Devletlerin ve rejimlerin sürekliliği…

|

Devletlerin ve rejimlerin sürekliliği… A Devletlerin ve rejimlerin sürekliliği…

GÜN ZİLELİ

İsaac Deutscher, Troçki adlı üç ciltlik dev eserinin I. Cildinde, 1917 Ekim Devrimi’nde Dışişleri Komiseri olan Troçki’nin, Dışişleri Bakanlığının memurlarınca boykot edilmesine ilişkin çok ilginç bir olay anlatır.
“İlk olarak bakanlığa gittiğinde yanında Markin vardı (Markin, Kronstadt’tan gelme bir bahriyeliydi). Troçki her şeyden önce gizli anlaşmaları ve kendisinden öncekilerin diplomatik yazışmalarını ele geçirmek istiyordu. Ama Bakanlığın odalarında ve koridorlarında kimseler yoktu. Sorulanlara kim cevap verecekti? Sonunda, bahriyeli arkadaşı, Bakanlığın Müsteşarı kont Tatişçev’i buldu. Tatişçev eski bir diplomat ailesinden gelmeydi. Kont, Bakanlık memurlarının işe gelmediklerini söyledi. Troçki hemen bütün memurların getirilmesini emretti. Az sonra Bakanlığa bir sürü memur geldi… Ama memurlar gizli belgeleri ve bu belgelerin bulunduğu kasaların anahtarlarını vermek istemediler. Troçki Bakanlıktan çıkıp gitti. Az sonra bahriyeli arkadaşı Bakanlığa döndü ve Tatişçev ile daire şeflerine, kendisiyle birlikte Smolni’ye gelmelerini emretti. Troçki Smolni’ye gelen memurları tutukladı. İki gün sonra Kont, Troçki’yi Bakanlığa götürdü. Bütün kasaları açtı.” (İsaac Deutscher, Troçki-I, çev: Rasih Güran, Ağaoğlu Yayınları, Nisan 1969)

1991 yılında Sovyetler Birliği çökerken gözümüzün önüne şöyle bir benzer sahne getirebiliriz.
Yeltsin, Dışişleri Komiserliği’ne iki kişi göndererek gizli Sovyet Dışişleri belgelerinin bulunduğu kasaların yeni kurulan Rusya Federasyonu görevlilerine teslim edilmesini istedi. Memurlar tereddüt içindeydiler, önce anahtarları teslim etmek istemediler. Birçoğu Sovyet devletinin tamamen yıkıldığından emin değildi; durum değişip SBKP yeniden duruma hâkim olursa sorumlu duruma düşmek istemiyorlardı. Fakat sonunda, tutuklanma tehlikesini göze alamayıp anahtarları teslim ettiler. (Hikâye: G.Z.)

Buna benzer sahneler birçok devir teslim olayında yaşanmıştır. Mao zedung, 1949 yılında Pekin’e ilerlerken Çinli devlet görevlilerine yayımladığı bir duyuruda, paniğe kapılıp görevlerini terk etmemelerini, normal çalışmalarını sürdürmelerini, devletin rutin işleyişini bozmamalarını istemiştir.
Rejimler yıkılır, hatta devletler çöker ama devlet kurumları devrimlerden veya karşıdevrimlerden sonra da ayakta kalır ve rutin işleyişleriyle (belki küçük bir direniş ya da tereddütten sonra) derhal yeni iktidar sahiplerinin uysal aletleri olarak işleyişlerini sürdürürler, çark dönmeye devam eder.

“Genç cumhuriyet” üzerine bu kadar gürültü kopartılmasına bakmayın siz. O “genç cumhuriyet” de aslında “ihtiyar”  devlet kurumlarını devralmış ve onların üzerinde inşa olmuştur. Aynı kendisinden önce, İttifakçıların yaptığı gibi…
Dolayısıyla “rejim değişikliği” denen şey de aslında, devlet kurumlarının bir devir-teslim töreniyle yeni iktidar sahiplerine devrinden ibarettir. Her yerde olduğu gibi, Türkiye’de de “yeni rejimler” “eski rejimlerin” kurumlarını tüm müştemilatı ile alarak devam etmişlerdir yollarına. Gerçekte pek bir yeni rejim yoktur da, rejimin el değiştirmesi ve el değiştirirken bazı rötuşlara uğraması söz konusudur.

Türkiye’nin esas rejimi “tek parti” rejimidir. Türkiye’ye en “uygun” rejim budur. Bu tek parti rejimi sadece 1960-1974 arasında bir ölçüde değişiklik gösterip “çok partili” bir “ara rejime” evrilir gibi olmuştur. Bu yönelişin sebebi, egemen sınıfın, 1950-60 arasının “seçimli” tek parti rejiminden ders çıkartmasıdır. Egemen sınıf (ya da egemen sınıfın daha çok bürokrasi kesimi), “seçimli” tek parti rejiminin egemen sınıfın iç konsensüsünü zedelediğini düşünerek seçimleri nispi temsile göre ayarlamış ve böylece tek bir partinin mutlak egemenliğini önlemiştir. Ancak 1960 sonrasındaki gelişmeler ve iç kriz, egemenlere, “çok partili” bir rejimin Türkiye’ye göre olmadığını düşündürmüş ve 12 Mart müdahalesiyle “çok parti” sistemi değiştirilmek istenmiş, ancak halk muhalefetinin gücü nedeniyle bu girişim önemli ölçüde başarısız olmuş ve “Karaoğlan efsanesi”nin büyüyerek Ecevit’i iktidara getirmesiyle sonuçlanmıştır. Ne var ki, Türkiye’nin değişmez egemen sınıfı (bürokrasi-burjuvazi) “çok parti denemesinin” “kargaşalığa” (yani kendi mutlak iktidarının salsılmasına) yol açtığına iyice ikna olarak, 1974-1980 arasındaki bir hazırlık devresinden sonra yeniden geleneksel tek parti rejimini, bu sefer yarım bir askeri darbeyle değil, mutlak bir askeri darbeyle kurmuştur. Bu tek parti rejimi (bütün “çok partili” görüntüsüne rağmen) günümüze kadar sürmüştür. Yani, anlaşılacağı üzere, “ara rejim” denilen şey, 12 Mart ya da 12 Eylül darbeleriyle ortaya çıkan askeri rejimler değil, 1960-1974 dönemindeki “çok parti” denemesidir. Her şey gibi bu da bilinçli olarak tersine çevrilmiş ve uygulanmış bir kavramdır. 1980 12 Eylül’ü, bugünkü tek parti rejiminin yeniden ve daha da kesin bir biçimde oturtulmasının başlangıç tarihidir.

Bugün yürütülen anayasa tartışmalarının özü, Türkiye’nin, tek parti rejiminden, tek kişi rejimine geçmesi sürecinin hazırlanmasıdır. Eğer Tayyip Erdoğan bunu başarabilirse, İttihatçıların iktidara geldiği 1908 yılından bu yana esasen sürmekte olan tek parti rejimi sona erecek ve yerine başka bir rejim, tek kişi rejimi kurulacaktır. Tabii o zaman, tek parti rejiminin bugünkü temsilcisi AKP’ye de ihtiyaç kalmayacak, içi boş bir destek partisi olarak kenara iteklenecektir. Tabi ki, yüzlerce yıllık devlet kurumları işlemeye devam edecek, dışişleri memurları, direktuvarın emirlerine boyun eğip dışişleri arşivlerini kilit altında tutmaya devam edeceklerdir.
Yakından ve içerden değil de, epey uzaktan bakınca böyle görünüyor.