Söz konusu tiyatroysa ‘ya hep ya hiç’ diyenlerdenim

|

Söz konusu tiyatroysa ‘ya hep ya hiç’ diyenlerdenim A Söz konusu tiyatroysa ‘ya hep ya hiç’ diyenlerdenim

GÜLŞEN İŞERİ

Türkiye’de ‘öteki’ olmanın bedelini en çok onlar ödedi... Şiddet ve nefret söylemleri onları söyleyeceği sözün gerisinde tuttu... Onlar bu ülkenin transseksüelleriydi... Kimliklerinden kaynaklı yaşadıkları yerlerden kovuldular, sokak ortasında dövüldüler, hakarete uğradılar...
Bu nefretin boyutunu ise dünyada trans bireylerin ölümüne bakınca anlıyoruz... Sadece 2012 yılında tüm dünyada 265 trans öldürüldü. Bu sadece resmi kayıtlar, ya resmi olmayanlar?

Sokaklarda nefret cinayetlerine kurban gidenler bu kez sahnede; Ebru Nihan Celkan’ın yazdığı, Altıdan Sonra yapımı olarak sahnelenen “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi”, 45 yaşında Umut adındaki transseksüelin yaşamından günlük bir kesiti aktarıyor... Oyunu yönten ve Umut’a yeniden hayat verip oynayan ise Türkiye’nin sayılı tiyatro sanatçılarından Sumru Yavrucuk...
Sumru Yavrucuk, oyunu doğaçlamalarla da beslerken, diğer yandan seyirciyle olan atışmaları Umut’un gerçekliğine götürüyor...

Hep büyük bir hayatın figüranı olan Umut, bu kez anılarını paylaşmak için sahneye çıkıyor. Aile bağları, "madilik", hayal kırıklıkları, çocukluk düşleri, muhatabını bulamadığından insanın dilini ekşiten her şeyi sahneye taşıyor...
Sumru Yavrucuk’un yönetip oynadığı oyunu ‘Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi’ 4-5-6 Mart saat 20:30’da Kumbaracı50’de, 7 Mart 20:30 CKM Küçük Salon ve yine 14-15 Mart 20:30 ve 16 Mart 15:00 ve 20:30’da Kumbaracı50’de yeniden buluşacak...
Oyunu konuşmak üzere Sumru Yavrucuk’la bir araya geldik... Nefret söylemlerinden kadına şiddete, tiyatrodan hayatın akışına pek çok meseleyi konuştuk.

»İlk olarak oyunla başlayalım... Yaklaşık  3 aydır “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” oyunuyla bizi bir yüzleşmeyle baş başa bırakıyorsunuz… Ve bir trans rolündesiniz… Biraz bu süreçten söz edebilir miyiz?
‘Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi;’ hayalle gerçeğin iç içe geçtiği, hayallerin gerçek karşısında çaresiz kaldığı bir yaşamın öyküsü. Bunu farklı oyunculuk teknikleriyle ve göstermeci bir tavırla sahneye aktarma çabasına girdim. Serüvenim önce yönetmen olarak başladı. Bir ay kadar tekst üzerinde çalıştım. Daha sonra fiziksel ve dramatize çalışmaları başladı. Bu arada müzik arayışları, kostüm seçimleri, vücut dili üzerine yaptığım uzun süreli egzersizlerle Umut daha bir şekillenir oldu. Oyunun kendisi kimlik üzerine; böylesi zor bir meseleye kendi kanını bulaştırmadan yaklaşmak onu sahteleştirecekti. Ben tutkulu bir insanım, hele söz konusu tiyatroysa ‘ya hep ya hiç’ diyenlerdenim.

»Umut’u canlandırma nasıl oldu? O karaktere bürünme size ne hissettirdi?
Öncelikle transseksüellikle ilgili kaynakları araştırdım. Film ve belgeselleri izledim. Çok kolay bir süreç değildi, oyuncu tekniği açısından bu güne kadar edindiğim vücut dilimi, sesimi, bedenimi Umut’a dönüştürme çalışmaları yaptım. Çok dramatik temalarda işi şakaya vurma, geçiştirme, durumun acısıyla dalga geçme, transların deyimiyle “gullüm etme” eylemi doğdu. Bu çalışma sürecinde Umut’u çok sevdim. Onu en doğru, en etkileyici, en gerçek haliyle sahneye taşımaya çalıştım. Oyunculukta benim için temel olan olma halidir. Bu oyunda Umut, kendi kendine oyunlar kurarken pek çok oynama yöntemine başvurur; tipler yaratır, taklitler yapar, danslar eder. Umut’un yarattığı taklitler onun dünyasını gösterir biçimdedir ama derin anlamla bakıldığında da tiyatro yapmak, oyun oynamak üzerine bir oyun bu.

»Öteki’ olma halini oyundan sonra nasıl değerlendirdiniz?
Daha önceki söyleşilerde dediğim gibi, ben zaafları olan, kıyıda köşede kalmış insanların hikâyelerini seviyorum. Pek önemsenmeyen, açıkça konuşulamayan ama tüm varlığıyla yaşamımızın içinde olan insanları. Tüm bunları oynarken bir de baktım ben de aslında onlardan biri değil miyim? Hepimiz birilerinin hayatının kıyısı – köşesi değil miyiz? Böyle yaklaştığımda Umut’u bir “öteki” olarak düşünmenin anlamsızlığını da görmüş oldum; aslında öteki diye bir şeyin olmadığını, herkesin birilerine göre öteki olduğunu, yine herkesin baktığı yere göre kendi ötekilerini yarattığını.
»Bu ülkede ‘öteki’ olana tahammül yok… Bugün de aynı şekilde şiddete maruz kalan transseksüeller var, sadece şiddet değil ölüme kurban gidenler… Sahnede o kimlik sizde nasıl duygular yarattı?
Bu süreçte anlatmak istediğim öteki diye bir şeyin olmadığı, eğer varsa da benim de ötekinin kendisi olduğumdu. Birilerine haksızlık yapıldığını görebilmek için aynı şeyi kendimizin de yaşaması gerekmiyor. Benim de herkes gibi kendimden uzaklaştığım, topluma karşı öfkelendiğim, haksızlığa uğradığımı düşündüğüm pek çok durum oldu. Umut’un kendi cinsel kimliğiyle var olması adına verdiği mücadeleyi, neredeyse sonu belli olan bir yaşam içinde çırpınışlarını sahneye taşımak, seyirciyle buluşturmak yüreğimdeki sıkıntıyı hafifletti.

»Translardan dinlediğiniz hikayeler oldu mu? Sizi etkileyen?
Çok etkilendiğim trans arkadaşlarım oldu. En özel hikayelerini benimle paylaştılar. Bazı hikayeleri oyunumuzun yazarı Ebru Nihan Celkan’ın o keskin ve yalın diliyle birleştirerek oyuna da taşıdık. Onların pratik yaşamlarına dair söz ve davranışları yerleştirdikçe Umut da ete kemiğe bürünmeye başladı. Prova sürecimin son günlerine doğru çok heyecanlanmaya başladım çünkü zor ve çalıştıkça daha güçlenen bir projeyle karşılaşmıştık. Seyirciden gelecek reaksiyonları çok merak ediyorduk. Oyunumuzun başlamasıyla birlikte seyircilerimizin bir kısmını oluşturan translar, anneleri ve yakınlarının ilgisi de bizi çok yüreklendirdi. Bu oyunu oynama enerjimi ve gücümü onlardan duyduğum yüreklendirici sözlere de borçluyum. “Benim çocuğum” adlı trans ailelerini konu alan belgesel film gösteriminde etrafımı saran trans kadınlar “artık siz de bir trans annesisiniz” dediler. Bu geribildirim benim bu oyunu oynamam için yeterli.

»Çok cesur oyunlarda yer aldınız ama trans olarak sahne de olmak sizi ürküttü mü?
Benim için cesur oyunlar her zaman heyecan verici olmuştur. Kaldı ki Macbeth oynarken heteroseksüel birini oynuyorum diye sorumluluğum azalmadığı gibi, bu rol için de aynı şey geçerli. Her rolde yeni bir dünyaya girersiniz ve yaratım sürecindeki sancılar hepsi için geçerlidir.

»Her rolü çok rahat oynuyorsunuz ve üzerinize oturuyor; bir Rum'u da bir köylüyü de oynayabiliyorsunuz… ?
Oradan öyle mi görünüyor? J Bir rolü iyi oynayabilmek için sadece yetenekli olmak yeterli değil diye düşünüyorum. İyi gözlem yapmak ve hiç sıkılmadan pratik yapmak daha çok yaşanmışlık hissini de getiriyor. Kısaca eğer siz güzel bir şey görüyorsanız, önemsediğim ve çok çalıştığımdandır.

»Kadın olarak bakarsanız, şiddet her daim yanı başımızda... Yalnızsanız, güçsüzseniz  şiddete maruz kalıyorsunuz... Kadına yönelik şiddette günümüzde halt-safha da... Nasıl değişir? Bu sadece eğitimle mi ilgili?
Öncelikle kadına şiddet ve nefret cinayetleri ile ilgili gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ve hayata geçirilmesi çok önemli. Tüm mağdur durumda bırakılan insanların korunma mekanizmalarının sağlanması, toplumun bilinçlendirilmesi, duyarlılığın arttırılması gibi gereklilikler sağlanmalıdır. Beni de zaten bu oyunu oynamaya iten sebeplerden biri de budur. Kimsenin kimse üstünde baskı kurmayacağı çok sesli bir dünyada yaşamak çok zor olmamalı.

»Oyunda şarkı da söylüyorsunuz; şan bölümünde okuduğunuzu biliyoruz, nasıl oldu, tiyatro, müzik… ?
Konservatuara ilk şan öğrencisi olarak başladım. Tiyatroya geçtiğim zaman şan bölümünden gelmenin avantajları olduğu kadar dezavantajlarını da yaşadım. Şan eğitiminden dolayı sağlam bir diyaframa sahiptim fakat sesimi nazal olarak kullanıyordum. Öğrenciliğim sırasında bu durumla oldukça mücadele ettim. Genel olarak müziğe karşı düşkünlüğümün oyunculuğumu çok beslediğini düşünüyorum. Bazı rollere bakarken diyaloglardan çok müzikler aklıma düşer. Rolle yakınlaşmamı sağlayan önemli bir araçtır müzik. Leenane’nin Güzellik Kraliçesi’nde piyano çalmıştım. Bu oyunda da şarkı söylüyorum.

»Role bürünürken Sumru Yavrucuk’u nerede bırakıyorsunuz?
Konsantre olma halini; dışarıdan gelen etkilere oyuncunun kendini kilitlemesi yerine, algıların tamamen açık bir şekilde oyunu kurma hali olarak düşünüyorum. Hele ki tek kişilik oyunda her şeye hakim olmak zorundasınız. Bu oyunda çok kalabalığız. Yönetmen Sumru, oyuncu Sumru ve Umut. Özellikle bu oyunun yapısı açık biçimi içerdiği için farklı pek çok tavrı da sahneye taşıyorum. Oyunun o anki gidişine göre doğaçlamalar yapıyorum. Bu yüzden hepsi iş başında.

»Kırılma noktanızdan söz ediyorsunuz “Leenane’in Güzellik Kraliçesi” için… Neden?
Leenane’in Güzellik Kraliçesi, o dönemin şartları için çok cesur, çok riskler taşıyan, sert bir oyundu. Hatta bu nedenden dolayı projeyi götürdüğüm tiyatrolar tarafından benimsenmedi. Seyirciyle buluştuğu zaman büyük ses getirdi. Türkiye’de in-yer-face nin ilk örneği oldu. İrlanda’nın bir köyünde, evlilik yaşını çoktan geçmiş, anne baskısıyla büyüyen, sevgiye, cinselliğe aç bir şizofren kadının hayatını canlandırmak her oyuncu için bir kırılma noktası olabilirdi.

***

Biz zaten mücadeleci bir kuşaktık

»Biraz da bugünden söz edersek sanatçıların muhalifliği konuşuluyor ve sanatçıların barışa çözümde daha etkili olacağı dile getiriliyor, siz ne düşünüyorsunuz?
Sanatçı doğası gereği sevgiyi, insanlığı, barışı yüzyıllardan beri insanlara anlatmaya çalışmış bir topluluk. Cesareti de ondan geliyor. Özellikle bu dönemde hepimizin hoşnutsuzluğumuzu cesaretle dile getirmemiz ve bununla ilgili mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

»Bugün farklı kimlikler üzerinde baskılar var; sadece kimlik de değil, ‘benden değilsen hapistesin’ deniliyor… Tüm bunlar Türkiye’de sizi umutsuzluğa itiyor mu?
Biz zaten mücadeleci bir kuşaktık. 12 Eylül’den birkaç yıl önce başlayan politik kimlik bulma çabamız bir anda bastırıldı, susturuldu. Çeşitli dönemlerde bu durum ivme kazandı. Önemli olan bize dayatılan ya da alıştırılmaya çalışılan her şeye karşı soru sormak, bundan rahatsızlık duyup bu duruma karşı tepki verebilmek.

 
»Sanatın gücünün politikadan daha etkili olduğuna inanıyor musunuz?
Sanatın toplum üzerindeki işleyişi politikadan farklıdır. Ama yine de beslendiği alanları artık politika belirliyor. Bugün bağımsız tiyatro sahnelerinin yerini AVM’deki salonlara terk etmesi, Türkiye’deki en köklü sahnelerinin tek tek kapatılması, sahnelenecek eserlerin sansürden geçmesi politikanın ürünüdür.


***

Derdi olmayan oyunlar oynayacak kadar vaktim yok!


»Tiyatro, sinema, dizi… Baktığımızda genelde derdi olan rollerde görüyoruz sizi… Bu bir tercih olmalı?
Profesyonel hayata başladığım ilk dönemde işitme engellilerle çalışmıştım. Sahneye koyduğum oyunlar, oynadığım karakterler küçük azınlıklar olarak tanımlanabilirdi. Ama bugüne gelindiğinde bu insanlar yadsıyamayacağımız büyük kitlelere dönüştü. Türkiye’nin pek çok bölgesinde özellikle İstanbul’da küçük ölçekli tiyatroların oluşmasıyla birçok yerli yazarla tanıştık. Eskiden üç beş sınırlı yazarımız varken şimdi çok doğru şeyler söyleyebilen genç kalemler var. Bu seslere kulak vermek ve onların yarattığı karakterlere can vermek bana haz veriyor. Belki o nedenle bugüne kadar salt güldürme amacı güden Bulvar komedilerinde hiç oynamadım. Derdi olmayan oyunlar oynayacak kadar da vaktimin olmadığını düşünüyorum.