Açlık çoğunluktadır*

|

 Açlık çoğunluktadır* A  Açlık çoğunluktadır*

AYÇA SÖYLEMEZ

“Üç gün, beş gün eve gitmeden çalıştığımız oldu. Kalmasan, en ufak bahanelerle işten çıkarıyorlardı.”
“Çok yoğun mesailer vardı. Ben dokuz ay sigortasız çalıştırıldım. Denetleme geldiği zaman bizi dışarı, kafelere gönderiyorlardı. Hamile arkadaşlarımız baskıyla çalıştırılıyorlardı. Hiçbir Pazar günü evimde çocuklarımla kahvaltı etmedim. Haftanın yedi günü çalışıyorduk.”
“Evet, kadınlar daha çok çalışıyordu. Eve gitmediğimiz günler çok oluyordu. Sabahladığımız, bölümlerde yattığımız geceler…”

“Kızım 18 yaşında, oğlum 17 yaşında Hey Tekstil’de çalışmaya başladı. Çocuklarımı haftanın iki gecesi görürdüm. Sabah kalkıp onları yataklarında göremeyince ağlıyordum. Sabah 04:00’e kadar çalışıp iki saat karton üstünde yatıp sabah tekrar çalışmaya başlıyoruz’ diye anlatıyorlardı.”
Bunlar, Hey Tekstil işçilerinin anlatımlarından bölümler. Tamamı, Express dergisinin son sayısında. Bir yıldan fazla zamandır çadırlarda, sokakta polis barikatına karşı direnen, gözaltına alınan, dayak atılan, gaz bombasına maruz kalan, açlık grevi yapan Hey Tekstil işçilerinin.

Avukatları, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Taylan Tanay yaklaşık bir ay önce tutuklandı. Sorguda, “neden işçilerin yanında olduğu, onlara neden yardım ettiği” soruldu. O gün adliye kapısında bekleyen işçilerin yorumu, “Avukatımız tutuklandı, artık bizi daha çok dövecekler” oldu.
(Aynı işçilerin mücadele içerisinde nasıl politize olduğuna, birkaç ay içinde yumruğunu havaya kaldırmaya çekinen kadın işçilerin arkadaşlarına slogan attırdığına, kendilerine güvenlerinin nasıl geldiğine, haklarının ararken nasıl değiştiklerine bizzat şahidim. Bu “dayakların” da onları vazgeçirmeyeceğine kefilim, aynı sebeplerle…)

NE DEĞİŞTİ?
“.... 14. yüzyıla gelindiğinde Floransa, Siena ve Flamanya’da tekstil endüstrisinde 4.000 kadar gündelik işçiden (dokumacılar, kastarlayıcılar, boyacılardan) oluşan kümelenmelere rastlamak mümkündü. Onlar için şehir hayatı yeni bir serflik türünden ibaretti, sadece artık hareketlerini son derece sıkı bir şekilde kontrol eden ve en zorba sınıf yönetimini dayatan kumaş tüccarlarının emri altındaydılar. Kentli ücretli işçiler dernek kuramıyorlardı, hatta ne sebeple olursa olsun herhangi bir yerde toplanmaları bile yasaklanmıştı, silah ya da iş aletlerini bile yanlarında taşıyamıyorlar, ölüm korkusundan greve gidemiyorlardı. Floransa’da hiçbir sivil hakka sahip değillerdi, kalfaların aksine herhangi bir loncanın ya da esnaf örgütlenmesinin bir parçası değillerdi, tüccarların elinde en zorba istismarlara maruz kalıyorlardı. Bu tüccarlar kent yönetimlerinin kontrolünü elinde bulundurmanın yanı sıra kendilerine ait bir mahkemeye sahiplerdi. Kendileri ceza dokunulmazlığına sahipken, en ufak bir bela tehdidi gördüklerinde bu işçileri ihbar ediyor, tutukluyor, onlara işkence ediyor ve onları asıyorlardı.”

Silvia Federici’nin yazdığı, Öznur Karakaş’ın Türkçeye çevirdiği “Caliban ve Cadı”daki bu satırlar yedi yüzyıldır yöntemlerin daha rafine oluşu dışında sistemin hiç de değişmediğini bir kez daha ve açık şekilde anlatıyor.
Şimdi de kentlileşmek zorunda bırakılan işçiler/işsizler için kent hayatı bir tür kölelik. Hareketleri sürekli kontrol altında. Beylikdüzü’ndeki bir tekstil atölyesinin duvarında, “İşe bir dakika geç gelenin bir günlük ücreti kesilir” yazıyor. Tuvalette ne kadar kaldıkları bile gözetleniyor. Örgütlenmeye kalktıklarında, ilk önce ağzından “sendika” lafı çıkan kapının önüne konuyor, sonra da sırasıyla “onun aklına uyanlar.” En tehlikelisi ise sokağa çıkmak, slogan atmak, pankart açmak. O zaman da mahkemelerle tanışıyor, en azından gözaltına alınıyor, biber gazından copa kadar “polisin ideolojik aygıtlarıyla” tanışıyorlar.

Sermayenin düzeninin bekçisi olan polis, ordu ve mahkemelerin, proleterlerin (artık prekaryanın da) önüne çıkardığı barikat bin yıldır değişmedi. Yöntemler daha rafine, sonuç aynı: Başkaldıranın başını ezmek.
Evet, birçoğumuz için malumu ilam bu sözler. Hal böyleyken bunları her dile getirmeye kalktığımızda bizim önümüze çıkan barikata ne demeli:
“Hele şu ... sorunu bir çözelim de!”
Ama açlık beklemiyor.
Tekstil atölyesinde günde 16 saat çalışan çocuk işçilerin, rantsal dönüşüm ile sokağa atılanların, evini geçindirmek için okulu bırakan gençlerin, işten atılıp kredi kartı borçları yüzünden evine haciz gelen beyaz yakalıların bekleyecek vakti yok.
Yine de siz bilirsiniz, ben sizin çok mühim sorunlarınıza gölge etmiş olmayayım…

* Turgut Uyar.