Kelimenin kaderi*

|

 Kelimenin kaderi* A  Kelimenin kaderi*

BAŞAR BAŞARAN

“Bir sonraki kelimenin kaderi kimin elinde,  öğrendim.  Yaşamak gibi yazmak da boyun eğmekmiş.   Demek ki düştüğünü hatırlamakla yetinmeli insan. Çünkü çukur bizi hep unutuyor. Bir hafızanın boşluğuna geliyor hayat.  Dut gibi bir kadının uykusunda,  vapurun köpüğünde,  çocuğun hayalinde kaybolup gidiyor.  Daha bakarken unutuyor bizi zaman. Büyürken terk ediyor.  Ömür, beklerken öldürülmüş bir vakit gibi geçiyor.

Gerçeğin acımasızlığından başka gerçek var mı? Bir damla asit işte hakikat, avucumu yakıyor.  Bırak istediği kadar kanasın. Geriye hep boşluk kalıyor.  Altını çizmeden okuduğumuz cümlelere dönüyoruz.  Çünkü sayfa bizi hep unutuyor. Ancak içimizdeki sızılara güldüğümüzde dineceğiz. Yağmurun sonunda açan güneş olmayacak.  Karanlık bir havanın kasveti bile değil üstümüzdeki, sadece delik bir palto olacak.  Ne varsa kayıp gidiyor avucumuzdaki delikten.  Ne kadar hesap etsek, huzursuzluğumuz hep açık veriyor.  Çünkü gün sonları bizi daima unutur. Keder bizim kendi kendimize oyunumuzdur.  Öldükçe eksilen biziz dünya değil.  O bizi daima unutur.  

Yine de yüzerken yağmur yağınca dünya var sanıyor insan. Söylediği zekice bir sözle güçlü hissediyor.  Bahar açtığında kımıldıyor.  Aklına bir fikir geldiğinde ciddiyetle anlatıyor.  Aşık falan oluyor, büyük kavgalara kalkıyor, davalara inanıyor, kapıları tekmeliyor, hapisleri yatıyor, birisine şöyle zehir zemberek bir mektup döşeniyor.  Tarihe merak salıyor insan, hayvanlara yardım ediyor, bir şiir yazmaya görsün hemen kendini tanrı sanıyor. Ucuz bir parfüm gibi uçup gidişini unutup kendisini amber sanıyor.  Boynunda yasemin, urgan ya da gerdanlık salına, şişine geziniyor.

Geç kaldık madem yaşamaya, neresinden dönersek kar demekle olmuyor. Çünkü hayat dediğin bilmem kaç gross tonluk bir şilep gibi kendi suyunda ilerliyor. Buz dağlarının sinsiliğinde duruyor dünya, kilitlenmiş dümenlere bakıp gülüyor. Dünyaya çarpan her hayat su alıyor. Soğuyoruz yaşlandıkça, ölünce buz gibi oluyoruz. Azalarak bitiyoruz. Önce inanmak terk ediyor bizi, sonra sevmek. Kuruyoruz çatırdıyoruz. Ne görmüş geçirmiş bir yaprak gibi romantik düşmemiz, ne kesilen bir ağaç gibi heybetli. Öyle uyuzlaşarak, kendi, seçimlerimizin yükünde ezilerek, pişmanlık gibi yani telafisi mümkün olmadan, düşüyoruz. Düşmek ve üşümek ömrün nehirleri oluyor. Geri kalan her şeyi üstünde taşıyoruz.

Bıraksam yükünü çocukluğumun, kuş gibi uçabilirdim. Kim bilir ya da belki de bundan daha derininde toprağın durmuş, biri üstüme bassın diye Allah’a yalvarırdım.  Gülünç olurdum belki.  Bir ebleh mutluluğuyla bakardım dünyaya. Akşamları dizi izler, hafta sonları loto oynardım. İnsanlarla kahvaltıya gider, indirim günlerinde içim kıpır kıpır olurdu. Kim bilir ya da belki de kendi kendimin kesilmiş iflahı, şişmiş dalağı olurdum. Bir ağacın dibinde durup ağaçlardan nefret ederek ihtiyarlardım. Söz verirdim tutardım. Çoraplarımı katlar, bir daha sürahiden su içmezdim.

Sadece istediklerimi yazardım.  Ayak seslerini duymaz, gazeteleri okumaz, televizyonu açmazdım.  Kızışmış bir kedi gibi gecenin karanlığına karanlığına bağırırdım. Devrin içinde bir hayalet gibi yaşar nesneyle palamarı atardım.  Çocukluğunu taşımayan bir hayatın hafifliğine yaslanıp trajediler yazardım. Gülerdim güldüğümde, ağlardım ağladığımda, ben de bir şeyi sahiden isterdim.

Acının büyüğü yaşandığı anda acıtmayanından çıkıyor, biliyorum. Kendime böyle güzel acılar bulurdum. Onları anlatırdım şehvetle, inanırdım, inandırırdım. Bu kadar korkmasaydım, başkası olmaktan. Diriltirdim geçen zamanları, mutluyu mutsuz, şanslıyı şanssız yapardım. Gelecek tanrınınsa geçmiş insanınmış, anlardım. Hiç değilse bir yanını tutmak mümkün olsa zamanın böyle, elimde bilet kapısında dünyanın kalmazdım.”

*: Çıkmamış romandan bir bölüm. BirGün Pazar için.