Yeni bir şey söylemek için ölmek mi gerekir?

|

Yeni bir şey söylemek için ölmek mi gerekir? A Yeni bir şey söylemek için ölmek mi gerekir?

POYRAZ KOLLUOĞLU*

Türkiye’nin modernleşme serüvenini 19.yüzyıldan itibaren dünya kapitalist piyasası ile entegrasyon, Osmanlıcılık, Ümmetçilik v.b korumacı ideolojilerin ortaya çıkışı, ve vatandaşlık yurttaşlık haklarının gelişimi diye sınıflandırabileceğimiz üç ana yol üstünden takip edebiliriz. Ancak, diğer batılı Avrupalı devletlerin aksine dağılan bir imparatorluk coğrafyası üzerine vuku bulan bu modernleşme serüveninde, Müslüman-Türk devlet bürokrasisi, gayri-müslim unsurlar ve onlar ile eklemli halde duran, liberal vatandaşlık-yurttaşlık hakları meselesine temkinli yaklaşmak zorunda kalmıştır. Trajik bir şekilde, bu sebepten dolayı, özgürlükçü ve özgür yurttaşlık hakları söylemleri genellikle siyasal İslam ve muhafazakârlar tarafından sahiplenilmiştir Türkiye tarihinde.

1980’ler sonrasında Kemalist projenin vaatlerinin buharlaşmasıyla, Kemalist vatandaşlık kavramı akademik, sosyal demokrat, liberal ve kanaat önderleri çevrelerinde de ters yüz edilmeye başlanmıştır. 2002 AKP sonrası süreçte ise Kemalist tarihin ve milliyetçiliğin, Kürtler, muhafazakarlar, Aleviler, İslamcı kesimler, eşcinsel, trans ve benzeri marjinal gruplar, liberaller, edebiyatçılar, popüler kültür figürleri ve hatta çevreci yeşiller tarafından girip çıkılmadık hiçbir yanı, eleştirilmedik hiçbir köşesi kalmamıştır.

Anayasa çalışmaları ve Kürt sorunun çözüme kavuşma umudu ile tekrar ısıtılarak kamuoyu önüne siyasiler tarafından servis edilen, vatandaşlık, Türklük, Türkiye vatandaşlığı üzerine olan tartışmalar başbakan Erdoğan’nın 1930’lar ve 1940’lardaki Türk Antropoloji Enstitüsü kitapçığındaki kafataslarını içeren resimleri elinde sallaması ile modernleşme serüvenimiz yine zigzaglar çizdiği kanısındayım. Bunun gibi kritik bir kavşakta, ucuz siyasi propagandalar ve sakız edilen tarihi meseleler yeni anayasa ve Türkiye’ye bir yarar getirmeyecektir. Diğer bir değişle, Kemalist milliyetçiliği bombardımana tutma eyleminin şu aşamada gereksizleştiğinin altını çizmek istiyorum.

Kimse 1930’larda 1940’larda Kemalist milliyetçiliğin, özellikle değiştirmeye çalıştığı kültürel alandaki ırkçı veçhelerini inkâr edemez. Kimsede yok sayamaz. Ancak bu sırada tüm Avrupa’nın, özellikle bize daha yakın olan güney kıyısının, korumacı ekonomik politikalar beraberinde filizlenen ırkçı ve faşist yönetim rejimleri ile dolu olduğunu unutmamalı. İnönü maalesef Türkiye’nin penceresinden baktığında demokrasi ve insan hakları ile bezenmiş bir Avrupa göremiyordu.  Örnek aldığı kıtada ne görüyorsa ayakta kalmak için benzer şeyleri uygulamaya çalışan vasatın biraz üstü liderdi. Yani, CHP ulusalcılarının savunduğu gibi parlak ve hümanist bir lider de değildi. Kimse burada İnönü’yü aklamaya çalıştığımı düşünmesini istemem. Sadece başbakan ve AKP’nin halkı uyuşturan sığ siyaset söylemini resmetmeye çalışıyorum.  
Yeni kurulmuş uluslarının mitik tarihini arayan diğer tüm ulusların elitleri gibi Türk elitleri -Afet İnan- de dönemin gözde bilimi olan antropolojik çalışmalar ile Türk tarihinin izlerini bulmayı umut etmiştir. Himalaya Dağları’nın kuzeyinden göç etmiş ari, saf arkı bulma ve ulusal tarihi bu mitik Hint efsanesine uydurma isteği sadece Türk milliyetçiliği tarafından değil, Nazi Almanyası dahil Avrupa’nın diğer tüm milliyetçilikleri tarafından paylaşılmıştır. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda basılmış olan bir antropoloji dergisinin kafatasları resimleri içermesinin hiçbir sürpriz tarafı olmadığını söylemek gerekiyor. Ev dekorasyonu, halkların kardeşliğine ilişkin resimler olacak hali yoktu. Ben bir antropoloji dergisindeki kafataslarından ziyade başbakan’ın 1955, Demokrat Parti döneminde bu ülkenin yüz karası olan,  6-7 Eylül olaylar silsilesi üstüne yorum yapmasını istiyorum. Ben bir yorum yapmak isterim; savaş sonrası demokrasi ve insan hakları ile bezeli bir Avrupa ve dünya tahayyülü yayılırken, muhafazakârların o çok övdüğü vasatın en altı bir siyaset adamı olan Adnan Menderes’in kafasında batırdığı ülkeye ve cebine para kaynağı bulmaktan başka bir şey yoktu.

Hepimiz silkinelim ve ne kadar önemli bir süreçten geçtiğimizi hatırlayalım. Gün, bugün, yani anayasa ve yeni vatandaşlık tanım süreci. Yani bizi ortak bir alanda buluşturarak daha kaliteli siyasi ve tartışma söylemi yaratabileceğimiz, bir adım ileriye gidebileceğimiz bir süreç. Ben 2023’de 1930’lardaki mecmuaların sayfalarını sallayan, yeni bir şey söylemekten korkup Kemalizm’in ırkçı veçhelerini ısıtıp, ısıtıp önümüze koyan paternalist, babacan siyasi liderler ve onların her dediği siyasi söyleme inanan,  Türk, Kürt, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi siyasi etiketler ile oyalanan vatandaşlar istemiyorum. Siyasal İslam’ın özgürlük söylemi pençesinde kıvranan, modernlik nostaljisi sendromu ile yine ona 1930’lar üzerinden cevap veren bir CHP ve bunu destekleyen bir seçmen kitlesi de istemiyorum.  Ben özgürlüğünü, özgürlük söylemeni siyasi söyleme kaptırmayan, tam aksine bu hakkını siyasi söyleme karşı savunan, bugünü inşa eden, bugünü inşa ederken geçmişi tevekkülle kabullenen, tartışan, araştıran ve anlayan vatandaşlar ve dar kafalarla siyaset yapmayan yeni bir siyasi düzen istiyorum. Yeni bir şey söylemekten korkmayan yeni vatandaşlar ve yeni siyasi merciler istiyorum. Yeni bir şey söylemek için ölmek gerekmez.

* Boğaziçi Üniversitesi, Doktora