AKP, BDP ve sol

|

 AKP, BDP ve sol A  AKP, BDP ve sol

FATİH YAŞLI

Ulusalcı cenahta yaygın olan ve ulusalcı siyasal öznelerin siyaset yapma biçimini belirleyen bir iddiayla başlayalım: “AKP ve Kürt hareketi, emperyalizmin istekleri doğrultusunda, beraberce Türkiye’yi bölmek istiyor.”
Olan biteni anlayabilmek için bu iddianın bütünüyle reddedilmesi gerekiyor. Öncelikle, müzakerelerin AKP ile Kürt hareketi arasında yürütülmesinin nedeni aralarında bir ittifak bulunması değil; AKP devletleştiği, Kürt hareketi ise Kürt halkının siyasi temsilcisi olduğu için müzakerenin taraflarını oluşturmakta, dolayısıyla bir ittifak değil, karşılıklı bir konumlanış söz konusu.

İkincisi; muhafazakârların ve Kürtlerin, “Kemalist rejimin zulmüne maruz kalmış olmak” gibi bir başlıkta ortaklaşma zemini bulunmakla birlikte, politik genleri ve tarihselliklerinin bir ortaklaşmadan çok bir ayrışmayı gündeme getirdiği ve mümkün kıldığı ortada. AKP, İslami bir gelenekten gelen, milliyetçiliği İslamcılığa raptetmiş, Sünniliğin devletlû karakterini yeniden üreten muhafazakâr bir parti konumunda. Kürt hareketi ise Türkiye solunun içerisinden çıkan kadrolar tarafından kurulmuş olan, marksizm-leninizmi çoktan terk etmişse de sosyalizmle bağlantılı bir politik söylemi dillendiren, seküler/laik damarı güçlü bir siyasal anlayışın taşıyıcısı. Ulusal karakteri nedeniyle ve kapsayıcı olabilmek adına Kürt muhafazakârlığıyla bir ilişkisi içerisinde olsa da, hareketin karakterini esas olarak yukarıda sayılan unsurlar belirliyor.

Üçüncüsü AKP’nin dünya sistemiyle kurduğu ilişkiyle Kürt hareketinin kurduğu ilişki benzer değil. AKP, liberalizmle-muhafazakârlığı sentezleyen, İslam’la kapitalizm arasında uzlaşmaz bir çelişki olmadığını ispatlamaya çalışan ve sermayenin programını uygulayan bir sistem partisi hüviyetinde. Kürt hareketini ise, Ortadoğu’da varlığını devam ettirebilmek adına emperyalist güçlerle kimi “diplomatik ilişkiler” kurmuşsa da, kapitalist sistemi ve onun ideolojisini yeniden üreten bir hareket olarak görmek mümkün değil; bilakis Kürt hareketinin, kimi özelikleri nedeniyle sistem-karşıtı hareketler kapsamına dâhil edilmesi gerekiyor.

Dördüncüsü; ABD’nin ya da emperyalizmin Türkiye’yi bölmek ya da “Büyük Kürdistan” kurmak gibi bir fikr-i sabiti bulunmuyor. ABD için önemli olan bölgenin nasıl yönetileceği.
Bu nedenle de, kimi zaman Türkiye’nin küçültülmesi fikri ön plana çıkarken, kimi zaman “emperyal Türkiye” vizyonu öne çıkıyor. Aynı durum “Kürdistan” için de geçerli; ABD’nin “ne pahasına olursa olsun” bağımsız bir Kürdistan kurulmasını istemekten ziyade, bölgedeki çıkarlarına göre davrandığını söylemek daha mantıklı görünüyor. Örneğin bugün, Barzani’nin kuracağı bir Kürdistan, Irak’ı İran’a yaklaştıracağı ve bir Arap-Kürt savaşını tetikleyebileceği gerekçesiyle, ABD tarafından istenmiyor, yarın koşullar değiştiğinde ise istenebilir. Bir kez daha belirtmek gerekirse, ABD ve emperyalizm açısından önemli olan bölgenin yönetilebilirliğinin devam etmesi.
Demek ki ortada “ABD, AKP ve Kürt hareketi ortaklığıyla uygulamaya geçirilen bir bölünme projesi” yok. Peki ne var? Söz konusu olan, tam olarak ne?

Anayasa Temellİ Uzlaşma
Söz konusu olanın, iktidar açısından bakıldığında, eski rejimin öznelerinin gücünün kırıldığına, yani “iç savaş”ın bittiğine inanılmasının ardından “rejimi oturtma/yerleştirme” aşamasına geçiş olduğunu söyleyebiliriz. Siyasetin ana eğilimi olarak “‘davalar dönemi’ kapanıyor ve ‘anayasa dönemi’ne giriliyor” demek de mümkün. Bu, bir tür uzlaşmayı ve genişlemeci hegemonyayı gerektirdiğinden, ulusalcıların ve Kürtlerin bir kısmı bu hegemonyaya dâhil edilmek isteniyor. Mesele sadece iç politikayla da sınırlı değil; ortada emperyal heveslerin belirleyici olduğu bir “barış“ süreci bulunuyor: “Sünni ekseninin liderliği için Kürt sorununun halli” formülasyonu iktidar açısından kaçınılmaz görünüyor.
Kürt siyaseti açısından bakıldığında ise bölgesel ve uluslararası konjonktürün bir fırsat olarak değerlendirildiği ve “yeni Türkiye”nin emperyal hevesleriyle Suriye’de ortaya çıkan özyönetim bölgesiyle birlikte bir kez daha teyakkuz haline dönüşen Kürt korkusu arasında gidip gelen ruh halinin “çözüm” sürecine kapı araladığının düşünüldüğü görülebiliyor. Buna göre, bu süreçle birlikte Kürtlerin tedricen kazandıkları ulusal statülerinde bir merhale daha geride bırakılmış olacak ve bir sonraki aşama hedeflenebilecek.

Taraflar arasındaki pazarlıkların “anayasal” ölçekte olmasıysa bir zorunluluk niteliği taşıyor. Çünkü iktidar, “emperyal Türkiye”nin siyasi rejiminin “başkanlık” sistemi olması gerektiğine karar vermiş durumda; Kürt siyaseti ise Kürtlerin siyasal statülerinin anayasal olarak garanti altına alınmasının bir zorunluluk olduğunun farkında. Tam da bu nedenle taraflar “kurucu metin” olarak anayasaya odaklanmış durumdalar.

Solun Bakışı
Zaten mesele tam burada düğümleniyor. Türkiye’yi büyük bir felakete sürükleyebilecek AKP’nin emperyal heveslerine de, ülkeyi anayasal bir diktatörlüğe götürecek başkanlık sistemine de karşı olmak solcu olmanın, solda durmanın bir gereği zaten ve doğrudan bunlar üzerine bir tartışma mevcut değil. Ancak Kürtlere siyasal bir statü sağlayacak ve bu nedenle de Kürtler açısından kazanım anlamına gelecek bir anayasaya, içerisinde diktatoryal ve emperyal heveslere kapı açan maddeler olsa da “evet” denilebileceği yönünde bir anlayışın, “Kürt sorununun çözümünü devrimden sonraya mı erteleyeceksiniz” sorusu eşliğinde, sol içerisinde alttan alta dolaşıma sokulmak ve “yetmez ama evet”çiliğin yeniden hortlatılmak istendiği gözlemlenebiliyor.

Türkiye solu siyasal ve toplumsal gücünün dip noktasında bir yerlerde olduğu için, ne düşündüğünün ve ne söylediğinin geniş kitleler nezdinde de, sürecin aktörleri nezdinde de fazlaca bir önemi bulunmuyor. Ancak susarak, yani siyaset üretmeksizin de o dip noktasından, o kuyudan çıkmak imkânsız görünüyor. Kürt siyasetinin, ulusal bir hareket olması hasebiyle siyasal motivasyonunun belirleyicisinin özerklikten bağımsızlığa uzanan çizgi olması gayet doğal.  Ancak, aynı motivasyonun sol için de geçerli olması doğal değil.  “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesinin çarpıtılmış bir okumasıyla, kendi bağımsız siyasi gündeminden, yani sosyalizm hedefinden vazgeçmiş ve önceliği Kürt siyasetinin öncelikleriyle birebir aynı olan, bunu da önümüzdeki süreçte anayasa tartışmalarına yansıtacak bir motivasyonun doğal olduğunu kimse iddia edemez. Kürt siyaseti “Türk tipi başkanlık” sistemini içerecek yeni anayasaya “evet” demeyi kendi stratejik hedeflerinin taktik bir parçası olarak gündeme getirirse, Kürt siyasetine ve Öcalan’a yanılmaz bir akıl, bir “hikmet-i hükümet” atfederek bunu eleştirmekten ve buna karşı çıkmaktan kaçınmak, solun kendi varoluş nedenlerine ihanet etmesi anlamına gelecek. Sadece bu da değil; böylesi bir konumlanış, solun Türkiye’deki bütün varoluş zeminini ortadan kaldırmaya ant içmiş bir iktidar tarafından kurulmakta olan yeni rejime bizzat solun destek vermesini ve bunun vebalini üstlenmiş olmasını da beraberinde getirecek.

Türkiye solunun Kürt hareketine yaptığı her eleştirinin “büyük ağabey sendromu”, “sosyal şovenizm”, “ulusalcılık” gibi ithamlarda bulunularak tartışılma zemininin anında ortadan kaldırılması uzunca bir süredir yabancısı olmadığımız bir durum. Böyle çekincelerle tartışmaktan kaçınmanın da, Kürt hareketinin kendisini eleştiri dışı görmesinin de kimseye bir faydası yok. Yeni bir Türkiye kurulurken bizim de söyleyeceklerimiz var çünkü.