu. AKP, nasıl ki bölgesel güç olma adına güçlü bir orduya ihtiyaç duyuyorsa, yine aynı gerekçeyle Kürt sorununu çözmek istiyor. İçeride bir Sünni-Ulus inşasına girişen AKP dışarıda ise Sünni bloğun liderliğini üstlenmeyi amaçlıyor ve Şii eksenine karşı girişilecek bölgesel egemenlik mücadelesinde Türkiye ve bölgedeki Kürtlerin desteğini almanın zorunlu olduğunu düşünüyor. Irak’tan kopmuş Barzani Kürdistan’ıyla gevşek bir federasyon, Türkiye Kürtlerine güçlendirilmiş bir yerel yönetim vaadi, Suriye Kürtlerinin Esad rejimine karşı muhalif unsurlarla birlikte hareket etmesi… Yeni-Osmanlı adına atılmak istenen bu adımları “bölgesel savaş için Kürt barışı” şeklinde formüle edebileceğimizi sanıyorum. Benzer bir şekilde, Kürtlerden barış ve siyasi statü karşılığında, AKP’nin yeni anayasasına ve başkanlık sistemine “evet” demeleri isteniyor; üstelik Selahattin Demirtaş’ın açıklamaları, söz konusu uzlaşının hiç de uzak bir olasılık olmadığını gösteriyor; bunu da “başkanlık için Kürt barışı” diye formüle etmek yerinde görünüyor.

Hangİ Hegemonya?
Anayasal bir diktatörlük ve yeni-Osmanlıcı dış politika adına Silivri’ye de İmralı’ya da el uzatılıyor. AKP Ergenekon’dan Kürtlerle birlikte çıkmak istiyor. Bunun kapsayıcı bir hegemonya girişimi olduğunu söylemek mümkün. AKP, “Sünni-Ulus”un ve siyasal alanın dışında bıraktığı Kürtler ve Kemalistlerden, “barış” aracılığıyla kendi hegemonya projesine eklemleyebileceği yeni unsurlar çıkarmak istiyor, buna Kürt siyasetiyle birlikte hareket edecek sol yapıları da eklemek mümkün.

Silivri ve İmralı’ya uzatılan zeytin dalının, AKP’nin “barış” isimli yeni hegemonya projesinin damgasını vuracağı bir yeni dönemin açıldığı şimdiden anlaşılıyor. Peki Ergenekon’un bir demokratikleşme operasyonu olduğu tuzağına düşmeyen, 12 Eylül referandumunda “hayır” oyu veren, emperyal heveslerle Kürt sorununun çözülemeyeceğini bilen, Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesiyle kurulacak eşit ve özgür bir ülke hedefinde ortaklaşan bizler ne yapacağız? Siyasal alana kendi barışımızla ve kendi hegemonya projemizle müdahale edebilecek miyiz, yoksa olan biteni uzaktan izlemekle mi yetineceğiz? Bu soruyu kendimize sormak ve yanıtlamak zorunda olduğumuzu düşünüyorum.