Ha gayret, ‘demokrasi’ geliyor!

|

Ha gayret, ‘demokrasi’ geliyor! A Ha gayret, ‘demokrasi’ geliyor!

ÖNDER İŞLEYEN

Türkiye'nin Yeni Dünya Düzeni'ne eklemlenme sürecinin yeni bir evresindeyiz. Bu aynı zamanda yeni Ortadoğu düzeni içinde de yeniden konumlanmayı içeriyor. Bugün rejimin yenilenmesi adına gündeme gelen pek çok şey de aslında yeni dünya düzenine -yani emperyalizmin yeni liberal politikalarına- eklemlenmenin parçası olarak Özal ile başlayan restoranyonla gündeme gelmişti. Özal'ın yarım bıraktığı 28 Şubat bağı ile AKP'ye uzatıldığından, bugün bir anlamda aynı sürecin devamı ile karşı karşıyayız. Çünkü, yeni dünya düzeni dedikleri de eski tip askeri faşist diktatörlük biçimlerinden sivil diktatörlüklere geçişti. Yeni dünya düzeni ile birlikte, Latin Amerika başta olmak üzere pek çok yerde emperyalizm, askeri diktatörlük yerine hegemonya tesisinin dönemin koşullarına uyarlanarak daha mümkün hale getirildiği, biçimsel, temsili ve sivilleşmiş sözde demokrasilerin hayata geçirilmesini öne alan bir politika izliyordu. Özal, bu anlamda 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünden sivil diktatörlüğe geçişi simgeliyordu. Neoliberal değişim sürecinin, Türkiye'de güç ve iktidar ilişkilerinin ve rejimin kendine has sorun dinamiklerinin ortaya çıkardığı gerilimler nedeniyle, alt yapıda hızla sürmesine rağmen üst yapıda aynı hızda tamamlanması mümkün olmadı. Bugün AKP'nin iç gerilimleri kendi lehine aşarak gündeme getirdiği de sivil diktatörlüğün kurumsallaştırılması arayışından başka bir şey değil. 1950'lerden itibaren DP ile birlikte Türkiye'de demokrasiye geçildiği ifade edilirken, devrimciler bunu 'Filipin Tipi Demokrasi' olarak tanımlıyordu. Bu, biçimsel bir demokrasi ile birlikte baskının bir arada olduğu bir faşizm tipini ifade ediyordu. Bugün de AKP ile birlikte “ileri demokrasiye” geçildiği ileri sürülüyor. 90'lı yılların başında Arjantin, Guatemala, Güney Kore ve Filipin'lerde biçimsel demokrasiye geçişi inceleyen S. Amir, N. Chomsky ve A. Frank, düşük yoğunluklu demokrasi adını verdikleri, yeni dünya düzenindeki siyasal model ve geçişi S.Amin şöyle özetliyor:

“Bu örneklerdeki tipik siyasi model, reform sözlerinin verildiği ve baskı derecesinin azaldığı demokrasinin erken 'liberal' evresidir. Eski rejimle sorunlar halledilir ve profesyonel politikacılar 'normal' siyasi kültürde inisiyatifi ele geçirince, popüler hareketler hareketsizliğe teşvik edilir. 'Baskıcı' ikinci evrede, gerçek reform sözlerinin boş olduğu anlaşılır ve rejim, yerli ve yabancı yerleşik elitlerin çıkarlarını koruyan, muhafazakâr bir ekonomik politika dayatır. Sosyo-ekonomik reformlardan vazgeçilmekle birlikte, dışarıdan dayatılan yapısal uyum politikaları da alt sınıfların sömürülmesini yoğunlaştırır ve zenginler ile yoksullar arasındaki uçurumu genişletir. Popüler hareketlere ve emeğe karşı baskının düzeyi artar ve bu güçler yönetimi etkilemekten yoksun bırakılır. Orduya ve sağa, onları geçmiş kötü yönetimlerinden aklayan ve rollerini iade eden yeni ödünler verilir.”

Görülüyor ki, bugünkü düzenin demokrasisi de yine bir yanıyla bir tip faşizmden başka bir şey değil.

• • •
Ülkemizde çeyrek yüzyılı bulan ve AKP ile sürdürülen yeniden yapılanmanın bugün geldiği  nokta yeni rejimi üst yapıdaki değişimle kurumsallaştırmaktır. Bu da bir anlamda ulus-devletin eski merkezi yapısının yerine sermayenin doğrudan bölge ve yerellere müdahale edebilmesine imkân tanıyacak şekilde ulus-devletin –sermayenin işleyişi ve hareketliliği bakımından– esnetilmesi/gevşetilmesidir. [Ve aslında bunun ilk adımları belediyelerin şirketleştirilmesi, hizmetlerin taşeronlaştırılması sürecinde atılmıştır.] Bu geçiş, devletin merkezi gücünün azaltılması değil, aksine çoğaltılarak arttırılması manasına da gelir. Bu baskı aynı zamanda yukarıdan aşağıya örgütlenmiş cemaat/tarikat yapıları ve STK'larla da toplumu kuşatarak geliştirilir. Bu yeni Filipin Tipi Demokrasinin kilit noktası ise önceki dönemde askerin oynadığı rolü üstlenebilen “tek adam tek parti” ile çoğunluğa dayanan bir diktanın iktidarda olmasıdır. Bu durum, fiilen çoğunluk gücüne dayanarak yapılan yasalarla ve KHK yetkileri ile uygulanır. Bunun bir ayağı da, merkeze bağlı olarak, bölgesel idari yapılar etrafında kurulacak olan süper valiliklerdir. AKP'nin yeni anayasa ile gündeminde olan amaç, Başkanlık Sistemi ve Avrupa Özerk Yerel Yönetimler Şartnamesi'nin uygulanmasıyla bu geçişin tamamlanmasıdır. Bu geçiş, düzenin Kürt sorununa çözümü, yeni Ortadoğu nizamı içerisinde biçilen rolle uyumludur. Sermaye içinse, sınırların önemsizleşmesi ve Ortadoğu'da yaratılan yıkımdan pay alma noktasında bölgenin içerisine daha kolay girebilecek bir zeminin oluşturulması yatmaktadır.

• • •
Bu tür bir geçişte egemen sınıflar arasındaki çelişkilerin nasıl şekilleneceği ayrı bir tartışmadır. AKP'nin son dönemde, “Başkanlık Sistemi olmazsa olmazımız değil” çıkışları bir anlamda bir pazarlık payı olarak görülebilir. AKP, halkın seçtiği ve yetkileri arttırılmış bir Cumhurbaşkanlığı sayesinde bugün fiilen uyguladığı 'tek adam tek parti' çoğunluk diktasını güçlendirmekle yetinebilir. Yani bu tartışmanın nüansları esası değiştirmeyecektir. AKP, İslami doğrultuda geliştirdiği sivil diktatörlüğün önündeki kimi engelleri de kaldırarak güçlendirme ve bu şekilde ülkenin geleceğine ipotek koyma arayışındadır.

Ancak, halen taşeron tipi diktatörlük arayışları “tam demokrasiye geçiş” olarak ele alınarak, Başkanlık Sistemi dâhil “Recep Bey”in dümenine su taşımak, bir teorik deha göstergesi sayılarak savunulabiliyor! Veya bir 28 Şubat Muhasebesi'nden AKP ile bir özgürleşme sürecine girildiği, ancak türbanın kamuda serbestliği anayasal güvence altına alınmadığı için, eksikli bir özgürleşme olduğu çıkartılabiliyor.

Ha gayret, RTE daha yetkili, din daha etkili olduğunda demokrasimiz ve özgürlüğümüz tas tamam olacak! Kim bilir belki de bazıları ancak on yıllar sonra tarihçiler RTE'nin bir demokrasi kahramanı değil, taşeron tipi bir diktatör olduğu yazdıklarında, müthiş bir şaşkınlık içerisinde bugünkü gerçeklerden haberdar olabilecekler!

Evet, tarihin bugünkü seyri mevcut güç dengeleri içerisinde böyle akıyor. Ama tarih yalnızca bunlardan ibaret değildir. O akışın içinde tarihe düşülen notlar gelecekte yazılacak tarihin de kaynağı olur. Bugün, taşeron tipi sivil diktatörlüğe hayır diyebilmenin ve bunun mücadelesini vermenin anlamı da bu! Çünkü, bizim meselemiz eskinin yenilenmesi değil başka bir düzenin kurulmasıdır.