‘Katı olan her şey buharlaşıyor’ ya da Öcalan tutanağı

|

 ‘Katı olan her şey buharlaşıyor’ ya da Öcalan tutanağı A  ‘Katı olan her şey buharlaşıyor’ ya da Öcalan tutanağı

CEMAL DİNDAR


Moskova Devrim Meydanı’nda bir çember içinde zemine yerleştirilmiş bakır levhalarda hayvan figürleri var. İhtimal Çin takvimi etkisinde… İnsanlar çemberin etrafında sıra bekliyorlar. Sonra ortasında dikiliyor, gözlerini kapatıyor ve ellerindeki bozuk parayı arzettikleri hayvan figürünün üzerine getirmek, dileklerini olur kılmak için atıyorlar. Yere düşen bozuk paraları ise, belki bir kilise birliğinden, iki yaşlı kadın topluyor.
Böylece dün dünyaya kutup olan bir meydanının girişinde umut bu kez animistik bir ritüele kitlenmiş ve oradan kilisenin kâr hanesine yazılmış oluyor.
Bu gerilemeye üzülebiliriz, elbette.
Yine de benim gönlüm, öyle veya böyle, umudun bastırılamazlığına, bastırılsa da dönüşüne bağlanma eğiliminde. İnsan olmanın tarifindendir umut. Sevgiyle birlikte, sonlu-ölümlü bireyi, sonsuza, türe bağlayan ana duygudur. Bizi ötekine bağlar, zamana bağlar. İsterse animistik bir törende sahnelensin. Orada mayalanır. İnsan mayasına yerleşir ve bastırılsa da döner.
Nice bölümü umuda sövgüye ayrılmış olan postmodern metinlere bakışımız bir de bu nedenle kuşku doludur.

KATI OLAN HER ŞEY…
Resmin boyutlarını biraz küçülttüğünüzde ana çizgiler değişmiyor. Türkiye’de önce, yetmişlerin ikinci yarısı ve seksenlerde, gelecekten dönüp devrim pratiğinin içini doldurabilecek ne varsa linç edildi. Elitler, vasat bilince ve hayata mecbur ettikleri halkla aralarına ayrım çizgisi çizmenin yeteceğini düşündüler. Oysa, artık karşılarında Jean Hyppolite’in deyişiyle “daha gerçek bir güç” vardı ve tüm özgürlük talebinin temeline kendini, yani sağın amentülerinden şu kavramı yerleştirmişti: hür teşebbüs. Kısa zamanda, özellikle son on yılda, katı olan her şeyin buharlaştığını, yeni kuşaklar için paranın neredeyse tek anlamlı nesne haline getirildiğini, devlet gücüne dayalı kültürel-elitist bakışın yerini zenginliğin ahlaki sorgulanamazlığının ve yeni-sağın kibrinin aldığını gördük.

Bir şey daha oldu: animistik inançlar, büyü, dinsellik, çöken modernist kabullerin tortularıyla birlikte sorunsuz aynı bünyede yaşar hale geldi, getirildi. Bunun tamamlayıcısı olarak politika, anlık vur-kaçların, araya alınmış parçaların şiddetinin, bütüne değil de imgelere tutunmuş seyrin, özellikle güç sahibiyle bedensel-eylemsel özdeşleşmelerle beslenen zevklenmenin sahnesi oldu. Elitlerin vasata kapattıkları halkın vasatı söz konusu elitliğin de sonunu getirdi.
Bu iki ucu birleştirirsek, yalnız Türkiye’nin değil dünyanın ruhunda güç artık iki biçimdedir: aşikar haliyle pornografik, bastırılmış haliyle mitolojik.
İkisi de dünyanın kapatıldığı deliliğin semptomlarıdır; geçmiş bir bitpazarı muamelesine tabi tutulurken ve herkes kendi aile öyküsünün kayıp nesnelerini o pazarda arama işine girişmişken, gelecek hala kör bir belirsizlik. Hepimiz bizi belirleyecek, ötekinden ayrılığımızı görünür kılacak çizgilerin peşindeyiz. Bunun yönetilenlere bedeli ise ağırdır: ötekindeki bizi bizdeki ötekine bağlayacak aklın iptali…

Bitpazarı deyişimiz boşuna değil; bir şehrin bilinçdışıdır oraları. Ve bilinçdışı, akıl tutulmuşsa, araya bilinç girmezse, hiç de sorunlu bir alan değildir, yani.
Toplumun ruhsallığının böylesi bir bitpazarına döndüğü günler ise dağılma ve geçiş dönemleridir.

TUTANAK NEYİN SEMPTOMU?
Bir televizyon programı nedeniyle birkaç gün gazeteleri daha düzenli takip ettim. Konu Abdullah Öcalan’ın BDP milletvekillerini kabulü tutanağının Milliyet’te yayınlanması sonucunda ortaya çıkan tabloydu. Hem tutanağı kuran dil, hem de verilen tepkiler ve yarattığı karmaşa toplum olarak bir ruhsal dağılma ve geçiş döneminde olduğumuzun güçlü bir semptomu olarak okunabilir.
Tutanağın içeriğinden çıkan; Türkiye’nin yakın tarihini belirleyen başlıca momentlerden birinin Öcalan’ın siyasi aklı olduğu, bu aklın devletle müzakere zeminini epeydir katettiği, yalnız Kürtlerin değil tüm halkların ve coğrafyanın kaderinde ‘felaket’ ile ‘hepimiz özgür olacağız’ arasında söz sahipliği iddiası…
Bu içeriğe epey odaklanıldığı ve özellikle yukarıda sözünü ettiğim elitin “n’oluyor yahu?” şaşkınlığı yaşadığı gazetelerden anlaşılıyor.

Öncelikle tutanaktaki ifadelere Türklerin alınması herhalde içerikle ilgili değildir; çünkü içerikte Türkler bir halk olarak zaten yoklar. Alınganlık bunaysa da iyidir. Söz konusu metinde tüm mesaj İstanbul üzerinden Diyarbakır’a ve Kandil’e, Kürtlere verilmiş gibi görünüyor ve özeti: “Çadırın direği hala benim… Yeni bir Türkiye kuruluyor ve bizler de kurucu öğeyiz. Kimse de buradan vaaz ettiklerime karşı gelmesin.”

Bu keskinliğin, belirleyicilik gücünün en çok başkanlık yoluna çıkan Başbakan’ı rahatsız etmesi rastlantı olmasa gerek.
Bir arkadaşım Cumhuriyet’in yetiştirdiği kıymetli bilim insanı Muazzez Hanım’ın, Muazzez İlmiye Çığ’ın sumeroloji kitaplarını en çok Kürtlerin okumasına pek şaşırdığını aktarmıştı.  Bu şaşkınlık duygusu arkadaşımın abartmasıyla ilgili olsa bile, Şanlıurfa Devlet Hastanesi’nde psikiyatrist olarak çalıştığım 2000-2002 yılları arasındaki gözlemlerime denktir. Milliyet gazetesi yoluyla, ki gazetenin adı da bu öykünün kahramanlarındandır, tutanaklarla birlikte Türkiye siyaset sahnesine bir mitoloji öyküsü servis edilmiştir. Kapatılmış, bastırılmış, güçten düşürülmüş ve yerin altına gönderilmiş olanın ‘en güçlü’ olarak dönüşü…

Bu toprakların ruhsallığına, dipte akan diyalektiğine meraklı biri olarak söyleyebilirim ki, Öcalan’ın hükümlülüğüne mesela iki ay önce son verilseydi dönüşü bu kadar ‘muhteşem’ olmazdı.

BARIŞ VE DİP AKINTILAR
Yazıyı bitirirken, öyküdeki en iyinin hep barış olduğunu belirtelim. Yönetilenler olarak barışı daha çok konuşmalıyız, üzerine daha çok düşünmeliyiz. Özellikle savaş söyleminin nasıl bitirileceğini ve barış dilinin bu topraklarda nasıl filizleneceğini, bir iki sloganı aşıp nasıl ortak bir yaşama görgüsüne evrileceğini dert etmeliyiz. Tanpınar’ın dediği gibi, coğrafya kaderimizse, bu dert hangi siyasi projenin ‘elemanları’ olduğumuzu da aşan bir kader birliğidir de.
Urfa deneyiminden sonra peşine düştüğüm bir kuramsal çaba var: Anadolu’nun iki sosyokültürel dipakıntının buluştuğu coğrafya olduğunu ve bunun hem dertlere hem de dermanlara nasıl dönüşebildiğini çalışıyorum. Biri Sumer’le başlayıp günümüze gelen Mezopotamya uygarlığı. Diğeri de bozkır-göçebe birikimi.
Ülkenin çeşitli şehirlerinden çağırıyorlar ve zaman zaman anlatıyorum. Eğer batıdaysam ağzımdan Mezopotamya, doğudaysam bozkır-göçebe terimleri çıkar çıkmaz yüzlerdeki gerginliği görüyorum. Farklı şehirlerde, farklı yüzlerde aynı gerginlik… Kimi Kürtçülüğe, kimi de Türkçülüğe yazıyor.

Son süreçle ilgili temel kaygım da bu: açılım sürecinde olduğu gibi, bir grubun siyasi geleceğini bağladığı ve bu dipakıntıların arasındaki gerilimini-birliğini görmeden yukarıdan kurduğu bir barış dilinin savaş diline kısa devre yapması o kadar kolay ki…
Biz yine de ardı ardına üç kez içinde barış kelimesi geçen cümle kuranların, muktedir de olsalar, kelimenin duygusundan nasipleneceklerini umalım. Moskova Devrim Meydanı’ndaki animistik ritüelle umut mayalayanları takip edelim, dileğimizi tutalım:
Barış olsun.