Kimsenin, kimselerinden başka dostu yok mu?

|

Kimsenin, kimselerinden başka dostu yok mu? A Kimsenin, kimselerinden başka dostu yok mu?

FİLİZ GAZİ

Kolay mı? Koca memleket karış karış tüm imkanlarla kullanılabilecek rant alanına çevrildi. Hayatlar üzerinde oynanan ranttan tutun da balta girmemiş ormanlarına kadar çok fonksiyonlu rant çalışmaları hem de. Koskoca ülkeyi talan edenler; yasasıyla, medyasıyla, tekelci piyasasıyla zulüm de edecektir elbette. Ediyor da…
Durum içler acısı olunca muhalefetinizin öncelikli hassasiyetleri ite kaka kendine özel bir yer açmak zorunda kalıyor.  Kötü niyetlerden değil çoğu kez, koşullar sana “sen kendi derdine yan önce” diyor. Koskoca bir köyde yangın çıksa, önce kendi evinize doğru koşmaz mısınız?

Kaybın “en büyüğü, en küçüğü, telafi edilebileni, edilemeyeni”  şeklinde bir ayrım algısının eşiğinden geçmişseniz de eğer, birçok şeyin ihmal edilmesi zorunlu hale geliyor. Ee, doğal olarak her şey b.mb.kken görüş alanızı kapatan pislikleri temizlemeye çalışıyorsunuz.
Maddi manevi insan kıyımının yaşandığı bir ülkede, 30 yıldır süren bir savaşta gerçekleşen doğa tahribatına kafanızı çeviremiyorsunuz örneğin. İnsanlar ölürken o dağlarda yaşayan diğer canlıların bu savaştan nasıl etkilendiği üzerine bir duyarlılığa sahip oluşunuz, ister istemez “kapa çeneni” tepkilerini almanıza yol açabiliyor. Ki gerçekten derdiniz, derdin yanında absürt duruyor.

Kamu yararına enerji yatırımları diyerek ayarları oynanan gerçeklerle bir ülkenin dereleri, dağı, taşı ve acıdır o yörede yaşayan insanların geçmişleriyle birlikte bugünleri 100 yıllığına şirketlere satılıyor. Kesilen ağaçların, debisi düşürülen derelerin etkisiyle orada yaşayan canlıların, yaşam alanı adaptasyonları olumsuz sonuçlar doğuracak şekilde değişiyor. Düşünün, yazları serin geçen Karadeniz, kurak iklime geçiş yapıyor.

Hizmet maksadıyla şehirlerin altı üstü kazılırken, tarihi eserlere rastlayan şantiye ekibi arkasındaki kuvvetin gücüne güvendiğinden olsa gerek, çalışmasına hız kesmeden devam edebiliyor. Taşı toprağı altın denilen memleket santim santim imara açılıyor. Betonlaşmayan yer kalmayana kadar bu böyle devam edecekmiş gibi. Bir de üstüne inşaat sektöründe gelişigüzel yapılanlar, “gelişme, kalkınma, ilerleme, istikrar” gibi devlet menşeli ekonomik terimlerle iyi bir şeylermiş gibi aksettiriliyor.

Keza betonlaşma ile birlikte kentin silueti denilen tarihi manzara çer çöp binalar arasında garibanlığıyla “ne günlere kaldım” diyor. Şöyle bir tepeden İstanbul’a baksanız hissedeceğiniz tek şey hüzün olur. Şairlere ilham veren hüzün türünden değil bu hüzün, bizzat bir ülkenin daha ne kadar çöplüğe çevrilebileceğinin hüznü.

Göz zevkiniz bozulmaya görsün, ota böceğe sanat dersiniz. Keza kentleşme denilen şey, dünyaca tanınmış birçok mimar, düşünür için ciddiyetle emek verilmesi gereken sanatlardan biridir. Estetik algıların yaratıcı zeka ile aşık attığı ülkelerin sosyo-ekonomik durumlarına bakılırsa eğer bir hayli yol kat etmiş olduğunu görürsünüz. Derdimiz başımızdan aşkınken, Taksim Meydanı için ne kadar direnebilirdik? Direnemedik de zaten. Kayseri’de Yozgat’ta Bolu’da ve gocunmayın Diyarbakır’da talanın vahşi cazibesine kapılan belediyeler neler yapıyor bilmiyoruz. (Bu arada soralım: Kırklar Dağı meselesi hangi durumdadır?)

Çok yönlü rant çalışmaları; köprü, metro, yol yapımlarında, konut yumurtlayan inşaat şirketlerinde, sizi sizden çok düşünüp “sen burada oturma kardeş, senin için şura uygundur” kentsel dönüşüm projelerinde devam ederken, bir ülkenin yeni nesli de yerlerde sürünen bir estetik algıyla baş başa bırakılıyor. Gelecek yıllarda, çalakalem çizilen mimarlık projelerini, dev binaları, AVM’leri, hemen her Avrupa ülkesinin vazgeçtiği Nükleer Santralları   modernleşme ve ilerleme olarak görmesi öğretilen yeni neslin sanat algısının sonuçlarına maruz kalacağımız şimdiden aşikâr.
Yeni nesil demişken; “Tek millet, tek din, tek bayrak” gereğince seçmeli yedi dersten, üçünün dini kapsayıcı başlıklarla kendini dayatmasını nasıl yorumlayabiliriz. Tercihe göre değişebilen din yaşayışını, din buyruklarına çeviren bir müfredatla eğitilen, terbiye edilen, yönlendirilen neslin bir başka dine karşı önyargısız kalabileceğini tasavvur dahi edemeyiz. Daha nice kiliseler camilere çevrilecek, nice sanatlar sanatlıktan men edilecek, nice “başka” dilde şarkılar, türküler söyleyen vücutlar kurşuna doyacak, kim bilir…

Akademik alan da ihmal edilmedi. Devlet üniversitelerinde kimin o konuma nasıl ve hangi donanımla geldiğinin sorusuna kimselerin yanıt veremeyeceği atamalar gerçekleşti. Boyundan posundan o da olmadı akademik unvanından utanmayıp öğrencisini fişlemek için delil toplayan akademisyenler türedi. Hocasını marjinalleştirip (!) okulundan atmak isteyen yönetim kadroları oluşturuldu. Doktora ve yüksek lisans öğrencilerini yukarılardan bir yerlerden gönderilen listelere bakarak seçmek zorunda kalan akademisyenlere kadar akademik alan zinhar akademik olmayan alanlara çevrildi.
Şakayı kaka yapan hukuk trajedilerine girmeyelim bile. Yüzlerce sayfa yazsak, hukuk terminolojisini yutsak toplumun birçok kesiminin gönlü kalır.

Durum böyleyken bazı kavramların niteliği de değişti ister istemez. Muhalefetin tadında bırakılana muhalefet denmeye başlandı. Fazlası terör kapsamına alındı. Hazmedilen ülke vatandaşları arasındaki bir grup eylemci, aktivist çareyi hafta sonu etkinliği veyahut iş çıkışı bir meşgale olarak düzenlenen eylemlerde buldu. Ne faydası oluyor derseniz, eylem sonraları çaylar içiliyor, ilişkiler tazeleniyor. Bir dost ortamı şenliği ile “sağlık olsun”lar, “önümüzdeki maçlara bakalım”lar, “tarih bizi yazacak”lar gırla gidiyor.

Tutuklamaların dur durak bilmediği, muhtelif örgüt operasyonlarıyla politik olan olmayan herkes hapislere tıkıldı. Bir ülkenin hazin ama bir o kadar sosyolojik tez konusu olacak örneklerle muhalif olan olmayan herkes demir parmaklıklardan el sallarken görüntülendi. “Ya o arkadaş biraz saftır. Ne konseyi, ne yürütmesi!” cümlesine bizzat tanığım. Gülmeyelim. O safın ömründen seneler alınacak. Büyük olasılık içerde saflığından eser kalmayacak.
Faşist ortamda herkes göze bir radikal, bir devrimci, bir güzel gözükür. Tanıdığımız bildiğimiz insanlar bir baktık ki çok feci devrimciymişler. Biz farkında değilmişiz. Kıymetlerini anladık. Çok acayip kampanyalarla da tanıştık. Mahkeme önleri kişiye özel kampanyalardan geçilmedi. İşe yaradıklarını da gördük. Bu arada doğal olarak Kürt arkadaşlar, Türk devrimci arkadaşlarına yapılan kıyaklara alınganlık gösterdi. “Kürdün, Kürtten başka dostu yok, onu anladım”lı hissiyatlar boğaza kadar gelip düğümlendi. Ki aşağı yukarı 8000 kadar olduğu söylenen Kürt tutsağa hangi kampanya dayanır ki? Bunca muhalefet bolluğunda KCK davaları bir devlet ve bir de tutsak Kürtler arasında yapayalnız geçmeye devam ediyor. “Gönlüm sizle” demeler de nezaket gereği.
Dahası var ama şimdilik bu kadar. Faydası olmayacaksa da arşive girsin bu dertli yazılar.