Türk sağı ve anti-entelektüalizm

|

 Türk sağı ve anti-entelektüalizm A  Türk sağı ve anti-entelektüalizm

GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN*

Dün gibi aklımızda, 2005 yılı mayıs ayıydı; Boğaziçi üniversites’0inin ev sahipliğinde “Osmanlı Ermenileri” başlığı altında Ermeni soykırımını konu alan bir konferans düzenlenecekti. Konu üzerine böylesine çok katılımlı bir akademik etkinlik, Türkiye sınırları içerisinde ilk kez yapılacaktı ve sol/demokrat çevrelerce heyecan ve merak uyandırıyordu. Fakat daha konferans gerçekleşmeden dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek etkinlik için “bu Türk milletini arkadan hançerlemektir” diyiverdi ve “Boğaz’a bakarak bu yalanları uyduranlar” yaftalamasını da hançerlemenin peşine taktı. Çiçek’in bu sözleri öylesine edilmiş cümlelerden ibaret değildi elbet ve Türk sağının içinde çok güçlü olan bir tavrı, anti-entelektüalizmi temsil ediyordu. Zaten Başbakan Erdoğan ve birçok AKP’li isim de zaman zaman başka meselelerde özellikle de AKP iktidarı ve uygulamaları eleştirildiğinde aynı tepkileri verdi, veriyor. Liste kabarık, gazeteciler, tiyatrocular, yazarlar… Türk sağının milliyetçi kanadı için de benzer tespitleri yapmak mümkün. Örneğin Devlet Bahçeli ve MHP’nin sözcülerinin Kürt sorunu ve demokratikleşme sözkonusu olduğunda çözümden ve demokrasiden taraf olan aydınları vatana ihanet ile itham ettiğini biliyoruz. Milliyetçi yayınlarda da aynı çizgi sürdürülüyor.

Sola KarŞI ‘Mİllİ AydIn’
Türk sağındaki anti-entelektüalizmin kökenlerini keşfe çıkarken ister istemez Soğuk Savaş yıllarına dönmek gerekiyor. Ancak erken cumhuriyet döneminde de hem CHP’li muktedirlerin hem de ırkçı-Turancı kanadın sol entelektüellere karşı saldırgan tutum takındıklarını bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Çok partili döneme geçmeden evvel rejimin gözde entelektüelleri Kemalizm’in sınırları dışına çıkmayan ve hatta onu yeniden üretmekle mükellef görülen isimlerdi. Rejimin yetiştirdiği öğretmenler, doktorlar ve tasarlanmış haliyle kabulü bir ‘zorunluluk’ gibiymişçesine Türklüğü formüle eden, mit üreten tarihçi/siyasetçi ve edebiyatçı/siyasetçiler en popüler entelektüel adaylarıydı. Soğuk Savaş dönemiyle birlikte anti-komünist olmak ‘yerli aydın’ olmanın şartı haline getirildi. Halbuki entelektüel üretim ve birikimin neşet ettiği yer sol çevrelerdi. Yabancı dil bilen, dünyada olup bitene merak duyan, enternasyonal bir sorumluluk duygusu ile hareket eden ve özellikle sosyalist literatürü Türkçeye kazandıran aydınlar, daha önce eşine rastlanmayan bir entelektüel canlılık yarattılar. Bir yanda teorik arayışlar diğer yanda pratik mücadeleye dair yol haritası bulma telaşı iç içe geçmişti. Dolayısıyla siyasal hedefe bir an önce ulaşma çabası, özümseme-tartışma süreçlerini etkileyen ve kimi zaman sol içi kamplaşmaları arttıran bir konuma geldi. Tüm bu handikaplarına rağmen 1960’ların ikinci yarısında ülkenin fikir ve sanat dünyasın yön veren sol bir entelijansiyadan bahsetmek mümkündü.

Solun entelektüel hegemonyası karşısında Türk sağı, sol aydınları ‘milletine/kültürüne yabancılaşmakla’ ve Rusya’nın güdümünde olmakla suçlayacaktı. Soldaki aydınların ‘dejenere bir yaşam’ sürdükleri, manevi değerleri aşağılayarak itibar kazandıkları iddiaları da bunlara eklenecekti. 1960’larda sağcılar örgütlenmelerini arttırdılar ve 1970’e gelindiğinde Türk sağından isimler, sola karşı aydın sıfatına sahip çıktıklarını kanıtlamak ve milliyetçi-muhafazakâr kadrolar yetiştirmek için bizzat Necip Fazıl’ın isim babası olduğu Aydınlar Ocağı’nı kurdular. Buradan yetişen kadrolar sonraki yıllarda kilit pozisyonlara getirildi. Ancak net olan bir nokta vardı; çoğu taşra kökenli milliyetçi-muhafazakâr ‘aydınlar’, kodlanmaları gereği özgürlükçü fikirlere, eleştirel düşünceye ve evrensel değerlere karşı reaksiyoner bir tutum izlemekten kendilerini alıkoyamadılar. Hatta Muharrem Ergin gibi isimler ülkede özgürlük sorunu olmadığını ve özgürlük taleplerinin doğrudan solcuların ‘menfi propagandası’nın bir ürünü olduğunu dahi iddia ettiler. Özetle Türk sağının ‘makbul aydınları’, devlet, ahlâki değerler ve toplumsal cinsiyet sözkonusu olduğunda muhafazakâr tutumdan bir adım öteye geçemediler. Ve özgün fikirler üretmek yerine sürekli solda üretileni yanlışlama ve değersizleştirme telaşına düştüler. Bu yüzden de ağrılıklı olarak kendi cemaatlerini tatmin etmekten öteye geçemediler. 12 Eylül darbesi sonrasında bizatihi Kenan Evren’in dilinden devletin ‘makbul aydını’ ve ‘istemedikleri’nin tarifi yapıldı. Tahmin edilebileceği gibi bu tanım, Türk sağının genel çizgisiyle paralellik arz ediyordu. Makbul olanlara paye verilirken diğerleri soruşturmalara, kovuşturmalara uğradı. 1980 darbesi akabinde iyiden iyiye dipakıntı olmaktan çıkan İslamcı akımın içinden ise yeni bir kuşak çıktı. İslamcı entelektüeller hem Osmanlı ve İslam geçmişini hem de modernite eleştirisi üzerinden ittihat Terakki’den çok partili hayata uzanan dönemi yeniden yorumladılar. Bugün büyük ölçüde o kuşağın ve yetiştirdiklerinin ürettikleri İslamcı ve muhafazakâr çevrelerde popülerleşiyor.    

Entelektüel OlmanIn Onuru
AKP dönemine ise ayrı yer vermek gerekli. AKP malum başlarda kendi meşruiyetini sağlamak amacıyla daha çok liberal isimlerden destek aldı. Zira ideolojik hegemonyayı kurabilecek evsafta etkin bir entelijansiyası mevcut değildi. Partinin AB reformlarına hız vermesi ve askerin siyasete müdahale araçlarını sınırlandırması liberal kanadın AKP’ye destek verme sürecini bir hayli uzattı. Ancak AKP kendini rakipsiz hissedip siyasal muhaliflerini tasfiye etme operasyonlarında da görece başarılı olunca otoriter ve çoğunlukçu siyasetinin önünde entelektüel bir direnç doğma ihtimaline karşı da derhal önlem almaya başladı. Bu doğrultuda kendine yakın medyayı hem finansal açıdan güçlendirdi; hem de muhalif kanadın imkânlarını sınırladı. İktidarın organik aydınları önemli köşeleri tutunca da liberal aydınlara olan ihtiyacı zaten günden güne azaldı. Bir süredir AKP kolaylıkla iktidarına itiraz eden, siyasetini eleştiren isimleri –kimi zaman kategorik olarak- itibarsızlaştırma ve tasfiye etme yoluna gidiyor. Bu eksende de meşhur ‘makbul aydın’ ve ‘ötekisi’ ayrımını tekrarlıyor. Bahsi geçen stratejinin AKP’nin otoriter hükmetme tarzının alamet-i farikalarından olduğunu not etmeliyiz. İktidar çevresinin sürdürmeye çalıştığı ideolojik hegemonyaya karşı sadece reaksiyoner olmakla yetinmeden karşı hegemonyayı kurmak için emekten, demokrasiden ve özgürlükten yana herkesin bir araya gelmesi şart. Burada en önemli nokta ulusalcı argümanlara sarılmadan solun evrensel değerlerinden, özgürlük taleplerinden ve eleştirel akıldan taviz vermemek.  

*: Yrd. Doç. Dr, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler