Ölümsüz (z) ve linç kültürümüz

|

Ölümsüz (z) ve linç kültürümüz A Ölümsüz (z) ve linç kültürümüz

BORA ERDAĞI*

Yılmaz Güney’in Yol filmi, 1982 Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü Costa Gavras’ın Missing (Kayıp) filmiyle paylaşmıştı. Ancak Gavras aynı festivalden 1969 yılında da ödül almıştı. O filminin adı Ölümsüz (Z) idi. Genelde popüler sinema izleyicisinin politika ile bağını yeniden kurmaya çalışan yönetmen, toplumsal duyarlılıkları gelişmiş bir tarafgir anlatıcıdır. Bu yüzden filmleri sansür ve baskılar altında izleyicisi ile buluşmuş olmasına rağmen, her buluşma da büyük kitlelere hitap etmeyi bilmiştir. Onu bugün yeniden hatırlamamızı sağlayan olay, biraz önce sözünü ettiğimiz 1969 yapımı Ölümsüz (Z) filminde olup bitenler. Film tek kelime ile göz göre göre işlenilmesine göz yumulan bir siyasi cinayeti anlatmaktadır. Aslında bir tür linç girişimi sonucu ortaya çıkmış olan bu siyasi cinayet, adeta Hrant Dink cinayeti gibi, herkesin bilgisi dâhilinde ortaya çıkan gelişmeleri ve sonrasında sadece üç maymunun cevaplaması beklenen soruşturmaları içerir.

Muteber Unsurların Şİddetİ
Ölümsüz (Z) filminin hemen başında da ifade edildiği gibi filmde sunulan birçok şey gerçektir ya da gerçeğe yakındır. Bu haliyle adeta belgesel niteliğinde izler taşır ama zaten bu tutum Gavras’ın gerçekçilik duygusuna uygun anlatımdır. Olay 1963 yılında Gregoris Lambrakis adındaki komünist milletvekilinin yoldaşları ile buluşmak için geldiği bir şehirde, onun geleceğini bilen bazı “muteber unsurlarca” önceden hazırlanmış bir tertibatla öldürülmesinden ibarettir. Gerçi bu siyasi cinayetin savcısı daha sonra Yunanistan cumhurbaşkanı (Christos Sartzetakis) olur. Filmde de gösterildiği gibi solcularla, komünistlerle mücadele etmek adına başta lümpenler olmak üzere geniş halk kitleleri resmi ya da gayri-resmi kuvvetlerce kışkırtılır, o ya da bu şekilde ödüllendirilerek vatan millet, din ve namus adına mücadeleye çağrılır. “Muteber halk” bu çağrıya kulak verir, emre amade olur. Bu “muteber halkın” arasından birkaç kendini bilmez, hazırladıkları bir mizansen ile nihai amaca ulaşmaya çalışılır: Korkutma ve vazgeçirme. Ancak evdeki hesap çarşıya uymaz ve Lambrakis’i kasıtlı olarak yaralamak suretiyle öldürürler.

Her şeyden önce hükümet yetkililerin, solcuların toplantısını iptal ettirme girişimi ve ardından salon sahiplerinin komünistlerle yaptıkları anlaşmaları iptal etmeleri, işleri iyice karıştırır. Komünistler kararlılık göstererek bu baskı ve tekinsiz ortamda toplantılarını yapma kararı alırlar. Nihayetinde her Yunanlı gibi toplanacaklar ve demokratik haklarını kullanacaklardır, bunun için korkuya gerek yoktur. Böylece komünistlerin cesareti ile hükümetin tekinsizliğinin birleştiği bu noktada, her şey provokasyona uygun hale gelir. Lambrakis’in başına gelenler de bu ortamda gerçekleşir. Toplantıyı protesto eden kitleden birileri, milletvekilinin kalabalığın arasından yürümeye kalkıştığında başına vurur. Sonrası malum. Bir türlü ambulans bulunmaz, bulunan araç hastaneye gitmez, nihayetinde milletvekili ölür. Yetkililerden bilindik teraneler işitilir, falan filan… Olayı soruşturan savcı ise, gizli polisin ve hükümet yetkililerinin bu işte parmağı olduğunu düşünmeye başlayıncaya kadar görevi başındadır, tam tersi eğilim gösterince ise, görevden alınır ve olaya kaza süsü verilerek, cinayette adı geçen herkes tek tek ortadan kaldırılır, öldürülür.

İleri Demokraside Linç

Gavras filmini tam da bu yüzden “direniş ölmedi” manasına gelen Ölümsüz ve kısaca Z diye adlandırır. Çünkü ölümsüz olan direniş, sadece Yunanistan askeri cuntasına (1967-1972) karşı gerçekleşmez, tarihin her döneminde ve yerinde gerçekleşen bir insan olma talebidir. Sadece direniş için değişen iki şey vardır: Zaman ve mekân. Örneğin Demokratik Halklar Kurultayı’nın geçen hafta Sinop’ta yaşadıkları bu filmdeki hikâyenin yarım kalmış provasına benziyor. Hükümetin ve devletin yetkili organlarının bilgisi dâhilinde TBMM üyesi dört milletvekili, kendi örgütlerinin ya da tabanlarının organizasyonu ile bir şehri ziyarete gidiyorlar… Gerisi, olanlar zaten herkesin malumu, yeniden aynı şeyleri tercüme etmenin manası yok.

Tanıl Bora’nın yayımladığı Türkiye’nin Linç Rejimi kitapçığında da aktardığı gibi, 2002’den beri Türkiye güçlenen bir linç kültürü ile ilerlemeye, ileri demokrasisini idrak etmeye çalışıyor. Nitekim estetiği Kurtlar Vadisi’nin sınırlarında dolaşan, Fetih 1453, Sakarya Fırat, Seksenler gibi estetik düzeyi yüksek kültür ürünlerinden medet uman bütün ileri demokrasiler gibi, bizde olduğumuz yeri pekiştiriyoruz. Aslında yaptığımız şey ortada. Çünkü hoşgörümüz de horgörümüz de dönüp dolaşıp çemkirme estetiğinin fetiş ve ulvi niteliğini, yarışmacı ve köşe dönmeci çağdaşlığını besliyor. Böyle bir kültür alanında doğal olarak apolitiklik saflık ve güzellikten, vatanseverlik ve milliyetçilik cesaretten, hoşgörü üstünlükten ve horgörü de özgüvenden sayılıyor. Eğer bu saymalarımız doğruysa, şaşırmaya gerek yok: Ya kaldığımız yerden devam edeceğiz ya da olup biteni münferit sayıp, Ölümsüz (Z) filminin geçmişte kalmış bir abartı, tarihsel dönem filmi olarak gerçeklikle kurduğu estetik ilişkiyi yargılayacağız. İleri demokrasimizin giderek geldiği en yüksek estetik zaten bunu üretmemizi gerekli kılmıyor mu? Aksi mi? Elbette o da olabilir ama o zaman, Frankfurt Okulu’nun dile getirdiği gibi mücadeleyi sadece siyasal iktidara karşı vermemek gerekir, onun değerlerine ve toplumsal davranış kodlarına karşı da vermek gerekir.

*: Ar. Gör. Dr., Kocaeli Üniversitesi