Anadolu: Define-Ceset Diyalektiği

|

Anadolu: Define-Ceset Diyalektiği A Anadolu: Define-Ceset Diyalektiği

CEMAL DİNDAR *

DUYGULAR HİÇ FOSİLLEŞMEZ

İnanç sistemleri üzerine belki de en kapsamlı çalışmayı yürütmüş olanlardan Mircea Eliade’ın sözüdür: “İnançlar ve düşünceler fosilleşmez.” Bunlara bağlı duygular ise hiç fosilleşmez. Uygarlığın tüm hoşnutsuzluklarıyla sıçrama yaptığı ya da teklediği coğrafyalarda ise daha da böyledir: şehirlerin toplumsal-tarihsel zihnin bastırılmış kısmıyla düşünce düzeyinde hiç uğraşmadığını düşünürken, o bastırılanın nasıl geri döndüğünü görürüsünüz; sokaklarında, caddelerinde akıp giden duyguyla…  Bir havadır o: evlerin duvarlarına sinmiş, insan yüzlerine işlemiş, henüz doğmuş bebeğin kundağına nakışlanmış. O caddelerde gezerken bir şey hissedersiniz… Başka bir şehirde hissettiğinizden farklıdır. Özellikle eşrafın bakışından, sokakta yürüyenlerin adımlarından gövdenize yığılır. Bir aşılmazlık duygusu, kaçış özlemi verir.
Son bir ayda iki kez yola çıktım. Biri Doğuda öbürü Batıda iki ayrı ve ayrılmışlıkları iyice belirginleşmiş şehirde aynı nedenle: Bir Zamanlar Anadolu’da filmi izlenecek, ben de ruhsallık ve kültür ilişkisine meraklı, “Anadolu ruhsallığı” diye bir kavramın peşine düşmüş bir psikiyatr olarak yorumlayacağım. Söyleştik, döndüm. Döner dönmez de Psikodiyalektik Araştırmalar Derneği’nde Yılmaz Güney Filmografisinde Duygu çalışması için Acı-Umut-Endişe üçlüsünü izlemeye başladım.
Endişe’de Şerif Gören’in emeğini de filmi anmışken kaydedelim.

KARAC’OĞLAN-CEMAL SÜREYA
YILMAZ GÜNEY

Öncelikle şu: Türkçe şiirin günümüz Türkçesiyle bağı en kuvvetli-bereketli şairi Karac’oğlan ise modern şiirde bu bereketin niteliksel sıçrama yaptığı şair Cemal Süreya’dır. Dersim sürgünüdür. Altı yaşında bir tren vagonunda babası ve amcasının “Bizi öldürecekler mi?” sorularını vagona sığmaz ettikleri bir çocukluktur, onun duyarlılığı. Dilin taşıdığı diyalektik ile bu duyarlılığın kendini dile getirmek için kuş gibi çırpınışındaki tamamlanmamışlık, yani yaratıcı olumsuz, Cemal Süreya’nın şu çocukluk anısında büyükannesinin dilinden dökülüyor:
“...Şimdi çok sevdiğim sürgün sözcüğü beni allak bullak ediyordu. Bir gün büyükanneme sormuştum: “Neyiz biz?”  diye. Bir şey anlamadı. “Sürgün ne demek?” diye yineledim. Sürgün “menfi” demekmiş, “menfa”ya gönderilenlere “menfi” denirmiş. Bir an aklıma Yavrutürk dergisindeki bir tefrika geldi: “Bir Göçmen Çocuğun Anıları.” “Göçmen miyiz yoksa biz?” diye soruyu değiştirdim.

“Evet, işte buldun, göçmeniz biz” dedi. Rahatlamıştı.”
Menfa… Menfi… Bu topraklarda kadınlar büyük diyalektikçilerdir.
Bizzat dili bir oyun alanına dönüştürüp oradan Türkçenin dipakıntılarını söze getiren şairin, Papirüs günlerinde Tokatlı Muzaffer İlhan Erdost “İyi ama Kürtler yok mu?” diye sorduğunda  “gelin gibi kızaran” bir Dersimli olması rastlantı mı?
Yetmişlerde, özellikle Acı’da, elbette diğer filmlerinde de Anadolu’nun sosyokültürel dipakıntılarını görünür kılan, filmin öyküsü nasıl sonlanırsa sonlansın, mesela Umut’ta, bozkır-göçebe referanslarla –ağaç, su, köprü- hayat aramaya devam eden, siyasal kimliğini hiç sakınmamasına rağmen, giderek kendisi birleştirici bir mitosa dönüşen Yılmaz Güney’in Kürtlüğü rastlantı mı?

Dil yoluyla kültüre sonradan gelenin o kültürün-dilin dertlerini ve dermanlarına duyarlılığının keskinliği ise üzerine ayrıca düşünülmesi gereken bir konu. Yukarıda sözünü ettiğimiz şehirlerde, o şehirlerin geçmişinden gelen yüklerin ahalisince hissedilme olanaklarının da felç edilmesi bu keskinliğin diyalektik tamamlayıcısıdır belki de. Hatta içerlikli olanın bu felci aşma çabalarının zamanın ruhuna kısa devre yapması ve felci sağlamlaştırması da başka bir dert.

UMUT VE BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA
Umut 1970 tarihli. Yılmaz Güney bir sosyalist olarak, diğer filmlerinde olduğu gibi, neredeyse ilk karelerde bir çerçeve çizer. Faytonlar kalkacak, taksiler dolmuşlar onların yerini alacak ve varsıllar için bu sürecin tüm olağanlığında, faytoncuların yok oluşları da olağanlık kazanacak. Gelecekten kovulmuş olanın payına da geçmişten, topraktan ‘define avcılığı’ düşecek. Yani delilik… Yalnız Türkiye’de değil tüm dünyada neoliberalizmin henüz yürümeyi öğrendiği yıllar için büyük bir uzak-görü değil mi!

Bir Zamanlar Anadolu’da 2011 tarihli. Nuri Bilge sinemasının karakteristiği olarak film başlangıçta siyasi ya da öyküsel bir çerçeve çizmekten özellikle  kaçınarak başlar. Bir zamanlardır ve şimdi de geçmişe kaydırılır; reno-toros makam araçlarının yanına cep telefonları ve dizüstü bilgisayarlar yerleşir. Hemen hemen Umut’taki aynı bozkır-göçebe referanslarla bu kez aranan bir cesettir.

Bu aralar niyeyse Türklükten istifa furyası başladı, Nuri Bilge Ceylan, kendini Türk olarak tarif ediyor mu, bilmiyorum. Şart da değildir. Fakat tüm evrensellik-siyasi yüksüzlük iddiasına rağmen, Anadolu topraklarında ceset aramanın yüce estetiğini kurma işiyle, içerlikliliği, zamanın ruhuna işaret eden siyasi kabullere teslimiyeti arasında bir birlik olduğunu düşünüyorum. Üstelik kaba siyasi göndermelerle.

ZAMANIN RUHU VE İDEOLOJİK OLUMLAMA
Baskı aygıtlarının gücünün günümüzde yer değiştirmesine odaklanan bakış bunlardan biri:  askeriyenin mücavir alan tartışmasıyla hicvini hatırlayalım. İdeolojik aygıtlarda son on yılda yaşadığımız dönüşümün olumlanması da öyle. Muhtarı hiç dinlemeyen, bir halka değil kendi öyküsüne de sağırlaşmış, kendi prostatıyla, gücüyle sorunlu savcı… Ya da, muhtarın kızı örneğinde açy isteyene çay kola isteyene kola bulan Kibele haliyle mitolojik bir varlığa dönüştürülüp yüceltilirken – Cennet anaların ayakları altında, değil mi- gerçekte ilk günahın sorumlusu olduğu asla unutulmaması gereken cinsiyet olarak komiserin özetlediği kadına bakışın günümüzde kemikleşmiş bakışa eklemlenmesi… Çoğaltılabilir.
Tam da ideolojiler üstü, yüce sanat iddiasının zamanın ruhunun içine çökmesinden söz ediyoruz. Üstelik neoliberalizmin insan anlayışını yeniden üreterek: yerleşik toprak ceset taşıyor, zehirli, zaten. Toplumsal sistemin öykülerimizde ne kabahati olabilir ki! Haşa… Bizler kendi öykülerine iyi davranamamış, birbirinin kurdu olmak için  yeryüzüne gelmiş olanlarız… E… İnsan kötüdür.

Yine de 1970 tarihli Umut ile 2011 tarihli Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerini birbirine bağlayan ve toprağın altında bir şeyler aratan ne varsa belki de onun peşine düşmeliyiz. Yani defineye de cesede de, derde de dermana da dönüşene… dertlerimizdeki ilaca ve ilaç diye sunulanlardaki zehre ...
Lütfi Akad’ın üçlemesi; Gelin-Düğün-Diyet geldi şimdi aklıma… Niyeyse…
 *: Psikiyatrist, yazar






=



12-13



Alevilerin 40 yıllık
mücadelesinde çelişkiler oldu

Görünmek, tanınmak için Alevilerin son 40 yıldır verdikleri mücadele her açıdan çelişkilerle dolu bir tablodan başka bir şey değil. Bu hem devlet, hem Sünni çoğunluk hem de bir o kadar Aleviler açısından geçerli bir tespit. Bu dönem içerisinde görünürlük açısından elde tutulacak tek şey, cem evlerinin açılması oldu. Fakat bildiğiniz gibi, bunlarda halen bir resmi statüden yoksunlar

GÜLŞEN İŞERİ
Etnik ve politik kimlikler Türkiye tarihinde son 10 yıldır tartışılıyor... Bu tartışmaların ana eksenini ise Aleviler oluşturuyor... Bu tartışmalar kapsamında elbette karşımıza farklı kavramlar çıkıyor.. Sadece Alevi kimliği değil Alevi Kürt kimliği de Türkiye’de toplumsal hafızanın başka bir boyutunu oluşturuyor...
Üzerinde düşündükçe derinleşen bu meseleyi ise Araştırmacı yazar Erdal Gezik Alevi Kürtler kitabıyla yeniden tartışmaya açıyor...
Alevi Kürtler üzerine yaptığı kapsamlı araştırmada Gezik, konuya çok geniş bir bakış açısıyla yaklaşıyor: Etnik ve dinsel tanımlamanın sorunlarını, dilsel ayrışmanın boyutlarını, Alevi-Sünni ilişkilerini, Şeyh Sait İsyanı ve Dersim 38 olaylarının kolektif hafızada yarattığı yarılmaları kültürel ve tarihsel boyutlarıyla ele alıyor.
İlk baskısı Kalan Yayınları tarafından yapılan Erdal Gezik’in Alevi Kürtler kitabı bu kez İletişim Yayınları aracılığıyla yeniden okuyucusyla buluştu...   Biz de bu derin meseleyi Erdal Gezik’le bir araya gelerek konuştuk.

»Öncelikle Dersimli olmanızdan kaynaklı çok uzun yıllardır Alevilerle ilgili araştırmalar yapıyorsunuz… Yaptığınızçalışam sözlü tarih çalışmasının çok önemli bir ayağını oluşturuyor...  Sizi bu çalışmalara iten neydi?
Benim büyüdüğüm ortamda yaşlıların yoğun tarih sohbetlerine tanıklık edilebiliyordu. Rüstemi Zal'dan, Büyük İskender'e, Hz. Muhammed'den Eba Müslim'e birçok isimler duymaktaydım. Hararetle yapılan bu sohbetlere tanıklık, bana şu soruyu bıraktı: dedelerim dışında hiçbirisinin kitap okuduğunu görmediğim bu adamlar -herhalde çoğu okuryazar bile değildiler,  tarih bilgilerini nereden almışlardı?  Yıllar sonra Hollanda'da tarih eğitimiyle meşgulken 'Yazısı olmayan halkların tarihi yoktur' ifadesini her duyduğumda, o sohbetlerin bıraktığı sorularla yeniden muhatap olmak zorunda kaldım. Sahi, o adamları meşgul eden konular tarih değilse, neydi? Ve kendilerinden yüzyıllar önce yaşamış bu isimler, onları yirminci yüzyılın ikinci yarısında neden hala böylesine heyecanlandırıyordu? Bölgeyle ilgili okumalara başladığımda, bu sorulara cevap vermenin mümkün olmadığını gördüm. Doksanlı yıllarda varolan kaynaklar sınırlı ve büyük bölümü terkrardan ibaretti. Dersim ile iligili olanlar ise, 1938 odaklı çalışmalardı. Merak ettiğim şeyler bunun ötesinde olduğundan, cevap bulabilmek için doğal olarak çocukluğumda bıraktığım yaşlı arkadaşlarımı arayıp bulmam gerekiyordu.

»Alevi çalışmaları var ama sözlü tarihe dayalı pek az kaynak görüyoruz, insanlarla temas halinde olmak size ne katıyor?
Pratik olarak bu iş bazen çok yorucu ve verimsiz olabiliyor. Bir defasında bir yaşlı kadınla röportaj yapmaya gitmiştim. Yanında dört saate yakın kaldım. İnanır mısınız kadını bir an bile istediğim konular hakkında konuşmaya çekemedim. Altmış yıl önce komşularıyla yaşadığı bir tarla meselesi vardı. Dönüp dönüp  onu anlatıyordu. Bir an ben de kendimi hikayenin içinde buldum ve ona katılıp komşularına kızmaya başladım. Gülmeye başladı ve dedi ki: 'Daha ne haltlar işlediler onlar. Bir anlatsam sen işini gücünü bırakır bu meseleyle uğraşırsın.' Kadın her yönüyle güçlü çıktı.
Fakat bazen de muhteşem sürprizler sizi bekler; hiç ummadığınız kişilerden öyle hikayeler, bilgiler ve açıklamalar duyarsınız ki, sanki bütün Orta Doğu Tarihi önünüze serilir. Bir topluluğun üyeleri, bu kadar bilgiyi neden hafızasında taşır diye sormadan edemezsiniz.
Aleviler bu alanda niye zayıf kaldılar sorusu da Alevilerin 20. yüzyılda sahip oldukları çelişkilerden birisi. Gariptir ama çağdaş Alevi aklı kendi geleneksel bilgi birikimine uzun süre yabancı gözlerle baktı. Onun için bu hikayeler efsaneler ve anlatılar, hürafa olmanın ötesinde bir anlam taşımıyordu. Bu durum son yıllarda hızla aşılmakta. Bu sayede elimizdeki derleme sayısı da hızla artmaktadır.

»Türkiye’de milyonlarca Alevi var; bu radan bakarsak Anadolu Aleviliğinin ötesinde Dersim Aleviliği sizin için ne anlam ifade ediyor?
Dersim Aleviliği sorunlu bir kavram; tamamen kendisine has ve bu bölge sınırlarını kapsayan bir Alevilik varmış gibi bir ima bırakıyor. Dersim Merkezli Alevilik dersek belki tarihselliği ve örgütlenişi açısından daha uygun olabilir.  Alevilik Cumhuriyet öncesi döneminde birkaç merkezde odaklanarak şekillenmiş. Bunlardan birisi Hacı Bektaş Dergahı ise, diğer önemli merkezi Dersim bölgesinde konumlanmış Seyit aileleri oluşturmaktaydı. Dersimli seyitler, Maraş-Erzurum-Muş-Sivas arası  bölgede yaşayan Alevilerin önemli bir bölümünü oldukça ilginç bir sistemle örgütlemişlerdi. Bu sistemin detayları hakkında bilgilerimiz arttıkça, uzun süre Alevi yazımında es geçilmiş Dersimli Seyitlerin önemi de içi  boş bir tekrarın ötesinde anlam kazanıyor.

»Kitaba gelirsek, Alevi Kürtler; aslında 2000’li yıllarda kaleme almıştınız ve şimdi genişletişmiş bir şekilde yeniden okuyucuya sundunuz, 14 yıllık bu zaman diliminde neler değişmişti?
Kitap 1998 yılının sonunda benim elimden çıktı, baskısı biraz geciktiğinden 2000 yılının başında ancak yayınlandı. Evet, geçen ondört yıl içerisinde hem konuya olan popüler ilgi artttı, hem de bu konu hakkında araştırmaların sayısı. Bu ilgi daha çok Cumhuriyet dönemine odaklanmış olsa da, kültür ve inançsal boyutu da yavaş yavaş araştırmaların odağı olmakta. Genel olarak Türkiye'de sosyal bilimler  sorunlu ve aksayarak ilerleme katediyor. Konumuz hakkında yapılan çalışmalar da doğal olarak bu sorunsallığı her düzeyde yansıtıyorlar. Yine de umutlu olmak için epey bir bireysel çaba var. Sanırım bu çabaların ürünlerini önümüzdeki dönemler göreceğiz.

»Alevi Kürtler diye daha çok Dersim üzerinden konuşulan bir kavram var, biliyoruz ki geçmişte Aleviler Kürtlüğü kabul etmeyen bir topluluktu ki aslında hala bazı bölgelerde Kürt oldukları halde o kimliğini saklayanlar var; bu kimliği neden reddediyorlar? Bir yandan da asıl Türkler biziz diyen Aleviler var… Bu kimlik karmaşasını biraz açalım mı?
Ben yetmişli yılların Erzincan ve Dersim'inde büyüdüm.  O zaman Alevi dendiğinde Kürt, Kürt dendiğinde ise o bölgelerde Alevi anlaşılırdı. Günlük konuşmalar bu yöndeydi. Yani büyük çoğunluğun kimliğini saklama şansı yoktu. Evet, o zamanda Alevilik için İslamın özü, Alevilerin de asıl Müslüman olduklarını söyleyenler de vardı. Veya Kürtlüğüyle sorun yaşayanlar, asıl Türk olduklarını, Horasanlı olduklarını söylerlerdi. Fakat sanırım her iki söylem seksenli ve doksanlı yıllarda çok daha arttı. Bu bir yandan etkili baskıdan; diğer yandan ise Alevi hareketinin tek ayak üzerinden (Alevilik) şekil almasından kaynaklandı. Bu duruma nereden baksanız gerçekten çok hüzünlü bir tablo ortaya çıkıyor.
Bir topluluk kendi değerleriyle barışık yaşama şansına sahip olmadığı zaman neler oluyor diye merak ediyorsak, herhalde bu gruptan daha iyi bir örnek bulamayız. Ben de zaten sohbetlerim sırasınca karşılaştığım aile fertlerini dinledikçe, kimlik parçalanması fenomeni hakkında yazmak zorunda hissettim. Hangi kimliği temsil ettiğinizi iddia etmeniz işin kolay yanı; o seçimi haklı çıkartacak tarihi okumak asıl sorun olan. Neden kendisine Türk'üm diyen kişi, hep Yavuz Sultan Selim'le hikayesini başlatıyor; bunun öncesi ve sonrası neden görülmüyor? Veya yalnız Alevi olan neden hep Kerbela ve Kerbela'yı andıran halkalarla geçmişi tasarlıyor? Bu sorulara verilecek cevap ve bu tarihsel kurguların nasıl oluştuğunu izlemek çok daha çekici geldi bana.

»Aslında Dersim Alevileri kendilerine Kürt de demiyor; Zazayım diyor ya da Kırmanc...?
Dersim Alevileri ister Zazaca ister Kurmanci konuşsunlar, kendilerine Kırmanc veya Kurmanc derler. Ben kendisine Zaza diyen yaşlı bir Dersimliyle karşılaşmadım. Onlar kendi dillerinde konuştuklarında kendileri için Kırmanc, Türkçe konuştuklarında ise Kürt derler. Zaza onlar için Palu ve Bingöl bölgesindeki Sunni kesimi ifade eder. Bu kavramlara Kürtleri oluşturan tüm toplulukları dahil ederek bakmak gerekiyor; eğer tarihsel açıdan konuyla ilgiliysek tabi. Son 25 yıl içerisinde kendisini dil bazında ifade eden gruplar çıktı. Orta ve yeni kuşaklarda Zazacayı esas alarak tarif edilen kimlik var, fakat bu yeni bir fenomen. Belirleyici bir kimliğe dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecek. Yine de yalnız Zazaca veya Kurmanci üzerinden bu kimliği tarif etmeye çalışırsak, geleneksel özellikleri üzerinde bir hayli revizyona gitmek gerekiyor. Geleneksel yapıyla, sizin 'Dersim Aleviliği'  dediğiniz şeyi kastediyorum.

»Aleviler kendi toplumunu yarattılar ama içine kapalı etnik ve politik sorunların dışında durmayı tercih ettiler… Bu belki yaşadıkları katliamlardan kaynaklıydı… Bugüne baktığımızda daha görünür olmayı tercih ediyorlar ve sorunlarını dile getiriyorlar, bu geçen zaman Alevilere ne kattı sizce?
Aleviler kendi topluluklarını yaratma sürecindeler; bitmiş bir şey değil henüz. Bu süreçten kaç Abdal, Haydari, Bektaşi, Ehl-i Haq, Kızılbaş veya Yeniçeri çıkar onu göreceğiz. Yanısıra her şeyi katliamlarla açıklamak çok doğru gelmiyor bana; veya her katliamın aynı sonuçlar yaratacağı düşüncesi de çok tarihsel olmayan bir yaklaşım. Sorunuzun son bölümüne gelecek olursak; görünmek, tanınmak için Alevilerin son 40 yıldır verdikleri mücadele her açıdan çelişkilerle dolu bir tablodan başka bir şey değil. Bu hem devlet, hem Sünni çoğunluk hem de bir o kadar Aleviler açısından geçerli bir tespit. Bu dönem içerisinde görünürlük açısından elde tutulacak tek şey, cem evlerinin açılması oldu. Fakat bildiğiniz gibi, bunlarda halen bir resmi statüden yoksunlar.

»Alevilerin ritüelleri hep farklı toplumlara benzetildi… Şamanlara çok benzetilir mesela… İnançsal boyutu farklı köklere dayanıyor… Yaptığınız araştırmalarda bu kafa karışıklığına denk geldiniz mi? Yoksa bu kafa karışıklığı yeni kuşak Alevilerde mi? Bu açıdan da bakarsak, Alevi Kürtlerin inançsal, etnik ve politik kimliği nerede duruyor?
Sohbetimizin girişinde bahsettiğim yaşlıların kafalarının bu açıdan karışık olduğuna tanık olmadım. İnancını atalarından öğrendiği gibi yaşayan ve bunun esaslarını benimsemiş bir insanın kafası neden karışık olsun? Üstelik onlar geçmişleri konusunda oldukça iddialıydılar: yürüttükleri yolu Adem'den önce başlatır, Adem ve sonrası peygamberli sıraladıktan sonra 12 İmamları anar ve onlardan da kendi Seyitlerine getirirlerdi. Ayrıca onlarda biz Şamanlara mı benziyoruz diye bir tartışmayla da hiç karşılaşmadım. Bu kafa karaşıklığı herhalde daha çok son kuşaklarda var. Bu kuşakların ne kadar Alevi olduğu da tartışılır.
İnancın hiç bir prensibini uygulamayan ama ısrarla kendisini Alevi diye tanımlayan veya Aleviler adına tahliller yapan kişiler (gruplar) var. Bunlardan çıkarak Aleviliği tanımlamak doğru olmaz diye düşünüyorum. Diğer yandan Aleviliğin tarihsel hafızası hakkında sorular sormak, gerçekten  ilgiye değer. Beni meşgul eden konulardan birisi de bu oldu. Onların tarihsel hafızasındaki katmanları yakından tanıdıkça, grubun her yönüyle ne kadar Orta Doğulu bir birikime sahip olduğunu fark etmekteyim. Şimdi böyle bir birikimi tutup Şamanlıkla alakadar kılmak, bu bölgenin kaç bin yıldır evrilen dinsel, kültürel ve entellektüel tarihini hiçe saymak demek olur.  

»Geçmişte Kürt kimliğini reddeden bir toplum vardı ama bugün Kürt hareketi içinde yer alan Aleviler var; bu buluşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?  iktidara karşı bir birleşme mi yoksa empati kurabiliyor muyuz?
Herhalde birden fazla nedeni vardır bunun. Bir de sanırım Türkiye'de bazen Alevilerin bir bölümünün de örneğin anadil sorunu olduğu unutuluyor.

» Peki, Dersim 38 katliamıyla yüzleşildi mi?
Başbakan'ın ifade ettiği özür, daha çok meselenin konuşulması ve bilinmesi açısından önemli oldu.
Fakat bu özür ve gerekleri meselesine bir süreç olarak bakmak gerekiyor; oldu bittiye getirmeden.
Bir de bu tür süreçler sırf devlete bırakılacak veya onun yapacaklarıyla sınırlı şeyler değil; toplulukların da yapacağı epey bir iş var. Birçok meselede olduğu gibi, düşe kalka bir yerlere varılacak.

»38 katliamıyla ilgili yeni kuşağın 'umursamaz'lığından söz ediyorsunuz... Neden?
Bu durum beni de çok şaşırtmıştı. Tarihe merakımdan ötürü herhalde, herkesin geçmişine yönelik ilgili olabileceğini beklemiştim. Üstelik burada bahsettiğimiz geçmiş tanıkları olan bir geçmişti.
70'li yıllarda solculuk yapmış bir büyüğüme sormuştum. O yıllarda geleneksel bilgiyi taşıyan birçok yaşlı henüz yaşamaktaydı. Neden onları dinlemek, temsil ettikleri değerleri ve inançlarını kayda geçmek hiçbirisinin aklına gelmemişti? Cevabı çok basitti: 'O dönemler bize başka konular daha ilginç geliyordu.'
Başka konular dediğim, Mao'nun Çin'i, Enver Hoca'nın Arnavutluğu, Stalin'in Trotski ile kavgası. Bunları küçümsemek için söylemiyorum; yalnız bir durum tespiti.
Demek ki, bu kadar basitmiş, her şey ilginçlik derecesiyle ilgiliymiş demesi geliyor insanın. Yine de kolay kabul edilebilecek bir durum değil: nasıl oluyorda Arnavutluların tercihleri bu kuşaklara kendi büyüklerinin yaşadığı acıdan veya sorunlardan daha fazla değerli gelebiyor? Bu soruya ben bir tarihçi olarak cevap vermeye çalıştım. Aslında yaptığım daha çok soruya bir tarihsel çerçeve oluşturmak oldu. Ne kadar başarılı olduğumu bilmiyorum; çünkü açıkca ifade etmek gerekirse, konunun doğrudan tarih bilimiyle bir alakası yok.





=



14


Kongo'da 23 Mart Hareketi: Kırılgan Sessizlik

Geçtiğimiz birkaç yılda uzun zamandır süregelen birçok silahlı çatışmanın seyrinde çok önemli gelişmeler yaşandı; Bask Ülkesi'nde ETA silahlı mücadeleye tamamen son verdiğini geçtiğimiz yıl duyurdu, FARC-EP ile Juan Manuel Santos liderliğindeki Kolombiya hükümeti anlaşmazlıklara ve mevcut pürüzlere rağmen halen Havana'da devam etmekte, kuzey Sri Lanka'daki silahlı direniş grubu LTTE (daha bilindik adıyla Tamil Tigers) 2009'daki ağır askeri yenilgisinin ardından strateji ve politikasını gözden geçirmek durumunda kaldı, PKK ile Türkiye Cumhuriyeti'nin yüksek düzeyde Oslo'da başlayan ve kamuoyuna yansıyan görüşmeleri halihazırda sürdürülmekte. Gerek bulundukları coğrafyalar gerekse başlangıç noktaları gereği birbirlerinden çok farklı toplumsal, ekonomik ve ideolojik bağlamlara sahip olsalar da şu an itibariyle müzakere masası arabuluculuk ve uzlaşma anlamında bütün bu çatışmaların ortak paydasını oluşturuyor.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin doğusundaki Kuzey Kivu bölgesinde örgütlenen ve başlarında bir dönemki Halk Savunması Ulusal Kongresi (CNDP) oluşumunun da liderliğini yürütmüş ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından 15 yaş altı çocuk askerleri doğrudan silahlı çatışmalara dahil ettiği için hakkında tutuklama kararı çıkarılan Bosco Ntaganda'nın yer aldığı 23 Mart Hareketi kısa sürede ülkenin en çok nüfuz sahibi olan silahlı aktörü konumuna geldi. Çoğunluğu Tutsi askerden oluşan M-23'ün ismi de CNDP ile Kongo hükümeti arasındaki 23 Mart 2009 tarihli ateşkes anlaşmasının şartlarından hoşnut olmayan 300'e yakın eski CNDP askerinin  anlaşmayı tanımayarak hükümete karşı ayaklanması döneminden geliyor. Özellikle Kongo Silahlı Birlikleri'ni (FARDC) püskürterek ülkenin önemli şehirlerinden Goma'yı kontrol altına alan M-23 militaları yüksek can ve mal kaybına sebep olan çatışmaların ardından UPDF'nin (Uganda People's Defence Force - Uganda Halkı Savunma Gücü) arabuluculuk girişimleri sonucunda Kongo Devleti ile müzakere masasına oturmayı kabul etti. Her ne kadar şu anki çatışma geçtiğimiz senenin başında patlak vermiş olsa da aslında çatışmanın temelleri geride çoğunluğu sivil 5 milyon insanın ölümüne ve yoğun insani krizlere sebep olan ve maalesef kitle iletişim araçlarında da pek yer bulmayan İkinci Kongo Savaşı'na kadar uzanıyor.
Kongo'daki savaş ve karışıklık dönemine bakıldığında söz konusu Afrika olunca yeraltı kaynaklarının mevcut olduğu coğrafyalarda kontrolü ve egemenliği sağlamak çatışmanın temel sebebi olarak dikkati çekiyor. Kongo bağlamında bu, elmas ve özellikle de yüksek teknolojili elektronik eşya sektörünün olmazsa olmazı koltan kaynaklarının bulunduğu doğu bölgesi. Çeşitli milis gruplarının kendi aralarında da çatışma halinde oldukları Kongo yerlatı kaynakları potansiyeli açısından en zengin ülkelerden birisi olsa da Haiti ve Kolombiya ile birlikte gelir dağılımı adeletsizliğinde dünyanın önde gelen ülkelerinden birisi.
Her bir milis grubun arkasında son derece karmaşık ve devasa ekonomik çıkarlar ilişkilerinin olduğunu tahmin etmek çok da güç değil. Söz konusu savaş bir çok aile ve kabileyi yerinden etmiş ve hayati ekonomik krizlere sebep olmuş olsa da aynı zamanda silah ticareti ve madenlerin kontrolünü elinde bulunduran uluslararası karteller içinse inanılmaz rakamların masada olduğu bir tablo sunuyor. Devletler bazında ise ülke Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri'nin dolaylı yoldan ekonomik çıkar çatışmalarını sürdürdüğü en önemli ülkelerden birisi. Halihazırdaki çatışma da her ne kadar M-23 militanlarının Kinshasa Hükümeti'nin yolsuzluklarına karşı bir ayaklanma olarak okunsa da aslında arka planda Uganda ve ABD'nin ülkedeki bölünmeyi tetikleyen faktörleri çıkarları doğrultusunda kışkırtmaları ve Congo hükümeti tarafından Çin'e devredilmiş olan coltan ticareti kontrolünün başat rol oynadığı biliniyor.
Son dönemde Ruanda'daki bazı milis grupların da M-23'ü en azından lojistik anlamda destekledikleri ve Kongo silahlı kuvvetleri ile girilen ağır silahlı çatışma ve hava bombardumanları sırasında Ruanda içersinde güvenli bölgeler sağladıkları da artık Birleşmiş Milletler raporlarından yer alıyor. Hatta Kongo hükümeti tarafından son dönemde gerçekleştirilen operasyonlarda kuşatılan 370'ten fazla M-23 militanın en az 25 tanesinin Ruanda M-23 grubuna ait oldukları iddia ediliyor. Her ne kadar gerek Ruanda Dışişleri Bakanı Louise Mushikiwabo konuyla ilgili açıklamalarında gerekse Kongo Devlet Başkanı Paul Kagame BBC'ye verdiği bir mülâkatta iddiaların asılsız, söz konusu raporların ise gerçeği yansıtmadığını söylemiş olsalar da ABD ve Birleşik Krallık'ın halen içsavaş yaralarını sarmakta olan Ruanda'ya yapılan yardımları M-23 militanlarına verilen destekten dolayı askıya aldıkları açıkça ifade edildi.
Söz konusu mevcut durum böyleyken ve müzakereler sessiz sedasız da olsa devam ederken aslında Kongo'daki çıkar ilişkilerine dayalı çatışmalar ve can kayıpları ülkenin sonu gelmeyecek bir savaşa doğru sürüklendiği izlenimini veriyor. Çünkü Kongo'daki her bir bombanın, her bir top mermisinin, hangi taraftan olduğu önemli olmaksızın her bir ölünün ya da kendi topraklarından elde edilen madenlerle yapılmış elektronik cihazlara hayatları boyunca sahip olamayacak olan her bir savaş gazisinin arkasında aslında çok kirli, ama aynı zamanda çok da büyük olan ekonomik çıkarların yatmakta olduğu bilinen acı bir gerçek. Buna karşın, zamanında benzeri, hatta ve hatta çok daha kötü şartlarda cereyan etmiş olan birçok çatışmanın başat aktörlerini bugün müzakere masasında görüyor olmak Kongo'daki savaşın da -taraflardan karşılıklı, ciddi ve yapıcı adımlar geldiği takdirde-  gelecekte birgün sosyal adalet ve sükunete temel oluşturacak ve böylesine kırılgan yapıdaki bir toplumda daha sonra doğabilecek olan potansiyel çatışmaların önüne geçecek bir barış anlaşması ile sonuçlanmaması için hiçbir sebep görünmüyor.
* Madrid Complutense Üniversitesi - EHESS Paris


=


15


Hungarian Rapsodi ile ‘aynı yolda yürümüşüz biz’

İktidarın katılımcılıktan anladığı “onlar bana katılsın”, uzlaşmacılıktan anladığı “onlar benle uzlaşsın” dayatmasıdır. Kamuoyunun özellikle talep ettiği ve bizzat ilgilendiği yasalarda bu yöntem izlenmektedir

“Eyvah Erdoğan Macaristan’da!” başlıklı bir haber beni aylar önce katıldığım bir panele götürdü.
www.ucyuzotuzuc.com adlı haber sitesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Anayasa yapım sürecinde "Uzlaşma sağlanamazsa partimizin Anayasa taslağını Mart ayının sonuna dek Meclis'e taşırız" deyip, arkasından da Macaristan’a gitmesini yorumlayarak, “Eyvah!” diyordu. Site haklıydı, “eyvah ki ne eyvah”tı. Zira Başbakan Budapeşte'ye, ünlü Macaristan Anayasası’nın mimarı Macaristan Başbakanı Victor Orban ile başbaşa görüşmelerde bulunmaya gitmişti.
Develer tellal, pireler berber iken; bundan aylar önce, Anayasa konusunda ‘uzlaşma’nın ‘mişli geçmiş zaman’ olmadığı günlerde; vatandaşların her biri yeni, sivil, demokratik anayasada kendisini bulacaklarını umarken; TBMM’ye adımını atmamış kesimler görüşlerini sunmak üzere Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun karşısına geçerken; benim şahsen, bizzat Ekolojik Anayasa Girişimi ve LGBTT Grupların Anayasa görüşlerini sunmaları için komisyonun kapısını aşındırdığım günlerdeydi.
Tarih 24 Aralık 2011’tı. İstanbul’da SpOD, uzun adıyla Sosyal Politikalar Derneği “Yeni Anayasa Yapım Sürecinde LGBT Katılımı ve Demokratikleşme” paneli organize etmişler ve beni de çağırmışlardı. Diğer katılımcılar Anayasa Kadın Platformu’ndan Avukat Hülya Gülbahar ile Bahçeşehir Üniversitesi Araştırma Görevlisi Serkan Köybaşı idi. Moderatörlüğü Radikal Gazetesi Yazarı Ezgi Başaran üstlenmişti.
Türkiye’deki Anayasa yapım süreci tartışılırken Serkan Köybaşı, dünyadaki farklı anayasa yapım süreçlerinden söz ederek, Macaristan’daki dayatmacı anayasa sürecini anlatmış, Türkiye’deki sürecin buna benzememesini dilemişti. Bence panelin en ilgi çeken sunumu buydu. Öyle ki Ezgi Başaran daha sonra bir yazısını Macaristan Anayasası’nın yapımına ayırdı.
“Eyvah Erdoğan Macaristan’da!” haberini okuduğumda bunları hatırlarken, geçtiğimiz hafta bir de TEPAV daveti ilişti gözüme. Macar kökenli ABD’li Anayasa Profesörü Andrew Arato, içerisinde Macaristan’ın da olduğu çeşitli Anayasa süreçlerini anlatacaktı. Gün bugündür deyip koştum dinlemeye…
DİKKAT ÇEKİCİ BENZERLİKLER
Türkiye “ileri demokrasisinin” Anayasa yapım süreci, Macaristan’ın 2012 itibarıyla kabul ettiği ve "21. yüzyıla yakışan" olarak nitelediği anayasasının yapım sürecine benziyor. Zaten İngilizce adı Hungary olan Macaristan’ın halklarının Hun Türkleriyle köklerinin aynı olduğunu yazar tarihçiler. Böylece ecdatta da buluşuyoruz.
Bu noktada Türkiye'deki Anayasa yapım sürecinin aktörlerinden Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in de daha önce Türkiye- Macaristan Dostluk Grubu Başkanı olması, Macaristan sürecini iyi öğrenmesini sağlamış olmalı.
Macaristan Anayasası’nı ‘sözde uzlaşma’ yöntemiyle başlayıp ‘çoğunluk’ yöntemi ile tamamlayan Macaristan Merkez Sağ Partisi Fidesz ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı ‘uzlaşma’ yöntemiyle başlatıp ‘çoğunluk’ yöntemi ile bitirmeye çalışan AKP arasındaki benzerlikler neler?
»AKP Yüzde 49, ise yüzde 52 oy alarak tek başına iktidara geldi.
»Fidesz de AKP de, Hıristiyan ve İslam muhafazakarlığını sosyal hayatta uyguluyor, ekonomide, akçeli işlerde ise alabildiğine liberaller.
»Macaristan’da evlenip çocuk yapan ebeveynler vergi indirimlerinden faydalanabiliyor, Türkiye’de 4 çocuğa teşvik getiriliyor.
Bunlar ilk anda göze çarpanlar.
Prof. Andrew Arato diyor ki, “Mevcut Macaristan Anayasası’ndaki en kötü şey sürecin bizzat kendisi”. Arato’ya göre bu süreçte vatandaş anketleri ve katılımı yarım yamalak yapıldı. Görüşler posta yoluyla alındı, popülist ve saçma bir katılım ve danışma süreci yönetildi. Süreç gerçek manada bir vatandaş, STK katılımından yoksun oldu. Ve tüm bu süreci muhalefet de boykot etti. Bu da iktidarın işine geldi. İktidar partisi oyun oynarken kuralları değiştirdi, Anayasa onayı için gereken 4/5 oranını getiren yasayı iptal edip, 2/3 oranı koydu ve açıkça kendi anayasasını yaptı. Peki başka ne yaptı?
»Anayasa Mahkemesi atamalar, yetki sınırlamaları ve bürokrasi yöntemleriyle öldürüldü.
»Yeni kurulan Ulusal Yargı Ofisi yoluyla yargı tek kişinin eline verildi.
»Seçim bölgelerinin sınırları Fidesz lehine yeniden çizildi
»Medya için oluşturulan denetim kurulu “politik olarak dengeli” yayın denetimi başlattı. Ağır mali cezalar geldi.
Bilmem size birilerini hatırlatıyor mu?
AKP BUNU HEP YAPIYOR
Fidesz, AKP’nin ruh ikizi olmalı… En azından bu Anayasa süreçleri kıyaslanırsa. Aslında AKP bunu hep yapıyor, AKP’nin yasama sürecinde 2 yöntemi var.
»Sözde katılımcılığı sağlamak
»Torba içinde yasa kaçırmak
İktidarın katılımcılıktan anladığı “onlar bana katılsın”, uzlaşmacılıktan anladığı “onlar benle uzlaşsın” dayatmasıdır. Kamuoyunun özellikle talep ettiği ve bizzat ilgilendiği yasalarda bu yöntem izlenmektedir. Yasa gündeme geldiğinde, konuyla ilgili bütün sivil toplum kuruluşları davet ediliyor. Adeta bir sosyal etkinlik gibi tek tek dinleniyor. Komisyonun basın işleriyle ilgili arkadaşlar bunları haber yapıyor, gazetelere çıkıyor. Komisyon falanca STK’yı dinledi, filanca aktivistlerle buluştu diye…  Derken bir taslak çıkıyor, gelip giden STK’larda bir isyan!
Hep aynı örneği veriyor gibi olmayım, ama 'Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Yasası’ hazırlanırken kadın örgütleri çileden çıkmıştı. “Yazdındı yazmadındı” derken Bakanlığın kadın örgütlerine son golü yasanın adı oldu. Yasa kadını değil aileyi korumayı seçti. Ne mi oldu? Bir cinayet davasında, karısını öldürmüş bir sanık, Aile ve Sosyal Politiklar Bakanlığı'nın davaya katılma talebi için, "Ben ailemi korumak için öldürdüm. O bakanlık aile için kuruldu. Adında kadın yok. Bu yüzden bakanlığın talebi reddedilsin" isteğinde bulundu.
Bir de torbacılık var. Birbiriyle ilgisiz bir sürü düzenleme bir torbada geliyor. Ya toplumun talep ettiği düzenlemelerin içine 1 ya da 2 rant yasası, ya da rant yasalarının içine 1 ya da 2 talep edilen düzenleme koyuyorlar. İtiraz ettiniz mi toplumun istediği düzenlemeye itiraz etmiş oluyorsunuz. Kandırmacanın dibi… Anayasa referandumu değişiklikleri de böyle olmadı mı?
ERDOĞAN’IN ÇEKMECESİ
Yeni Anayasa için, Uzlaşma Komisyonu’na katılmayan STK kalmadı. Katıldılar yani… Ama sonuçta katıla katıla ağlamak da var. Bunun olmasını istemiyorsak “Bizsiz Anayasa olmaz” diyenlerin sokaklara dökülme zamanı yaklaşmaktadır!
Gelelim Fidesz ve AKP arasındaki son benzerliğe… Her ikisi de tarihlerindeki çeşitli dönemlerden nefret ediyor. Macaristan Anayasası ile Komünist dönem reddediliyor. Komünist Parti’nin yasal selefinin de Sosyalist Parti olduğu vurgulanıyor. Erdoğan’ın çekmecesinde bekleyen Anayasası’nda bakalım kimler hedef gösterilecek?
* CHP Milletvekilli


=



16

Üniversite ve direniş


Yeni sermaye birikim modelinin dayattığı esnek
istihdam ve güvencesizleştirme stratejisi bir süredir tüm eğitim kurumlarına olduğu gibi üniversitelere de tatbik edilmeye çalışılıyor

GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN*

Türkiye’nin üzerindeki ağır otoriter hava tüm muhafazakâr tonlarıyla memleket sathında özgürce soluk almayı günbegün zorlaştırıyor. Bizi boğan ve iktidarın bizzat yönettiği bu sürecin bir yönü neo-liberalizmin arsızca derinleştirilmesi diğer yönü de onu tamamlayıcı bir şekilde tüm demokratik muhalefetin sindirilmesi için arttırılan baskılar. Tam da böyle bir ortamda üniversitelerden hegemonik sisteme yükselen itirazlara ve yeni mücadele önerilerine çok ihtiyacımız var. Ancak üniversiteler de bu piyasacı dönüşümün ve baskıcı siyasetin hem mağduru hem de yeniden üreticisi konumunda ne yazık ki. Bir tarafta iktidarın gözüne şirin görünmek için biteviye çalışan, öğrenciler ve öğretim elemanlarını gözetim altında tutan, işletme mantığını üniversitelere taşımak adına birbirleriyle yarışan yöneticiler ve kişisel menfaatleri için onlarla hareket eden akademisyenler, diğer tarafta buna direnen bir avuç öğretim elemanı ve öğrenci muhalefeti.

AKADEMİSYENLERİN HALİ
Yeni sermaye birikim modelinin dayattığı esnek istihdam ve güvencesizleştirme stratejisi bir süredir tüm eğitim kurumlarına olduğu gibi üniversitelere de tatbik edilmeye çalışılıyor. Araştırma görevlileri başta olmak üzere birçok öğretim elemanı, keyfi uygulamaların ve bu uygulamalara kılıf yapılan ‘performans kriterleri’nin kıskacında faaliyetlerine devam etmek zorunda. Niteliğin değil niceliğin prim yaptığı, sayısal çokluğun özgün çalışma ilkesinin önüne geçtiği bu ortamda, akademik atama ve yükseltme aşamalarında da iktidarın güdümündeki yönetimlerin karnesi baştan aşağıya kırık notlarla dolu. Bilimsel üretimin olmazsa olmaz koşulu düşünce ve ifade özgürlüğü, birçok birimde devletin ve hükümetin açık ya da örtük telkinleriyle sınırlandırılıyor. Ayrıca akademisyenlerin maddi koşulları her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Özellikle genç akademisyenlerin maaşlarındaki düşüklük, hem ortalama yaşam standardını hem de araştırma olanaklarını zora sokuyor. Bu şartlar altında akademisyenlerin önemli bir kısmı mecburen ikinci öğretimde ve tezsiz yüksek lisansta ders vermek gibi ek gelir getiren alternatiflere yöneliyor. Bazı üniversitelerde bu çerçevede serbest piyasa rekabetini andırır nitelikte iç çatışmalar beliriyor. Öğretim elemanları arasındaki kazanç yarışının dayanışma ve birlikte hareket etme reflekslerini körelttiği ise aşikâr. Hal böyleyken üniversitenin örgütlü birimleri Eğitim-Sen, GİT, Öğrencime Dokunma, TÖDİ, Üniversite Konseyleri, Barış İçin Akademisyenler gibi örneklerin yanı sıra hâlihazırda eylemlilik içinde olan belki de tek grubun araştırma görevlileri olması şaşırtıcı değil. 
Öğrenci muhalefeti, her zaman sadece üniversite için değil tüm ülke için bir umut kaynağıdır. Zira öğrencilerin mücadelesi, konformizme düşmeden kendisine dayatılana itiraz eden, şaşırabilen, şaşırtabilen samimi ve sahici bir eylemlilik, kolektif biçimde direnme ve inşa etme pratiği. Aynı zamanda siyasal bilinç kazanma ve kendini gerçekleştirme olanağı. İleriki yaşlarında toplumu emekten ve demokrasiden yana değiştirmek için çaba sarf eden birçok isim, öğrenci muhalefetinin içinden yetişti ve yetişiyor. Yakın geçmişte 1990’lı yıllar öğrenci hareketinin en örgütlü ve güçlü olduğu dönemdi. Maalesef 2000’li yıllar için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Elbette bunun konjonktürel nedenleri mevcut; özellikle genel siyasal iklim, merkez ü niversitelerin öğrenci profillerinde yaşanan değişim ve sol akımların yaşadığı kan kaybı başlıca nedenler arasında sayılabilir. Ancak soruşturmalara, gözaltılara rağmen ODTÜ direnişi başta olmak üzere gündemi sarsan bir dizi öğrenci eylemi ve akabinde cesur akademisyenlerden gelen destek yeni bir canlanmaya dair umut verici bir hava yaratmış durumda.
BAŞKA BİR ÜNİVERSİTE İÇİN
Üniversitelerin hem içeriden hem dışarıdan piyasacı mantık ve otoriter zihniyetle tehdit edildiği böylesine bir zaman diliminde başka bir üniversite inşa etmek için ne yapılabilir? Bu sorunun etrafında akademia’nın tüm unsurlarının katılımcı bir tartışma başlatması ilk hareket noktalarından biri. Bu eksende özellikle özgür, demokratik bir üniversite tahayyülü olan bütün üniversite bileşenlerinin bir araya gelmesi ve ortak siyaset izlemesi elzem. Böylesine bir hayali hayata geçirme yolunda en önemli özneler ise öğrenciler ve genç akademisyenler. Dolayısıyla öğrenciler ile akademisyenleri ve idari personeli buluşturan kanalları çoğaltmak, ortak eylemlilik ve fikir alışverişi zeminlerini yaratmak, bu cendereden çıkış için bir yöntem olabilir. Bu eksende çok parçalı akademisyen örgütleri ve öğrenci muhalefetini kapsayan bir koordinasyon çatısının inşası şart. Üniversitelerde dayatmalara karşı akademisyen-öğrenci işbirliğiyle sivil itaatsizlik eylemlerini hayata geçirmek de dikkate alınması gereken seçenekler arasında. Anında tepki vermek ve hak ihlallerini izlemek çok önemli ve bunun yanında geleceğe dair projeksiyonlar ve özgür, demokratik, emekten yana bir üniversite mümkün iddiasını bugüne ve yarına taşımak gerekli. Hep aklımızda tutmakta fayda var; üniversiteler üzerindeki baskı, sadece üniversitelerin değil tüm geleceğin ipotek altına alınması ile eştir.
* Yrd. Doç. Dr İstanbul Üniversitesi



=



17


Kapanmayı tartış(a)mamak

Din eşitsizliğin ve sömürünün sebebi değil sonucudur. Ancak en nihayetinde bir yabancılaşmadır, bu dünyanın eziyeti ve adaletsizliği karşısında insanın kendini avutması, kandırmasıdır Kapanmayı tartış(a)mamak

BURAK COP
Bazı meseleler vardır ki bir yanda bireysel görüşünüz, diğer yanda siyaseten doğruculuk denen oportünizm türü ve/veya kamusal planda “doğru” politik tavrı benimseme gerekliliği sizi iki farklı yöne çeker. Rüzgâra karşı yürümek her zaman zordur. Ezilen, sömürülen, yoksul kitlelere karşı dışlayıcı ve tepeden bakan bir tavra düşmemek; bir yandan da onların kurtuluşu için onların zihin dünyasını kaplayıp biçimlendiren egemen değerleri (aile, ataerkillik, din, milliyetçilik vb.) sorgulamaya, sorgulatmaya, zayıflatmaya çalışmak incelikli bir siyasal tavrı gerektirir.
Türkiye’de esaslı meseleler çoğu zaman açık yüreklilikle ve cepheden konuşulmadığı, konuşulamadığı için, tali hatta saçma noktalardan patlak verirler. Zorunlu askerliğin yeterince geniş bir insan grubu tarafından tartışılmadığı bir memlekette bedelli askerlik haftalarca ülkenin en önemli gündem maddesi olur. Bedelli askerlik için ciddi bir kamuoyu baskısı hâsıl olur. Hâlbuki bu ihtiyacın çekirdeğinde zorunlu askerlik denen müessese yer almaktadır. Türk halkını Kürt halkından duygusal olarak kopartan, milliyetçileştiren, milyonlarca sıradan insanı, yani anneyi, babayı, kardeşi, eşi, sevgiliyi vs. savaşın bir tarafı ve parçası haline getiren, böylece Kürt siyasal hareketinin talepleriyle sokaktaki ortalama Türk’ün zihnindeki makuliyet eşiği arasında uçurum açan da zorunlu askerlik değil midir? Türkiye’de zorunlu askerlik belki beş yıl sonra çevresinden dolanılarak değil esastan tartışılmaya, konuşulmaya başlayacak. Basra harap olduktan sonra.
THY hostesleri için tasarlanıp sosyal medyaya sızdırılan eskizler de Kürt sorunu kadar esaslı bir başka meselenin, laiklik sorununun ve buna bağlı olarak da doğaüstü bir gücün öyle buyurduğu inancından kaynaklı biçimde kadınların kamusal yaşamda kapanmalarının tartışılmasına yol açan, saçma bir patlak verme noktası oldu. Bir kez daha önemli ve toplumsal sözleşmeyle çözülmemiş bir konu semboller üzerinden, dolaylı biçimde tartışıldı.
THY’de grev yasağı getiren kanuna karşı eylem yapan 305 çalışan işten atılmış, 143 gün süren direnişin ardından kanunun ilgili maddesi değiştirilmiş ama 300’ü aşkın emekçi işten atıldığıyla kalmıştı. THY yüzde 51’den fazlası “halka” arz edilmiş ancak devlet tarafından yönetilen bir şirket. Kaderine çalışanların hâkim olduğu, alınan kararlarda çalışanların söz hakkının bulunduğu, en basitinden o 300’den fazla insanın işini kaybetmediği bir THY’de, çalışanların görüşü ve onayı olmaksızın ılımlı tesettür tadındaki kostümler birer seçenek olarak dolaşıma sokulabilir miydi?
Özyönetim parantezini burada kapatıp tesettürden devam edelim. Kabul etmek gerekiyor ki iktidarın popülizminin kurguladığı ve pompaladığı laik elitler-dindar kitleler ayrımının gerçeklikle bir bağı var. Evet, bu kurgulanan bir şey, ancak maddi bir temele de oturmuyor değil. “Sizler başı örtülü kadınları temizlikçi olarak görmeye alıştınız, kendiniz gibi beyaz yakalı görmeye tahammül edemiyorsunuz” cümlesinin, en azından kimilerinin sınıfsal kibri açısından gerçekliği vardır. Savaşlarda genelde yoksulların çocukları ölür ve Türkiye’de yıllardır şehit cenazelerinde tabutlara sarılıp ağlayan kadınların büyük kısmının türbanlı oluşu dikkat çekicidir. Dünyanın büyük kısmında olduğu gibi Türkiye’de de yoksulların dindar olma eğilimi/ihtimali daha fazladır. Marx 150 küsur yıl önce dini “kalpsiz bir dünyanın kalbi” diye tanımlayarak bu durumun nedenini veciz biçimde ortaya koymuştur.
Gelgelelim o cümlenin devamında Marx “din halkın afyonudur” da diyecektir. Din eşitsizliğin ve sömürünün sebebi değil sonucudur. Ancak en nihayetinde bir yabancılaşmadır, bu dünyanın eziyeti ve adaletsizliği karşısında insanın kendini avutması, kandırmasıdır. Hele ki kurumsal din, örgütlü din, sömürü mekanizmalarının yeniden-üretimi konusunda egemenlerin geleneksel değerlerinin aile ve örf/adet vasıtasıyla yeniden-üretilmesinin de ötesine geçen bir etkinlik/verimlilik örneğidir. Bu, içinde yaşadığımız zamanlarda özellikle böyledir.
ABD’de olsun Türkiye’de olsun, pek çok tarikat ve dinsel grup etkili/verimli sermaye birikim aracı değildir de nedir? Yasin Durak’ın Konya’daki işçi-işveren ilişkilerini -elbette ki işveren lehine- tayin eden İslami hegemonyayı inceleyen kitabında yer verilen, bir işçinin patronu hakkındaki “namazını kaçırmaz, kul hakkı yemez, harama el uzatmaz (…) [Ona] Allah yardım etmiş zamanında... Neden? Harama el uzatmadı da ondan...” sözleri AKP iktidarının dayandığı ‘rıza’ya dair çok şey anlatmaktadır.
Belki de esen rüzgârın karşısında ama öyle ama böyle eğilip esnemek yerine, biraz da çivi çiviyi söker demek gerekiyor. Bunun böyle olması gerektiği konusunda kesin kararımı vermiş değilim. Okuduğunuz, bir sesli düşünme yazısıdır. Saçı ve boynu kapatmanın kaçınılmaz olarak hayata kapanmak anlamına da geldiğini, Sema Kaygusuz’un deyişiyle “başörtüsünün [pek çok] kadının evden çıkma aracı olmasına”, bu sayede söz gelimi üniversiteye gidebilmelerine rağmen mevzubahis olanın en nihayetinde “zarardan kâr” olduğunu; türbanlı kadının sadece kendisini değil, istese de istemese de kapanmayan kadınları da “işaretlediğini”; kadınların farklı bir görünüm ve ekstra fiziksel zahmetin altına girmeleri (sıcak havada ekstra bunalma vb.) suretiyle başörtüsünün erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini devam ettiren ve tescilleyen bir işlevi olduğunu vb. dile getirmek, Türkiye’nin özellikle de kadınlar için daha özgür bir ülke olması yolunda mücadele edenlere en fazla ne kaybettirir?
Yukarıda ifade edilen görüşlere sahip olan ama kâh siyaseten doğruculuk illetinden, kâh muhafazakâr-liberal hegemonyanın etkisi altında bulunmaktan ötürü bunları kamusal alanda dile getirmeyen, dile getirme cesaretini gösterenleri de özgürlük karşıtlığı, Kemalistlik, laikçilik vs. gibi şeylerle suçlayan “düşünsel şizofrenler” şöyle dursun. Ataerkillik sorunsalı kadınların kapanmasından ibaret olmadığı gibi, belki en önemli unsuru/dışavurumu da bu değildir, kabul. Kadınların örtünmesi geniş Doğu Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyasında kadim bir gelenektir, İslam’dan önce ve İslam dışında da vardır, kabul.
Ancak THY hosteslerine zorla daha kapalı kostümler giydirilmek isteniyorsa, TRT çıplak kadın omzunu sansürlüyorsa, kadın bedeninin örtülmesi/gizlenmesi gereken bir şey olduğu görüşü sürekli ve zımnen pompalanıyorsa, kürtaj meselesi üzerinden kadının kendi bedeni üzerindeki tasarrufunu sınırlandırmak için zemin yoklanıyorsa, ‘aile’ dışında bir kadın tasavvur edilmek istenmiyorsa; bırakın biz de meselenin kabuğuna değil esasına dair bir şeyler söyleyelim. Dinin, bütçesi hepimizin vergileriyle oluşturulan devlet okullarının müfredatı dâhil olmak üzere dört bir yandan her türlü vasıtayla topluma benimsetilmeye çalışıldığı, fikrimiz alınmadan “yüzde 99”luk çoğunluklara dâhil edilip durduğumuz şu memlekette bırakın biz de önerdiğimiz alternatif ahlakı anlatalım.



=


18


Ütopyaların gülünçlüğü üzerine

BAŞAR BAŞARAN

Bir tuhaf mevhum olarak ütopya kavramı insanda zamanın dışına çıkabileceğine ilişkin var olan garip ama anlaşılabilir bir vehminden kaynaklanmaktadır. Bu metinlerin deliliği saatlerin geri dönüşsüz akışının önüne dikilme hülyalarında yatmaktadır. Zira hayatın formuna yönelik nihaiyi ve mutlak bir değişikliğe kalkışmak yaşama içre bir sonucu hedeflemek olmayacaktır. Sanki istenen zamanın ölümü içinde insanın sonsuzluğudur. Oluşun nasıl duracağını bitmeyen bir oluş içinden tarif etmek ütopya müellifinin açmazıdır. Zira doğa daima tabi akışında gidecek ve her olan yine kendi içinde barındırdığı olmayana doğru bir ergi gösterecektir.  Yaşamın değişmez diyalektiği budur ve ütopyacı buna yeni bir işleyiş veyahut işlemeyiş dayatmak derdindedir. Kuracağı bir üst sistemle yepyeni bir dengenin oluşacağını düşünmektedir.
Pekâlâ, bir imkânsızı sanki yakın bir olanakmışçasına dillendirilmenin şehveti nereden ortaya çıkmaktadır? Bu patetik arzunun kökünü insanın ontolojik dramında bulmak mümkündür. İnsanoğlu var olduğu süre içinde hep kendi sonluluğunun bilgisi içinde çırpınmaktadır. O ölümü ile bitecek bir işleyişin kendisi olmadan süreceği gerçeğini kabul etmekte daima zorlanmaktadır. İnsanın zamanı paranteze almaya yönelik bu iştiyakı tam da ölüm ve zaman karşısındaki acizliğinden kaynaklanır. Bir zaman durdurucusu olarak Ütopyacının derdi bu yazgıdan kurtulmaktır. O zamanın nereye aktığını bize tarif etmekte, saatlerin denize döküldüğü bereketli toprakların üzerinde nasıl ilelebet huzurla yaşayacağımızı anlatmaktadır. Burası adeta kaderin silindiği, tüm belirsizliklerin belirlendiği bir yerdir. Bütün sapmalar giderilmiş, sonuçlara varılmış, kestirilmezlikler son bulmuştur. Burada insan saatlerin dışına çıkmış artık kendisi saat olmuştur. Onun kadar kusursuz, sonsuz ve sorunsuz bir yaşamı hayal etmektedir.
Bu çaba elbette bir tarihsizliğe yazgılıdır. Dolayısıyla ütopyalar nerede ve ne zaman gibi hayatın başat sorularına fantastik yanıtlar vermeye mahkûmdurlar. Bu açıdan bilim kurgudurlar ve hep bu dünyanın dışında yeni bir dünya tanımına ihtiyaç duyarlar. Yokun içinde bir olamayışın tarifi için başka bir çıkar yol yoktur. Bir ütopya aklın melekelerinin dışında olduğundan değil, aklın yetilerinden kaçtığı için bize uzaktır. Zira her sorgulama ütopya için bir tehdittir. Çünkü orası soruların manasını yitirdiği yerdir. Bu haliyle felsefesiz, siyasetsiz ve meselesiz bir iklimdir. O halde ütopyaya yaklaşan insanın özünü askıya alması zorunludur.
Ütopya dünyaya cevaplanmak durumunda olan bir soruymuş gibi bakmanın neticesidir. Bu bakış sahip olana evrenle bir uyumu değil onu alt etmeyi dayatır. Bu bağlamda ütopyalar hep kazanılmış bir mutlu sonun hayalidir. Ne var ki adı üzerinde son devam eden bir durum değildir. Onların varlığı ancak son olmaları ile mümkün olabilir. Oysa ütopya sonu başlangıç kabul etmesiyle vardır. Bu durum ütopyayı en baştan sorunlu hale getirir. Süregiden sorunsuz bir sonun tarifine girişmek başlı başına bir çelişkidir. Bu açmazın içindeki haliyle ütopyalar naiftir. Bir acemi hayalinden ötesi değildir.  Ütopyaların bir diğer çelişkisi, çatışmasız bir ilerlemeye olan inançlarıdır. Oysa çatışmadan ilerlemek mümkün değildir ve ilerleme durdurulduğu anda gerileme başlamaktadır. Dolayısyla tarih ideale varan bir şey değildir. Zamanın ve tarihin bizzat kendisi ideal olarak ortaya çıkmaktadır. Bu haliyle çatışmasızlık özlemi gerçek ile bağı olmadığı aşikâr çocuksu bir istektir.
İnsan dünyadan gün aldıkça öğrenmektedir ki bu dünyanın manivelası çatışmadır. Gece ve gündüz, kavga ve barıi, ihtiyar ve çocuk her ikilik ve gerilim hayatın özündeki statiği dinamiği çeviren bir sistemin elemanlarıdır. O halde uzlaşma donmaktır. İnsanlık karşıtlıklarla ilerlemektedir. Burada ilerleme kastımın karanlıktan aydınlığa doğru bir bakış olmadığını söylemeliyim. Zira tarihi lineer bir düzlemdeki ilerleme olarak okumanın Aydınlanma’nın bir hüsnü kuruntusu olduğu açıktır. Tarih bilakis deorganize ve kestirilemez salınımlar halinde değişim göstermektedir. Bu durum bazen ileriye bazen de geriye çoğu zamanda hem ileriye hem geriye aynı anda vuku bulmaktadır. Dünya reçel tenceresi gibi kaynamaktadır, kabarcığın neresinden kabaracağı belli olmayan bir durumdur. Dolayısıyla aslolan hep harekettir. Ve ütopyalar harekete düşmandırlar. Bu yanıyla inorganik bir zamanın düşünü görürler. Oysa yaşamayan yapılar totaliter olmaya yazgılıdırlar. Zira en iyinin bulunduğu yerde yeni bir fikre ihtiyaç yoktur. Yol tek, yolcu tek, hedef tektir. Bu teklik duygusu faşizmin sahici davetkarı insan yaratıcılığının da kovucusudur. Ütopyalar iyiye doğru yönelmiş gibi görünen mutlak bir kötülüğün sistemini tarif ederler.
Oysa iyiyi iyi yapanın kötünün varlığıdır. Mutlak bir iyiliğe varılacak yol yoktur. Burada tek bir iyi yüceltildikçe karşısında aynı kuvvette bir kötülük ortaya çıkacağı açıktır. Bu zaviyeden baktığımızda herkes için ortak bir iyinin de mümkün olamayacağının farkına varırız. Bu hem ontolojik olarak imkânsız hem de bir yöntem olarak yanlıştır. Zira herkes için olan iyinin tarifini kimin yapacağı sorusunu beraberinde getirmektedir. Kimine göre iyi, kimine göre kötüdür. Bu haliyle ütopyalar bir tarifçinin öznel bakış açısında hareket etmek zorunda kalırlar. Sıcak memleketlerde ortaya çıkmış olan dinlerin cehennemi hep sıcak tarif etmeleri misli sübjektiftirler. Cennette sular olur, hava hep serin olur. Ütopyalarda aynıdırlar. Müellifin ayağını bastığı yer dünyanın ve dahası insan tahayyülünün merkezi olur. Oysa karşındaki için neyin iyi olduğuna ilişkin yapılan bu genelleme, başkaları için bir cehennem tasvirinden farksız olabilir. Bu yanıyla ütopyalar empatisizdirler.
 İnsanın aklını doğanın aksak işleyişinin üzerine çıkarabileceğine ilişkin kuruntusu ütopyaları hep cesaretlendirmiştir. Onlar doğumdan ölüme, cinsellikten aşka kadar tabiatın dayattığı formların dışına çıkabilecek bir özgüveni içlerinde barındırırlar. Bu haliyle ütopyacı kendi sınırlılığının sırlarına bigane kalıp, bir sınırsızlığın hükümdarlığına soyunandır. Tarihteki gulagların ve temerküz kamplarının altındaki imza kendilerini böyle herkes için neyin iyi olduğuna karar verebilmeye muktedir hissedenlere aittir. İnsanlık şiirini öldüren bu katliam yapılarının yolları hep iyi niyet taşları ile örülüdür. Bana öyle gelir ki, nesnel tecrübelerden hareketle vardığı öznel bir iyi fikrine iman edebilmesi insanın en şeytani yanlarından birisidir. Pek çok felaketler ve insanın insana zulmü buradan filizlenmektedir. Bu açıdan ütopyanın dili tatlı, öykündüğü sonuç zehirdir.
İnsan aklı doğayı niçin alt etmelidir? Zamana dur demenin, enginlerde seyreden bir gemiyi yaka paça limana çekmek için diretmenin amacı nedir? Zira hiçbir liman açık denizler kadar güzel değildir. Ütopyacı hangi müktesebatla gemiler için denizden güzel bir liman vaat etmektedir? Böylesinde boyundan büyük bir işe kalkışan bakışın insan aklına bir methiyeden ziyade hakaret olduğu açıktır. Zira insanın daima bir oluş halinde seyreden tarihinin kestirilmezliği onun potansiyel mucizesinin de kaynağıdır.  Oysa tarihi sonlandırmanın, buraya kadar demenin insan adına –artık- mucizesiz kalmak anlamına geleceği de açıktır. Çünkü bir ütopya kendisini meydana getirenlerden gayrı tüm potansiyelin dışlandığı yerdir. Orada aranan bulunmuş, zamanın akışına ihtiyaç kalmamıştır. Burada bir okuyucunun gözünü dikmesi gereken ortaya konulan tasarımın büyüsündense, tasarlanamayacak olanlarla yitenlerdir. Çünkü insanlık tarihi bize daima tahmin edilemez mucizesini göstermekle meşhurdur. Öyleyse dünya adına Causa Finalis iddiası ortaya atmak insan zekasını hafife alması açısından elbette bir hakarettir.
Ütopyacı kendi yerelliğinden bir evrensellik çıkaran her görüşte karşılaştığımız marazlarla maluldür. Zaman durmamakta, hayat kendi akışını dayatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında ütopyacının kibirli tavrı zamanın aynasında gülünç bir siluetten öteye varamamaktadır.


=

19


Arka sıralar

İlkokul düzeyindeki ‘iyi okul’lar, bulunduğumuz kent ya da mahallenin seçkinlerinin
çocuklarını barındırdıkları için ‘iyi’ olarak tanınırlardı. Yaklaşık 70 kişilik ilkokul sınıfımın ön sıralarını dolduran ‘seçkin çocukları’ temiz önlükleri ve yakalarıyla diğerlerinden ayrılırlardı

YANKI YAZGAN

Belki farkındasınız, son yazılarımda 60lar ve 70lerdeki çocukların şimdiki haliyle ilgiliyim. Geçmişten bugüne anılarımda taşıdığım çocuklardan oluşturduğum (bu sayfada zaman zaman okuduğunuz) şimdiki hal ‘rekonstrüksiyon’larının bağlamlarından birisi de okullar.
Ilkokul düzeyindeki ‘iyi okul’lar, bulunduğumuz kent ya da mahallenin seçkinlerinin çocuklarını barındırdıkları için ‘iyi’ olarak tanınırlardı. Yaklaşık 70 kişilik ilkokul sınıfımın ön sıralarını dolduran ‘seçkin çocukları’ temiz önlükleri ve yakalarıyla diğerlerinden ayrılırlardı. Babanız ne iş yapıyor sorusu arka sıralardaki soluk önlüklülere pek ulaşmadan kalırdı belki de.
Dersler ön sıraların egemenliğinde sayılır, arka sıralardan nadiren kalkan parmak pek görülmezdi. Teneffüsler ise arka sıralara terk edilmişti. Arka sıralardakilerin koşturma, itekleme, topa vurma becerilerinin hiç biri biz ön sıradakilerde o ölçüde bulunmuyordu. Ama asıl gözükara cesaretleri bizde hiç yoktu. Mahallenin 3-5 apartmanından gelen ‘biz’, apartman çocuklarıydık (80-90ların ‘site- villa çocuğu’ gibi).
Sayısız kere  olduğu için öğretmen dayağı sıradandı. Öğretmenimizin iyi kalbinden şüphemiz yoktu, ‘vurduğu yerde gül biter’di; hele arka sıralarda vuruyorsa mutlaka  bir sebebi vardı. Nedense kendisinden korkmamamın kaynağı, tam ne olduğunu bilmediğim bu sebeplerden hiç birisini taşımadığıma olan bir tür ‘sınıfsal’ inançtı, belki.
Soruların cevabını bilememek bazen dayak sebebi olabilirdi. Bir gün öğretmen arka sıralardaki çocuklardan Bekir’i tahtaya çağırdı. Bekir sadece soluk önlüklü değildi, bir de tahta çantası vardı. Yeşil boyası yer yer soyulmuş bu tahta çanta bana ilginç gelirdi, babamdan tahta çanta istemeyi düşündüğümü hatırlıyorum. Bekir soruların hiç birisini bilemediği için dayağı yiyeceğini anlamıştı. Ama öğretmenin nereden hangi arada eline geçirdiğini anlamadığımız yeşil tahta çantayı kafasına geçireceğini tahmin etmemişti. O ve herkes şaşkına döndü. Çanta ikiye ayrıldı; Bekir kirli suratında belirgin gözyaşlarını ve birden peydahlanan sümüklerini silerek yerlere dökülen 3-5 sayfayı (o zaman worksheetler yok, ama defterlerin zamkı tutmadığı için kolay dağılıverirlerdi) toplamaya başladı. Ne yapacağımı bilemedim bir süre, sonra koşup kenara savrulmuş bir iki kağıdı alıp eline tutuşturdum. Bekir az sonra kırık çantasıyla sınıfın kapısının önündeydi.
Bir daha bizim sınıfa da okula da dönmedi. Birkaç kez okul kapısının önünde külahta çiğdem çekirdek satarken gördüm.  Dört beş yıl sonra bindiğim minibüsteki muavin oydu. O yaşlarda henüz ergenliğin hemen öncesindeydik. Simamız çocuksuluğunu koruyordu, pek az değişmiştik. Hemen merhabalaştık, ama birbirimize ne yapıyorsun diye sormadık. Çocukların şimdiki zaman dışına ilgilerinin pek fazla olmadığı bu yaşlarda soruların o an ile sınırlı olması, ne yapıyorsun’un cevabının ‘Kemeraltı’na gidiyorum’ gibi gerçekten tam o anda ne yaptığı ile ilgili bir cevap olmasını getirir. Ama sahiden biribirimizin hayatını merak etseydik de, ikimizin de ne yaptığı ve ne yapacağı az çok belliydi. Sormanın bir manası yoktu. Minibüste paramı uzatırken ‘senden almam’ dediğini hatırlıyorum. Öğrenci kardeşine sahip çıkan eli ekmek tutan kişi gibi değil de bir eski dost gibiydi ikramı.
Arka sıralarda olan soluk önlüklü bir çok çocuk gibi okulu terk edip giden Bekir’in arkasından dur diye giden olmamasına şimdi hayret edebilirsiniz. Öğretmenimizin 70 kişilik sınıfın arkasına sesini duyuramayıp elinin yetişmesine de…
O zamanlar şimdiden daha da keskin gözüken sınıfsal ayrımların aynı sınıf/derslik/okul içinde yaşandığını da görmelisiniz.  Günümüzün apartman çocukları Bekir’e ancak okullarındaki sosyal sorumluluk projeleri ile ulaştıklarında rastlayabilir. Sınırlar daha keskin çizilmekte, çocuklar da birbirlerinden hem çok farklı hem de artık birbirlerine yabancı. Yıllar sonra birbirlerine rastlama olasılıkları yok.
OECD ülkeleri arasında Meksika ile birlikte sosyoekonomik sınıf farkının eğitim performasına en derin yansıdığı ülke olan Türkiye’de tahta çanta yerini çoktan Disney kahramanlarının resimleriyle süslü (pazardan alınma ve ‘çakma’ da olsa) sırt çantalarına bıraktı. Yoksulun yoksulluğu gözle görülür olmaktan çıktı. Iyi okullar da ‘iyi olmayan’lar da iyi kötü düzgün binalarda yerleşikler; duvarlarda milli eğitim standardı posterleri bile aynı.
Bilişsel olarak hayata eksik ya da aksak başlayan çocuklar, öğrenemeyenler, aklı ermeyenler çoğunlukla arka sıralardan geliyor. ABD’de sürdürülen bir çalışmada (Pittsburgh Youth Study, Loeber ve ark. 2012), dürtüsel (aklına eseni o anda yapmaktan kendini alakoyamayan) çocukların önünde iki gelişme yolu olduğu anlaşılıyor. Bilişsel kapasite düşükse, öğrenme zayıfsa, davranış problemleri hızla sökün ediyor. Giderek artıyor, genellikle okul hayatı bitiyor, davranış problemleri suç işleme noktasına varıyor.
Bilişsel kapasitenin ortalama ve üstü olduğu durumlarda ise, davranış problemleri ergenliğe kadar devam etse de, hele erkek çocuklarda bu dönemden sonra problemlerde belirgin bir azalma görülüyor.
Bekir’in öğrenme sorunları vardı, ama bilişsel kapasitesi düşük müydü, dikkati mi dağınıktı, aklı başka yerde miydi, bilemiyorum. Ancak Bekir’i okulda tutabilmek, devamını sağlamak bugün bir fırsat verebilirdi.
Dikkati dağınık çocukların bu özellikleri başlangıçta oldukça genetik etkenlere bağlı olsa bile, sonraki yıllar içinde evde ve okulda kazanabildikleri ile telafi edilip dengelenebildiğini biliyoruz. Genetik etkenler çocuklukta % 74 belirleyiciyken, yaş büyüdükçe çevresel etkenlerin (sunulan eğitim olanakları, öğretmen ilgisi, dikkat sorunlarının tedavisi gibi) durumun iyiye ya da kötüye gitmesindeki etkisi ağır basmaya başlıyor (Kan ve ark, 2012). Bekir’e (ve benzerlerine) desteği aralıksız sürdürebilmek mümkün olursa, yoksulluğun getirdiği haksızlık bir ölçüde telafi edilebilir. 20-25 kişilik sınıflar, canından bezmemiş öğretmenler, çocukların psikolojik ihtiyaçlarını sezen okullar ve durumu sahiplenmeye üşenmeyen anne-babalar gidişatı tersine çevirebilirler.
Bekir’i bir daha görmedim. Yeşil tahta çantayı hiç unutmadım.

=


20
,



Yora ile karşılaşma


Ben farklı bir tat buluyorum müziklerinde. Vokaller yeterince çarpmıyor ama Coldplay sound’una yedirilen saksafon sesi, gruba
Dave Matthews Band’in rengini katmış


ECE DORSAY
Karşılaşma adlı şarkılarının , Boğaziçi Üniversitesi’nde kulağıma geldiğini anımsar gibiyim.
Okuldaşız ne de olsa ve Taş Oda adlı stüdyodan da geçmişiz. Benimki tek prova hatırası içerse de, Güney kampüste yıllarını geçirmiş biri olarak iyi hatırlıyorum o yıkık dökük ama bir o kadar da tatlı stüdyoyu…
Vokal/gitarda,  Akif Ercihan Yerlioğlu , kendisini okuldan tanırım, analog fotoğraf makinesiyle güzel kareler çekiyordu bir dönem, hala devam ediyor mu bilmem ama güzel siyah beyaz kareler çekmişti okulda. Gitarda, Uygar Çehreli, Bas gitarda , Büsra Yalçınöz
Davulda  Burak Özkök, Vokal/Geri vokalde  Fundagül İnce, Saksofonda Emir Erünsal (kendisi aynı zamanda psikologluk mesleğini icra etmekte, pek de tatlı bir insandır.)
Synth, org,piyano, geri vokallerde Ozan Tekin.
2003 yılından beri Peyote, Dogsztar gibi mekanlarda ve üniversite festivallerinde sahne alan yedi kişilik YORA, iki EP yayımlamış albümden evvel. Günümüzde amatörden hallice gruplarda az rastlanan istikrarla müzik yapmaya devam etmişler ve ilk stüdyo albümlerini çıkarmışlar. www.myspace.com/yoramusic’ten detaylı bilgi edinebilirsiniz. Yüxexes programında da demo bir kliple yer alıp dikkat çektiler.
Peyote’de epeyce konserler verdiler. Boğaziçi Üniversitesi’nin Taş Oda konserlerinde çaldılar.
Mor ve Ötesi’nin ilk dönemlerine benzetenler oldu. Ben çok daha farklı bir tat buluyorum müziklerinde. Vokaller yeterince çarpmıyor ama Coldplay sound’una yedirilen saksafon sesi, gruba Dave Matthews Band’in rengini katmış.
Tanıtımda yazan ise : "Gün Sözleri" ile YORA, farklı müzik türleri arasında gezinen üslubuyla yine bağımsız bir tavır sergiliyor. Indie, rock, caz, pop, tınılarının bir bütünlük içinde sunan Yora, yeni sözler söyleyeceklerini bu muhteşem albümleri ile kanıtlıyor! Grup, bu albümde "Bugün" EPsinden ilgi çeken Karşılaşma II şarkısının akustik yorumunu, dünyaca ünlü La Blogotheque-Take Away şovlarına dahil edilen Homeun stüdyo kaydını ve beraberinde altı yeni şarkıyı zengin bir müzik deneyimiyle sunuyor.”
Yeni sözler bulduğumu söyleyemem yine de. Karşılaşma, epik bir şarkı olabilirmiş ama tek bir dize işi bozuyor : “bir adam , bir de kadın, buraya kadar hikaye aynı” . Bu dize yerine başka bir girizgah yapılsaydı, epik bir şarkı olabilirdi. Biraz klişe ve aşkı daraltan bir başlangıç diyebiliriz. Bağımsız bir gruptan daha geniş bir vizyon beklemek hakkımız.
İlk Ses ile umut dolu bir giriş yapıyoruz albüme. Bilindik bir riff ama yine de bir ferahlık veriyor insana. Biz grubunun da sound’una yakın duran bir girizgah. Şarkı, Işık Lekesi olarak devam ediyor ve vokal tanıdık bir dostun sesi gibi elini uzatıyor kalbe. Şiirsel sözler var şarkıda ama bazen şarkılar bu kadar şiirselliği kaldıramıyor. (bu derdi bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum)
Atlıkarınca , çok orijinal bir intro ile başlıyor. Bir saat tik tağı duyuyoruz. Bu şarkı , tatlı tondaki klavye sound’u ve vokalin yumuşaklığı ile Keane grubunun ses dolaylarında geziyor.
Kesinlikle benzerlik olarak değil, estirdiği hava olarak. Çok başarılı bir düzenleme. Zor bir şarkı, sıradan rock düzenlemelerine alışmış kimseler için. Bana  şifa gibi geldi.
Hayat Güzel daha iddiasız duran bir şarkı. Sözler ile biraz daha uğraşılsaydı etkisi artardı.
Home’u beğendim. İngilizce şarkıları arttırabilir Yora. Neden olmasın?
Albümün teşekkür bölümünde geçen ilk isim Hakan Orman. Harf sırası öyle denk getirmiş olabilir ama böyle kıymetli bir adamın ilk anılması hoşuma gitti. Peyote’nin mimarlarından ve maalesef kendisini talihsiz bir şekilde erken kaybettik. Orada çaldığımda sohbet şansımız olmuştu.
Sonuç olarak, iyi ki böyle bir albüm çıkmış. Yora’nın devamlılığı olmasını dilerim. Taze bir nefes, karanlık gündemin boğduğu günlerde huzurlu bir bahçede dolanmak gibi bu albümü dinlemek… Grubun naifliği ve sadeliği ruha iyi geliyor.
Bu ara en çok dİnledİklerİm:
Yora – Home
Yora – Karşılaşma II (akustik)
Suede – Beautiful Ones
Sezen Aksu – Yanmışım Sönmüşüm Ben
Mauna Kea – Gaia
Adele – Set Fire to the Rain
Ajda Pekkan – Vitrin
Sezen Aksu – Bir Çocuk Sevdim
Pink – Raise Your Glass
U2 – City of Blinding Lights


=



Mutlu Aile Defteri ve Hükümet Kadın’da Aile ve Asker Manzaraları..


Asker figürü tek başına, Hükümet Kadın’da olumsuz bir öğe değildir, olumsuz olan 1960’lı yılların ‘halk’a karşı konumlanan ‘halk’ına yabancı darbeci zihniyetidir

GÜL YAŞARTÜRK
Şubat ayının ilk haftası iki yerli yapım gösterime girdi: Hükümet Kadın (Sermiyan Midyat) ve Mutlu Aile Defteri (Nihat Durak).  Hükümet Kadın ve Mutlu Aile Defteri farklı konulara sahip olmalarına rağmen; birlikte ele alınmaya olanak sunan ortak temalara  sahipler; aile ve asker.
Asker figürü* tek başına, Hükümet Kadın’da olumsuz bir öğe değildir, olumsuz olan 1960’lı yılların ‘halk’a karşı konumlanan ‘halk’ına yabancı darbeci zihniyetidir. Buna mukabil emekli albay karakteri Mutlu Aile Defteri’nde aileyi bir araya getiren olumlu bir figürdür. 1950-1960’lı yılların Türk Sineması’nda sık rastlanan asker, doktor ve hemşire gibi devlet memurlarının birleştirici bir unsur olarak sunulması yakın zamanda Handan İpekçi’nin Çınar Ağacı (2011) filminde de karşımıza çıkmıştı. Emekli öğretmen Adviye Hanım, Nihat Durak’ın Emekli Albay’ı Yıldırım Taşyumruk karakterini aratmıyordu otoriterlik açısından. Hatta çok daha sert bir mizaca sahipti. Her iki filmde de asker- öğretmen emeklisi otoriter aile büyüklerinin işlevi; parçalanma tehlikesine karşı aileyi korumak ve toparlamak olarak karşımıza çıkar. Hükümet Kadın’da ise aileyi bir arada tutan Xate’dir. Mutlu Aile Defteri ve Çınar Ağacı’nın çekirdek aileyi benimseyip öne çıkardığını, Hükümet Kadın’ın çekirdek aileye mesafeli bir bakışı olduğunu da eklemek mümkün.
Mutlu Aile Defteri’nde büyük oğul Cevdet çalışmayan sessiz - uyumlu eşi Ayça  ve oğluyla çekirdek aile reisi olarak filmin en olumlu karakteridir. Çekirdek ailenin olumlanışı çocuk doğurmak istemeyen Asuman’ın, film tarafından derhal mutlu aile defterinin dışında bırakılmasında açıkça ortaya konur. Emekli albayın üç çocuğu da istediği gibi değildir ama çekirdek aileyi kurmuş olan Cevdet, aileyi toparlama yolunda babasının sağ kolu olacaktır. Yanı sıra Cevdet diğer kardeşleri gibi yalancı ya da bencil de değildir. Sadece sorumsuzdur azıcık. Evinden ayrı İstanbul’da senarist olarak yaşayan evin küçük kızı İsmet eski Yeşilçam filmlerindeki gibi ‘kötü’ yola düşmemiştir belki ama kıyısından dönmüştür. İstanbul demek; oyuncu sevgili karakterinde vücut bulduğu üzere üçkağıtçı ve karaktersiz erkekler şehri demektir en iyisi babanın kanatları altında yaşamaktır. Böylece ergenlikte hazzedilmeyen ve antipatik bulunan asker baba ve onun otoriterliği; yaş ilerleyip kemale erdiğinde kıymeti anlaşılacaktır. Burada günümüz Türkiye’sine dair bir gönderme olup olmadığı ise tartışmaya oldukça açık.
Hükümet Kadın’da askerden çok (çünkü damat adayı oldukça sevimli ve ara bulmaya çalışan bir tiplemedir) yazının girişinde belirttiğim üzere ‘batılı’ olma halidir antipatik olan. Sivil hayatın çok renkliliğine karşı ‘batı’lı-‘medeni’ olmayı, film üzerinden gidecek olursak ‘şapkalı a’yı dayatan, kendinden olmayanı küçümseyen, üstten bakan tavırdır. Bu durum Xate’nin, tek kızını isteme sahnesinde özellikle vurgulanır. Xate şapkalı a harfinde ‘medeniyet’ gevezeliği yapan aileye kızını vermez. 27 Mayıs öncesi film tarafından, düşe kalka, yuvarlanarak kendi içinde bir şekilde yürüyen halkın iradesinin hakim olduğu ‘sorunsuz’ bir süreç olarak kurgulanmıştır.
Söz konusu süreç yönetmene göre Ercan Kesal’ın canlandırdığı ölen eş ve ardından yönetimi devralan Xate özelinde demokratik, çok sesli ve anaerkildir aynı zamanda. Bu nedenle 27 Mayıs darbesi gerçekleştiğinde Xate’nin önce makamını kaybetmesi ardından kızını evlendirmesi manidardır. Darbe ve düğünün birbirini izlemesi, üstelik gönülsüz kayınvalide Xate’nin düğün sırasında kalp krizinden ölmesi kısaca; yedi erkekli evin, sahip olduğu iki kadını darbe sonrasında kaybetmesi geçmiş güzel günlerin sonunu imler gibidir.
* Bu konuda Cüneyt Cebenoyan’ın 2 Şubat 2013 tarihli Zincirsiz: Lafazan Bir İntikam Fantezisi yazısına bakılabilir.



=


Yeterince haklı olursak

Haklıydık ve kazandık mı? Bir şeyler
kazanmaya çalıştık mı? Verilen mücadeleleri küçümsemek amacı yok bu soruların

YAŞAR SARI
Yeterince haklı olursak, biraz daha haklı olursak neler olacak çok merak ediyorum. Belli ki değişik bir şeyler olacak, belli ki çok büyük bir şeyler olacak. Olacak olan nedir, bir şeyler olması için daha ne kadar haklı olmamız gerekiyor, anlamıyor ve merak ediyorum.
Kendimi bildim bileli bu ülkede sürekli birilerine haksızlık yapılıyor. Bu haksızlıklara karşı cılız ve bireysellik sınırını aşamayan tepkiler veriliyor. Tek tek bireylerde zuhur eden haklılık hissiyatının yoğunluğu, benzer koşul ve hissiyatları paylaşan diğerleriyle karşılaştıkça mekansal bir yayılmaya ulaşıyor, fakat bu arada gücünü yitiriyor. Bir haksızlığa karşı gelişen ortak tepki çoğaldıkça, bireylerde mevzubahis haksızlıktan kendini temize çekme tatmini azalıyor. Ve özellikle AKP iktidarının başından beri kendini haklı hissetmeye alışmış muhalif birey, biraz sonra kendine yeni bir haklılık payı çıkarabileceği diğer ve değişik ve mümkünse az bilinir haklılık hikayeleri peşinde yollara düşmüş oluyor.
Şimdiye kadar öğrendiğimiz, farklı inanç seviyelerinde de olsa benimsediğimiz “haklıyız kazanacağız” sloganı içinde bulunduğumuz azla yetinmeme çağında, hedefini büyük oranda kaybediyor. “Haklıyız” kısmını beslemekle o kadar vakit kaybediyor, bu iddiayı güçlendirmek için o kadar uğraşıyoruz ki, iş bir miktar da sorumluluk üstlenmeyi gerektiren “kazanacağız” kısmına ulaşamıyor bile. Genel anlamda sol’a ve solculara yönelik en keyfi eleştiri olan “içi boş sloganlar atmaktan başka ne bilirsiniz ki” yollu lafları mı çok ciddiye aldık, yoksa haklılığımızdan şüpheye mi düştük bilmiyorum. Ama bu “haklıyız” takıntısının sağlıksızlığını görmek zorundayız. Sürekli beslemek zorunda hissettiğimiz, hatta biraz abartarak söylersek, besleme takıntısıyla diğer her şeyi bir kenara ittiğimiz bir “haklı hissetme canavarı”mız var ve biz hiç durmadan o canavarı beslemek için uğraşıyoruz.  Bu beslemeden suçluluk hissi dolu bir keyif almamıza rağmen canavar hiç doymuyor. O canavarın konformist yaşamlarımızı nasıl yerle bir edebileceğini de bildiğimizden, bu sonsuza uzayacak gibi görünen besleme eylemine devam ediyoruz.
Hak ve özgürlüklerin -eskisine göre göze sokulurcasına, pervasızca ve seviyesizce- sürekli kısıtlandığı bugünler Türkiye’sinde biraz gazete okuyan, anaakım medyanın dilini biraz çözebilenlerin, gördüklerini Avrupai ölçülerle değerlendirip kendini haklı hissetmesi işten değil. Fakat, biz böyle hissededuralım, ortada açıkça yitirilen haklar var. O hakların peşine düşülmedikçe yaşadığımız tek şey alanı sürekli genişleyen bir kısır-döngü içinde debelenmek oluyor. Ders olarak okutulan kimi edebi eserlerin sansürlenmesine karşı hissettiklerimiz de aşağı yukarı böyle şeylerdi. En akla gelmeyecek cümlelerin, en akla gelmeyecek kitapların sansürlendiğini, bu kitapları okutan öğretmenlerin soruşturmalarla yüz yüze geldiğini gördük. İki yüzyıla yaklaşan basın ve (yeni) edebiyat tarihimizde sansürsüz herhangi bir dönemimiz olmuş gibi, bir şekilde kendimize mal etmekte beis görmediğimiz “sansür kötüdür” fikri üzerinden haklılığımızı hissettik, beyan ettik, yaşadık. Ve fakat, sansürün bu yeni boyutuna tepki vermek, küfür etmek yeterince doyurucu gelmemeye başlayınca, sansürü ve sansürlenmiş kitapları bir kenara bırakıp, AKP’li herhangi bir siyasetçinin son gafı üzerinden kendimizi haklı hissetmeye devam ettik. O gafın etkisi, kişisel hislerimize yönelik besin değerini kaybedene kadar nasıl olsa yine bir haksızlık görür, kendimizi haklı hisseder ve böylece yaşayıp gideriz.
Şimdiye kadar böyle olmadı mı? Gayrimüslimlere yönelik cinayet dalgası yaşandığında hepimiz tepkiliydik ve tepkili olmakta sonuna kadar haklıydık. Eşcinseller, sadece eşcinsel oldukları için öldürüldüklerinde yine tepkili ve haklıydık. Çalışan hakları kısıtlandığında, başta Karadeniz olmak üzere bütün Anadolu’nun doğası talan edilmek istendiğinde, özelleştirmelerde yaşanan vurgunlar sırayla ortaya çıkmaya başladığında, insanlar dalgalar halinde ve toplu şekilde tutuklanmaya başladıklarında ve daha binlercesinde… Hepsinde haklıydık, tepkiliydik ve “haksızlığa uğramış hissetmekten” kaynaklı keyfimiz de yerindeydi. Hem gerçek anlamda bize bir şey olmuyordu, kafamız yarılmıyordu mesela, ya da bir eylemde yediğimiz tekme sonrası çocuk düşürmüyorduk, hem de kendimizi mağdur hissedebiliyorduk. Halbuki bu keyif çok zehirli bir keyif. İnsanı uyuşturuyor, kendini geliştirmeye yönelik olabilecek her girişimin enerjisini emiyor, daha fazla uyuşmak için uğraştırıyor ve gittikçe mayalanıyor. Uyuşuk uyuşuk uzandığımız bir kanepeden bir türlü kalkamamak gibi, bağlandığımız internetten ve arada bir okuduğumuz çok duyarlı birkaç yazardan kopamıyoruz bir türlü. “Sosyal medyada” kendimiz gibilerden aldığımız olumlu geri dönüşler, yazarın muhtemelen birkaç gün sonra yazdığını bile unuttuğu duyarlı yazılar, gittikçe, “kazanacağız”ın çok uzağında bir salt haklı olma amacını yeniden üretmekten başka bir işe de yaramıyor. Evet haklıydık, olanlar oldu, olmaya devam ediyor, mağduriyetten kaynaklı keyfimiz de hala yerinde gibi. 
Peki şimdi ne oluyor? Haklıydık ve bir şeyler kazandık mı? Bir şeyler kazanmaya çalıştık mı? Kimi alanlarda verilen mücadeleleri küçümsemek, kimi kazanımları (mesela THY işçilerinin işlerine büyük oranda geri dönmesi gibi) değersizleştirmek gibi bir amacı yok bu soruların.  Sadece, hala kendimizi haklı hissetme hakkımız olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Geçtiğimiz hafta pek çok kadına şiddet suçu hükümlüsü sokağa salınmışken ve birkaç ay içinde bu salınanların bir kısmının “yarım bıraktıkları işi bitirip” o hapishanelere geri döneceği neredeyse kesinken, biz hala bu salıverilmelerin yanlış olduğunu söylerken haklı mıyız? Haklı olan biz miyiz? Erken salınıp –nasıl olmuşsa- kendini hapse attıran kadını öldürme hakkı elde etmiş o adam mı haklı, biz mi haklıyız? Sahte delillerle, sonradan polis olduğu ortaya çıkan gizli tanıklarla insanları tutuklayan ve bunlar ortaya çıktığında insan tutuklama hakkını kaybetmeyen o savcı mı haklı biz mi haklıyız?
Bu basit ve açıkçası pek keyif de almadığım kelime oyunlarını uzatmak istemiyorum. Fakat tüm bu haksızlıklara karşı elimizde neredeyse hiçbir şey yokken kendini haklı hissetmek ne kadar sağlıklı? Ya da, bizim bütün bu haklılığımıza rağmen yukarıda saydığımız suçların failleri, iktidar ve imkanlarından bir şey kaybetmemişken ve o suçları tekrarlama hakkına sahipken, kendilerini neden haksız hissetsinler? Birkaç anarşist serseri onları haksız bulduğu için mi?
Bu “haklılık” payesini üzerimize almayı daha ne kadar sürdüreceğiz? Elimizde neredeyse hiçbir şeyin kalmadığını anlamak çok mu zaman alacak? Daha doğrusu, sürekli ve yalnızca haklı olduğumuza vurgu yaparak umutsuzca bilinçaltına itmeye çalıştığımız, iyimser ihtimalle odaklanmakta zorladığınız gerçek ne zaman artık göz ardı edilemez olacak? Mesela izlediği televizyon dizisinin geleceği tehlikeye girince sansürün kötü bir şey olduğunu hatırlayan ve belki de ilk kez yüksek sesle iktidara karşı çıkan Nazlı Ilıcak da “haklı”ydı. Nazlı Ilıcak’la aynı konumdan seslenerek elde edilen haklılıkla yetinecek miyiz? Bu kadar haklı olmak yeter mi? Ne kadar haklı olmak yeter?
Eğer beklediğimiz kadar haklı olursak bir gün şirinleri mi göreceğiz?  




=


23

Fransızların orak çekici var mıydı?  


Türkiye basınında “Fransız Komünist Parti kongre yaptı, orak çekici attı” haberleri dolaşıyor ve kimse de bunun doğru olup olmadığını ya da bunun ne anlama geldiğini merak etmiyor…

SELAMİ İNCE
Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) 800 delegeyle 7 – 10 Şubat tarihleri arasında topladığı 36. Kongresi Türkiye’ye her nedense sadece “amblemindeki orak çekici attılar, sosyal demokratlaşmaya doğru gidiyorlar”  gibi bir sol magazinleşmeyle yansıdı. Bu bir cümlelik haberde iki yanlış var: Birincisi, PCF, parti amblemindeki orak çekiç sembolünü atmadı, çünkü zaten parti ambleminde orak çekiç sembolü yoktu. İkinci yanlış ise, PCF’nin sosyal demokratlaşma tehlikesi içinde olduğu saptaması ya da analiziyle ilgili. Hayır, bu da doğru değil. PCP, kongre kararları arasında sosyal demokrat Hollande rejiminin seçimlerden önce verdiği sözleri tutması için hükümete daha fazla baskı yapma kararı var. Yani bırakın PCF’nin sosyal demokratlaşmasını PCF, bu zamana kadar sosyal demokrat hükümete verdiği desteği bundan sonra keseceğini ya da şarta bağlayacağını kongre kararı haline getirdi.  Aslında zaten senatoda Komünistler Hollande’ı sadece “sol” programlarda destekliyor ve “desteklediğini” söylemek de çok kolay değil.

ÖNCE ORAK ÇEKİÇ MESELESİ
Peki, nereden çıktı bu “orak çekiç”  ve “sosyal demokratlaşma” eğilimi meselesi. Bizim BirGün’de bile yer alan bu haberler tamamen mi yersiz, bir dedikodudan mı ibaret? Ya da bu sembol meselesi çok mu önemli?  Bu sembol değişimi haberlerinin yayınlanmış olması tamamen yersiz değil elbette. Ama “yanlış anlaşılma”lardan ibaret bir durum da var ortada.
Önce “orak çekiç” meselesi: Fransız Komünist Partisi, (Parti communiste français -PCF) Avrupa’da Sovyetler Birliği çizgisinden en son ayrılan komünist partilerden biriydi ve uzun süre ambleminde taşıdığı orak çekici, sessiz sedasız terk etmişti. Parti yine uzun süredir ambleminde kırmızı zemin üzerinde sadece beyaz PCF harflerinden ve partinin adının yazılışından oluşan amblemi kullanıyor. Ancak, parti nedense, parti üyelik kartlarındaki orak çekiçli ambleme dokunmamıştı. Bu kongrede değiştirilen partinin amblemi değil, işte bu parti üyelik kartları üzerinde hala duran orak çekiçlerin yok edilmesiydi.
1920’de kurulan Fransız Komünist Partisi, üyelik kartlarını “yenileyerek” aslında sembolik bir değişiklik de yapmaya karar vermiş oluyordu. Bu değişiklik ama, partinin sosyal demokratlaştırılmasından daha çok  “gençleştirilmesine” yönelik bir eğilim taşıyor.

AVRUPANIN EN GÜÇLÜ
KOMÜNİST PARTİSİ
Hala Avrupa’nın en güçlü komünist partisi olma unvanını taşıyan Fransız Komünist Partisi, kendi rakamlarına göre, 130 bin üyeye sahip ve yine partinin kendi rakamlarına göre bu üyelerin yaş ortalaması 50’nin üzerinde. Buna rağmen Fransız Komünist Partisi son bir yılda 20 bin yeni üye kazandığını ve bu üyelerin hemen hepsinin de gençlerden oluştuğunu açıkladı. Yine Fransız Komünist Partisi’nin Avrupa’nın hiçbir ülkesinde olmadığı gibi, çok sayıda senatörü, ulusal ve Avrupa parlamentosu milletvekili, yüz kadar belediye başkanı ve yüzlerce belediye meclis üyesi var. İşte bu sembolik gençleşme ve yenilenme girişimi aslında bu gücü bir arada tutabilmekten ve rakiplere kaptırmamaktan geçiyor.
Fransız Komünist Partisi’nin iki büyük rakibi var. Birincisi, “sol sosyal demokrat” bir program izleyen soysal demokrat Hollande hükümeti. Hollande’ın seçilmesinde sağ cepheye karşı solun önemli bir kesimi gibi Fransız Komünist Partisi de destek vermişti. Ama Hollande da verdiği sözlerin önemli bir kısmını tutmaya çalışma eğiliminde gibi görününce Komünistlerin çıtayı yükseltmesi gerekiyor. Daha fazla radikal taleplerle Hollande’ı sıkıştıran Komünistler bu sefer, hükümetten “üstümüze çok geliyorsunuz, biz de sizinle işbirliğini, diyalogu keseriz” tehdidi alıyor. Komünist Partisi’nin tarihsel belleğinde,  sosyal demokrat François Mitterrand’ın sol hükümet politikaları neticesinde Komünistlerin zayıflamaya başladığı bilgisi hala taze. 
KARDEŞ SOL PARTİ RAKİP
Fransız Komünist Partisi’nin ikinci büyük rakibi ise, kardeş parti Parti de Gauche (Sol Parti). Partinin genel başkanlığını eski sol kanat sosyal demokrat Jean-Luc Mélenchon yapıyor ve Mélenchon, 2012 devlet başkanlığı ilk tur seçimlerinde sol cephenin adayı olarak yüzde 12 oy almayı başardı. İkinci turda sol cephe de François Hollande’ı destekledi. Parti de Gauche (Sol Parti), Fransa’da sol sosyal demokratlarla Marksistlerin birlikte oluşturduğu, neoliberal sosyal demokrasiye karşı sol sosyal demokratlarla sosyalistlerin birliğini savunan bir platform ve aslında Fransız Komünist Partisi’nden özünde çok farklı bir siyasi yönelim ve programa sahip değil.
Parti de Gauche (Sol Parti), benzer partilerin oluşturduğu ve Avrupa’da benzer partileri bir çatı altında toplayan Avrupa Solu platformuna da üye. Daha da ilginci, geçen seçimde sol cephenin devlet başkanı adayı olan Jean-Luc Mélenchon, Komünist Partisi’nin de desteğini aldı. Daha doğrusu Sol Cephe’nin en büyük bileşenlerinden biri Fransız Komünist Partisiydi. İşin daha da garip yanı, bu kongrede de bütün delegelerin oyuyla tekrar genel başkan seçilen  Pierre Laurent, aynı zamanda Parti de Gauche’un (Sol Parti) üye olduğu Avrupa Solu’nun da genel başkanı.
Yani Parti de Gauche ile Fransız Komünist Partisi arasındaki fark nerden bakarsanız bakın artık anlaşılmaz hale gelmiş ve işin garip yanı zaten bu iki parti hem bütün platformlarda birlikte hareket ediyor hem de organik ilişki içinde de. Elbette her iki parti de Avrupa Solu’na üye ve Avrupa Parlamentosu’nda da toplam üç üyeyle aynı grupta temsil ediliyorlar. Popüler Luc Mélenchon ve partisi Sol Parti, Komünist parti’nin özellikle genç tabanına sempatik geliyor. Ama bu ekip daha önce sosyal demokrat hareket içindeyken de popüler olduğu için Komünist Parti tabanı şimdilik bu ekibe uzak duruyor. Kaldı ki, Sol parti popüler olsa da Mélenchon’un mitinglerine yüz binler katılsa da Komünist Parti örgüt olarak hala çok daha güçlü. Örneğin Sol Parti’nin parlamentoda sadece bir milletvekili varken, komünistlerin 15 milletvekili bulunuyor.
İŞÇİ ÇIKARMA YASAKLANSIN
Peki, başa dönelim ve “PCF’nin sosyal demokratlaşmadığı aksine PCF, bu zamana kadar sosyal demokrat hükümete verdiği desteği bundan sonra keseceğini ya da şarta bağlayacağını kongre kararı haline getirdi” tezimize bakalım.             
Bizzat Parti Genel Başkanı Laurent’in konuşmasında iki önemli nokta var. Birincisi, Laurent’in Avrupa Birliği eleştirisi. Şöyle diyor:  “Avrupa Birliği zenginlerin ve finans spekülatörlerinin hizmetinde olan bir makine haline gelmiştir. Bu makine kapitalist güçlü devletlerin yönetimindedir ve Avrupa’nın yoksulları her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır. Bu makinenin tersine çevrilmesi gerekir… Biz Fransa’yı bunun için zorlayacağız…”  İkincisi ise iç politikaya dair: “Büyük işletmelerden işçi çıkarılması yasaklanmalı. Borsaya kayıtlı büyük şirketlerin çoğunda şirket zarar ettiği için değil, şirket çok kar etmediği için işçi çıkarılıyor. Ayrıca şirket kapatma zorlaştırılmalı ve her işyerinin sadece kar amaçlı işletme olmadığı, sosyal bir yapı olduğu anlayışı üretime hâkim olmalı…”




=


24

İmlâ

Eve dönünce uzun uzun ağladım. O gece yatağımda yatarken, bir daha asla imlâ 
öğrenmemeye karar verdim. Böylece Türkçe
öğretmeninden intikamımı
alacaktım. Masalımı
okumamıştı bile. Halbuki bir kere okusaydı, ne kadar iyi bir masal olduğunu hemen
görecekti. Bundan emindim

MELTEM GÜRLE

İmlâ bilgim hiçbir zaman mükemmel olmamıştır. Noktalama işaretleriyle de aram iyi sayılmaz. Bugün bile elimden çıkan her türlü metni iyice bir düzeltmek gerekir. Bunu bilmek beni hep biraz tedirgin kılar. Yazdığım her satıra şüpheyle bakmama neden olur.
Geçen gün, Taksim-Beşiktaş dolmuşunda giderken, kafamda bu haftaki yazıya dair fikirleri evirip çeviriyordum. Ne yazarsam yazayım yine bir sürü imlâ  hatası yapacağım diye dertlenmeye başlamıştım ki, araba birden duruverdi. Stadın orada her zamanki gibi trafik sıkışmıştı.
Önce sıkıntı içinde sağa sola doğru baktım. Sonra şoförün telefonda konuştuğunu fark ettim. Çok hızlı konuşuyordu. Tatlı bir aksanı vardı. Bir arkadaşına otomobil vergilerine dair bir şeyler anlatıyordu: “Necati dedi olmaz dedi yarın yatırırsan dedi geç kalırsın dedi sen dedi parayı bankadan çek dedi senin kayınbiradere ver dedi o halleder dedi sonra dedi sen dedi bir hediye dedi bir iyilik dedi artık nasıl istersen dedi bunun karşılığını bir şekilde ödersin dedi.”
Dinledikçe hayretler içinde kaldım. Adam hiç sektirmemiş, bütün virgülleri doğru yere koymuştu. Ben her hafta hangi noktalama işaretini nereye koyacağım diye terler dökerken, adam bir an bile düşünmeden hepsini tek hamlede yerlerine yerleştirmişti. Bu şoför doğal bir yetenekti. Editörlük yapmayı düşünür müydü acaba?
Bunu soramadan Taksim’e geldik. Dolmuştan inerken bu hafta ne yazacağıma karar vermiştim.
Ortaokula başladığım sene, en çok sevdiğim ders Türkçe idi. Öğretmenimiz yaşını başını almış, asık suratlı, uzun boylu bir adamdı. Kendi deyimiyle, “prensip sahibi” biriydi. Azıcık da korkuyorduk ondan. Ne zaman parlayacağı belli olmuyordu çünkü. Fakat ben yine de onu dinlemeye bayılıyordum. Kalın güzel bir sesi vardı. Şiirleri yüksek sesle okuduğu zaman, vurguları doğru yerde yapıyor, hiçbir nüansı kaçırmıyor ve dili dolanmadan en zor sözcükleri bile birbiri ardına sıralayıveriyordu.
Okurken sıralar arasında dolaşır, kendi kendine konuşuyormuş gibi bazen mırıldanarak, bazen sesini yükselterek ileri geri yürüyüp dururdu. Elini cebine koyup kürsüye bir yaslanışı vardı ki, o bile başlı başına görülmeye değer bir sahneydi.
Zaten ortaokul daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Tiyatro gibi bir şeydi. Seyretmeye doyamıyordum. Tek bir endişem vardı. Sınavda ne yapacağımı bilmiyordum. Bizim de kalkıp şiirler falan mı okumamız gerekecekti acaba?
Sınav zamanı gelip de kağıtlar önümüze konduğunda sevinçle fark ettim ki, sorular korktuğum gibi değildi. En son soruyu görünce, gözlerime inanamadım: “Sevdiğiniz bir masalı yazın.” Ben masallara bayılıyordum. Hatta kendim de uyduruyordum bazen. Onlardan birini anlatmaya karar verdim. Fakat kompozisyon için ayrılan yere sığamadım bir türlü. Kağıt istemek için elimi kaldırdım ama öğretmen çıkmıştı. Ben de sayfada nereyi boş bulursam oraya yazdım. Masalı bitirmeden teslim edecek değildim ya! Hele sonunda büyük bir sürpriz varken.
Sınavın sona ermesine yakın, masalın tümünü yazmayı başarmıştım. Kağıdı kaldırıp şöyle bir baktım, üzerinde karalanmadık bir nokta kalmamıştı. Kendimden memnun bir şekilde dalgın dalgın etrafa bakındım bir süre. Sonra gözüm tavana yakın pencerelere ilişti. Koridora açılan bu camların neden bu kadar yükseğe konduğunu düşünüyordum ki, onlardan birinde bir surat belirdi. Tanıdık bir surat. Türkçe öğretmeni tepelere tırmanmış, kopya çeken var mı diye yukarıdan bize bakıyordu. Onu gördüğümü fark edince, kaşlarını iyice çattı ve parmağını dudağına götürüp “sus” işareti yaptı.
Normal koşullarda, korkudan olduğum yere sinip kalırdım herhalde. Ama teksir kağıdından yükselen ispirto kokusunun da etkisiyle olsa gerek, gülümsedim ona. Utanmasam el sallayacaktım. Aramızda bir bağ kurulduğunu düşünüyordum çünkü. Ben masalımı yazmıştım, o da okuyacaktı. Arkadaş sayılırdık.
Öğretmen o sınavı bir türlü okumadı. Beklerken hep birlikte kurdeşen olduk. En çok da ben. O kadar özenip uzun uzun masalımı yazmıştım. Sonuna da müthiş bir final koymuştum. Herhalde çok iyi bir not alacaktım. Hatta belki öğretmen beni tahtaya çağıracak ve elimi sıkarak tebrik edecekti. Ya da yazdıklarımı yüksek sesle okumamı isteyecekti. İşte o zaman ben de onun yaptığı gibi elimi cebime sokacak ve sıraların arasında dolaşarak yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara, her sözcüğün üzerinde durarak okuyacaktım masalımı. Heyecanlıydım. Hem de çok.
Nihayet sonuçlar açıklandığında, kağıdımı kapıp yerime koştum. Oturur oturmaz notumu gördüm. Öğretmen kompozisyon notu olarak “0” vermişti. Çünkü hiçbir imlâ  kuralına dikkat etmemiştim. Yer kaplayacağını düşündüğüm için, hiçbir noktalama işaretini kullanmamıştım. Halbuki, öğretmen masal sorusunu tam da o nedenle sormuştu: Yani imlâ  kurallarını ne kadar bildiğimizi görmek için. Bu durumda, benim kağıdım sınıftaki en kötü kağıttı. Sıfırı alıp oturmuştum.
Eve dönünce uzun uzun ağladım. O gece yatağımda yatarken, bir daha asla imlâ  öğrenmemeye karar verdim. Böylece Türkçe öğretmeninden intikamımı alacaktım. Masalımı okumamıştı bile. Halbuki bir kere okusaydı, ne kadar iyi bir masal olduğunu hemen görecekti. Bundan emindim.
Türkçe derslerini bir daha hiç sevemedim. İmlâ bilgim de acınacak derecede kötü kaldı. Sonradan ne kadar uğraştıysam da, çocukken doğru yazmayı öğrenmiş birinin rahatlığı ve özgüveniyle yazamadım.
Bu yazıları da aynı tereddütle yazıyorum. Bir gün foyam ortaya çıkacak diye korkarak. Bir sabah virgülü yanlış bir yere koyacağım ve bütün hikayeyi mahvedeceğim diye endişe ederek.
Oysa burada, sayfayı ne kadar karalarsam karalayayım herkes sonuna kadar okuyor. Kimse hemen sıfırı basmıyor.
Arkadaşız çünkü.
Not. Yazılarımı okuyup düzelten BirGün editörlerine ve son altı aydır bu işi gönüllü olarak yapan Nurcan Başer’e ayrıca teşekkür ederim.