AB… Ankara, Brüksel… Ve Allah’ın lütfuyla…

|

AB… Ankara, Brüksel… Ve Allah’ın lütfuyla… A AB… Ankara, Brüksel… Ve Allah’ın lütfuyla…

MELDA ONUR*

Hafta 7, Ay 30 yurtdışı açılımı yapanlardan değilim ama yılda bir kez nasıl oluyorsa bir Brüksel programına davet ediliyorum. Garip bir tesadüfle geçen yılla aynı günlere tekabül eden bu yılki ziyaretimin anlam ve önemi Avrupa Parlamentosu bünyesinde, özellikle de İngiliz parlamenterlerin hakimiyetinde olduğu anlaşılan Climate Parliament’in düzenlediği bir dizi forumdan biriydi. Forumun konusu “enerji devrimi için uluslararası işbirliği” idi. Tabii yenilenebilir enerjiyi kastediyoruz.

Size bu satırları yazarken fazlasıyla teknik bulduğum bir adet oturumu ekmiş bulunuyorum. Bu fırsatla kalan vaktimde, her geldiğimde hızla bir memur kentine dönüştüğünü gördüğüm Brüksel’de kısa bir tur da atmış olurum.
Hızla memur kenti derken kötüleme maksadıyla söylemedim, zira Ankara’yı da pek severim. Memur kentinden kastım, herkesin sosyal statü olarak birbirine yaklaştığı kent manasında. Memur görünümü iyidir, zengini yoksulu çok ayırt edemezsiniz, okul forması gibidir. Sabahları toplu taşımalarla veya bisikletlerle işlerine giden abartısız kıyafetli insanlar memur kentlerine mahsus.

Brüksel’e her geldiğimde kendi kendime hayıflanırım… 1989 yılında Günaydın Gazetesi Ekonomi Şefi Osman S. Arolat beni işe alırken “kızım biz seni Avrupa Topluluğu uzman muhabiri yetiştireceğiz” demişti. O yıllar bu konu çok popülerdi. İşim ilk Devlet Bakanımız olan Ali Bozer’i takipti. Günaydın bana bu konuda çok yatırım yaptı, Ankara’da çok iyi bir kursa gönderdi; sonra burs kazandım, Fransa’ya okumaya gittim. Ama nedense hiç sevemedim bu Avrupa işlerini. Sonunda koptum gitti.  Avrupa Parlamentosu’nun kapısına her gelişimde “acaba devam etseydim iyi mi olurdu” derim hep.
Enerjİ sohbetlerİ ve belkİ İŞ bİrlİklerİ…

Konferansın esas konusu enerji olduğu için çevre duyarlılığı sadece iklim / sera gazı çerçevesinde döndü. Ekoloji, tarım, biyoçeşitlilik falan konu edilmedi. Yenilenebilir enerji yatırımları için nasıl para buluruz, tartışmaları.
Örneğin rüzgar santralleri konusunda kuş geçiş yollarını dile getirdiğinizde, Genel Sekreter,  “Danimarka’da yılda rüzgar santralleri yüzünden 30 bin kuşun öldüğünü, İngiltere’de ise kedilerin yılda 55 milyon kuşu öldürdüklerini, bu durumda kedileri ortadan kaldırırsak kuşları daha çok yaşatabileceğimiz” yönünde mesnetsiz ve soğuk espri yapabiliyor.
Benim ise aradığım Türkiye’deki vahşi enerji yatırımlarında, hükümetin görmezden geldiği, büyük firmaların ellerini kirletmemek için taşeronlara havale ettiği ağır yaşam hakkı ihlallerine karşı geliştirilen metotlar ve ülkelerin bu yöndeki deneyimleri idi.

Bu tür toplantıların oturumlarından ziyade kahve molalarındaki hoşbeş güzeldir. Kahve molalarında ayrıntılar gizlidir.
Türkiye’deki profili anlatırken özellikle bu konuda çevresel ve sosyal hassasiyetleri olan kuruluşlar ve enerjinin şirketlerinin oluşturduğu meslek örgütleri, enerji yatırımlarındaki etik kodlar konusu ile yakından ilgilendiler. Bunlardan biri CEE Bankwatch Network. Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde çalışan Bankwatch, uluslararası finansal kuruluşlarının faaliyetlerini izliyor ve onlara çevresel ve sosyal hassasiyetli politika ve proje alternatifleri sunuyor.  Bankwatch yetkilisinin Türkiye’deki HES’lerle ilgili sıkıntıyı şıp diye anlama nedeni, Doğu Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde de benzer sıkıntıların yaşanması.
Bir diğeri ise Friends of the Supergrid.  Bu kuruluş amiyane tabirle enerji sektörünün ağababası şirketlerden oluşuyor.  Avrupa elektrik enerjisi ağını kuran şirketler de diyebiliriz. Türk üyesi yok ancak üye kurumların Türk ortakları var. Kuruluşun İspanyol CEO’su özellikle yatırımcı şirketlerin çevre ve sosyal duyarlılığının kuruluş tarafından izlendiğini söylüyor.

“Söz konusu kalkınma ise gerisi teferruattır” şiarıyla yol çıkan Türk hükümeti, piyasayı denetimsiz bırakıp, üstüne üstlük “durdurma yönünde bir yargı kararı varsa bile, üstün kamu yararı durumunda yatırımcı şirket faaliyetlerini sürdürür” cümlesini elektrik düzenlemesine koyacak kadar gözü döndüğü için, yatırımcıları kendi STK’larına denetletmek de belki bir yol olacaktır.

Türkİye üzerİne sohbetler…
Enerji, iklim bir yere kadar, konu gelip Türkiye sohbetlerine ister istemez dayanıyor. Türkiye’deki muhafazakarlaşma konusunun ikili sohbetlerde öne çıktığını görüyorsunuz. Daha önce Türkiye’ye geldiğini, bayıldığını söyleyen bir İspanyol katılımcı, “Sosyal yaşamda muhafazakarlaşma deniyor, benim de farkettiğim sadece başı örtülü kadın sayısının biraz daha artması, bunun dışında İstanbul’da, sahillerde hayat gırla…” gibi bir yorum yaptı. Ben de kendisine 10 yıldır gıdım gıdım her alana el atıldığını anlattım: Mesela eğitimde dini ağırlık. Seçmeli dersler koyup, sadece dini içerikliler için öğretmen bulundurmak (bunu yüzlerce veliden duyabilirsiniz); Mesela Gençlik ve Spor Bakanı sandığımız şahsın, muhtemelen gençliğine dönük bir vakası olduğu, gençliğinde belki hiç folklor oynamadığı ya da fikir-zikir ilişkisi dolayısıyla kız ve erkek öğrencileri ayırmaya çalıştığı; kadının yaşam şeklinin, evlenme, boşanmama, doğurma, doğurmama gibi konuların artık Başbakanca belirlendiği; sanatın, TV dizilerinin sansürcübaşısının Başbakan olduğu; Mesela alkollü içki satan yerlerin mahalle baskısı ile azalması (bakınız Efes Türkiye’nin raporları) alkollü içki satan restoranların, büyük paralar karşılığı yerlerini alkolsüz olanlara devretmesi (bakınız Bilgi’deki Otto’nun tasfiyesi); THY vakası… Böyle anlatınca herkes anlıyor durumu.  Şimdi hükümet “bu CHP bizi Avrupa’da hep şikayet ediyor” demesin, zira şikayet yok, olanı anlatıyoruz. Derlerse de bu zaten yapılanların ikrarı olur.

Ve Allah’In lütfuyla…
Konuyu eğlenceli bitireyim: Seçimler sırasında Eyüp’ün semtlerini geziyoruz. Ağırlıklı AKP’ye oy veren mahalleler. O sırada da CHP’nin Aile Sigortası projesini tanıtıyoruz. Bir tane yaşlı teyze, bize zar zor kapıyı açtı, dinliyor ama dinlerken de herhalde partisine ihanet ettiğini düşünüyor, öyle bir ruh hali… AKP o sıralar torba torba erzak yağdırıyor. Ben de “teyzecim, her ay hesabına 600 TL yatırsak, çoluğuna çocuğuna istediğini alsan” dedim. Bana “ama bana bunları Allah gönderiyor” dedi. Şimdi bu anıyı İspanyol katılımcılara anlatınca kahkaha koptu: “Franco por la Gracia de dios”. Yani İspanya’nın ünlü diktatörü Franco’nun iktidarının mottosu buydu: “Tanrının lütfuyla Franco”. Franco tanrının bir lütfuydu İspanyollara. Dini motiflerle, diktatörce yönetti ülkeyi. Geçenlerde Adnan Şenses “Recep Tayyip Erdoğan Allah’ın verdiği bir lütuftur” demişti. Sadece o mu? Egemen Bağış’ın Siirt ve Rize’yi mübarek ilan etmesine ne demeli? Evet budur, tıpkı Franco gibi, “Allah’ın lütfuyla Erdoğan…”

*: CHP Milletvekilli