Barışacaklar önden buyursun lütfen

|

 Barışacaklar önden buyursun lütfen A  Barışacaklar önden buyursun lütfen

FİLİZ GAZİ

İnsan işte…
Maraton yarışmasına katılan kan ter içinde kalmış çocuk, annesinin baskısıyla kameralara el sallar. Ölmek üzere olan bir hastaya elinde akıllı telefonla, poz vermesini söyler bir akılsız kafa. Cenazelere, cenaze modasına uygun giden seçkin tayfadan bir aza, kendine uzatılacak mikrofon için ezberini sayıklar. Bu arada ahali de onu dua okur sanar. İnşaatında ölen işçilerin olduğu bir AVM patronuna “yılın en iyi yatırımcısı” ödülü verilir, alkışlar kopar.

Soralım sana ey okur; bu anneyle, bu akılsız adamla, bu ezberine çalışanla, bu patronla aynı kökenden, soy ağacından geliyorsun diyelim. Reddini çekmez misin? Baştan söyleyelim ki, malzemeye ne kadarsan kat, etnik aitlikler bir yere kadar. İnsanın kumaşına yani huyuna suyuna tav olup, yola düşmektir niyetlerin en temizi. Gerisi tepedekilerin pis işleri.
Yunanca kökenli şehit (martyr), “şahit, tanık” (martus) anlamına gelir. İroninin böylesi. Ölülerin son noktayı koyan bitişleri, onların yaşadıklarına tanıklık edenleri birleştirir. Biten ömrün üstüne bitmeye gücü olmayan nefretler konur. Nefret etmeyi boşlayan bir tek ihtiyarların hayat tokluğu, yoksa sen, ben, o “sevme-sevmeme” üzerinden kendimizi tanımlıyoruz.
“Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni Soykırımını fiilen uygulayan siyasal partinin adının İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) olması beni her zaman derinden sarsmıştır” diyor Arundhati Roy. Tesadüfün böylesi ya “Birlik ve İlerleme” dediğin, ölülerden örülen kalelerle kurulur. Ne kadar yüksek örülürse o kadar güvenli. Ölülerin kati surette geçit vermediğini de biliyoruz.

Nispet yaparaktan ölülerini sayanların günahı yok belki de. Sözüm ona yazgıyı kabullenmenin türlü kimyalarda türlü tezahürleri var. Acı yoksa nihayetinde tanıkların, tanıklara sürekli güncellediği bir ölü hesap özeti çıkarması var. Bir ortaya dökülmesin ölüler, her birimiz, her birimizin gözüne Bolero’nun tablolarından çıkmışçasına kocaman, devasa gözükür. En zayıf görüneni sanırım –arada kaynayan- Çingeneler olur. Onlarda öldürüldüler ve kronik kaderleri olarak hep bir yerlere sürülmekteler. Ama sorun yoldan geçene, “Çingeneler?” “Kapı gıcırtısını duymayı versin oynayıverirler.” Bu kadar. Ama not edelim bir yerlere, dünya tarihinin, yavaş işleyen soykırımına örnektirler.

Soykırım demişken; Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde maddeler halinde soykırıma, soykırım demek için şartlar sıralanır. At değil deve değil hoş. Soykırım, soykırımdır. Alengirli uluslarası işler, bir güzel hepimizi denetleyip, etiketler. Hem soralım, maddeler gereğince soykırım olamayan katliamlar hacimsiz ve volümsüzlüklerinden dolayı mı yarışmayı kaybettiler? Bırakın “yavaş cinayetler”le* ölenleri, kadınları, çocukları, işçileri, ağaçları.

Bu nasıl vatandır, yıkılması, bölünmesi an meselesi. Gerçeklerin ülkeyi çat diye üçe, dörde, beşe kırıvermesi. Şaşar beşer insana karşılık; şaşmaz, sözünün üstüne söz konmaz devlet geleneği: Paranoyak komplo teorileri, yan komşunun sinsi ayak sesleri, hayatın içinden ayırt edilemeyecek duruma geldiği için hayatın kendisi olan örgüt üyeliği.
Samatya’da dövülerek öldürülen bir Ermeni kadının katilinin, Ermeni olduğunun anlaşıldıktan sonra “Katil Kandan Çıktı” manşetinin yanına “Zanlı Ermeni Asıllı” sürmanşetini atan gazetenin çıktığı bir ülkenin vatan evlatları olarak şahidiz ki bir Karadenizli, bir Karadeniz’liyi; bir Kürt, bir Kürt’ü -ve dahası- nice defa öldürmüştür. İş bu provokasyona gelmeyelim değil,  saf, katıksız-katkısız Türklerin, katilin milliyetini altını çizerekten, çıldırasıya belirtmek istemeleri.
Bir de Cumhuriyetten bu yana alttan alta Malthuscu kafalar yönetir bu ülkeyi. Yani ne yalan söyleyelim, gerçekten de ekonomi için her şer mutlak surette bir hayırdır.

Ermenisi, Kürdü, Lazı, Çerkezi hepimiz kardeşiz, sorsan. Bir romantik akımın etkisiyle tarihte nasılda ortak geleneklerden, alışkanlıklardan, bilmem neyin benzerliklerden geldiğimizden bahsedile duruyor. Kaldı ki Kuzey Kore’de yaşayan biriyle de birçok ortak alışkanlığınız çıkabilir. Barışmak için illa aynı coğrafyanın çocuklarıyız, aynı kervanın gamlı yolcularıyız edebiyatına muhtaçlık neden. Başka bir yazının konusudur gerçi ama bu edebiyatın tarihsel gerçeklerine de o kadar güvenilmez. Kaldı ki sokakta yaşanan şiddetten bahsetmedik bile. Ya da yakın zamanda Müslüm Gürses’in cenazesiyle ilk defa Nişantaşı sınırlarına giren kitleden. Kürt meselesi, Ermeni meselesi derken bu ülkenin vatandaşları olarak yoksulluğun dibine vurduk. Sınıfsal nice ayıbı örtmüştür, devletin kimliklere olan nefreti.

Akıllardan önce yüreklere seslenen barış müptelalarının iyi niyetlerine sözümüz olamaz kati. Lakin “Barış, barış, barış” diye tutturmuşken makul şeyler de sıralamak gerekmez mi hani? Aynı taslardan su içmişiz, içmemişiz orası karışık. Keza bu topraklarda olanlara vakıf olan biri, “Halklar barış istiyor” söylemini çok sağlam gerekçelerle önce çürütmeli sonra da çözümler üretmeli. HDK’nin Karadeniz turunda yaşadıkları üç beş çapulcunun işiydi deyip çıkmayalım işin içinden. Mızraklar çuvala sığmazken, bu ülkenin gerçeklerini nereye kadar saklayabiliriz. Sıradan bir örnek verelim, “Alevi kızı olmaz oğlum” diyen bir ebeveyn hiç mi duymadık. Veyahut bir Karadenizli olarak sülalelimin yarısının Kürtlere gıcık olduğunu itiraf edebilirim. Siz de gördüklerinizi itiraf edin. İnanın işler daha kolaylaşacak. Masaldan uyanacağız.

Üç beş hatırlatma yapalım, ecdadımızdan;
Yavuz Sultan Selim, Alevi kellelerini kuyulara doldururken tek değildi. Yanında müttefiki Kürt Beyi İdris-i Bitlisi vardı. Yavuz’un oğlu Kanuni, bir Bektaşi dedesi olan Gül Baba ile birçok başarılı (!) sefer yapmıştır. At üstünde sevgi seferlerine çıkmadıklarının notunu düşelim. Adını anarken titreyenler bilsinler ki, Fatih Sultan Mehmet de has mı has Müslüman-Türk kökenli sadrazamı olan Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtüp, yerine gavur dediğiniz devşirme Mahmut Paşa’yı getirmiştir. Gene Yıldırım Beyazıt’ın Timur’la olan savaşında Yıldırım’a ihanet edenler Türk Beyleri’nden Kara Tatarlar’dır. Böyle devam eder, ihanet eden edene. Birbirini katleden katledene.

Cumhuriyet Tarihinin başlamasıyla ecdatlarla olan bağımız kopar. Yerine vatanı düşmanlardan koruyancılar çıkar. Onlar da gideni aratmadılar ama farkları şu ki imha ettikleri ve edecekleri halklar üzerinde mutabık oldular. Böylece kıyanın, kıyılanın, kandırılanın adresleri kesinleşti, kimin eli kimin boğazında belirlendi. “Birlik ve beraberlik” nizamına erdi.
Helalleşmek mümkün. Barışacak nesilleri birbirine ısındırmak daha mümkün. Şimdi kucaklaşalım derseniz, öne buyuracak birkaç mebus, şehirli, dışarıdan gazel okuyucudan başka kimse bulamazsınız. Ya da daha kötüsü tam da barışacakken bakmışsınız, arkanızda kimse kalmamış.

Biz suratı asıklar, siyasi terminolojide “barışmak”tan ne kast edildiğini biliyoruz. Sözümüz Heidi gibi “laylayyylay” tonunda meclislerde, meydanlarda takılanlara.
Kısa ve öz: Gerçekçi olun, imkansızı isteyin.