Kanaat mi bizi diyaloga çağırır yoksa hakikat mi?

|

Kanaat mi bizi diyaloga çağırır yoksa hakikat mi? A Kanaat mi bizi diyaloga çağırır yoksa hakikat mi?

ÜMİT YAMAN

Tarihte yer edinmiş düşüncelerin, eylemlerin ve kişilerin, ortaya çıkardığımız ancak içinden çıkamadığımız meseleleri açıklamak için kullanıldıklarına sıklıkla tanık oluruz. Buna şu fikre, şu eyleme ya da şu kişiye referansla konuşmak diyoruz. Öyleyse referans aldığımız ve diyaloga girdiğimiz bu düşünceleri ya da kişileri nasıl kullandığımız konusunda bir sorumluluk taşıyor olduğumuz söylenebileceği gibi; bu durumun özellikle, yaşamını hak, eşitlik, özgürlük, adalet gibi erdemleri içeren fikirler üstüne kurduğunu zikredenlerin sorumluluğunu, kendilerini bu değerlerin dışında tanımlayanlardan daha fazla artırdığı da söylenebilir.

 Bu sorumluluğu taşıyabilmek için başkalarının varlığını tanımak, onların da düşünebildiği ve bizi ikna edebilecekleri fikrine açık olmak gerekmez mi? Eleştirel bir akıl, kendisini eleştiriden muaf tutamayacağına göre, diyaloga imkân tanımak için kanaatlerimize hakikat muamelesi yapmaktan uzak durmak gerekmez mi? 

Bu münasebetle, başkalarıyla birlikte yaşamak zorunda “kalan” bir varlık olarak insanın farklılıklarını koruyarak bir arada yaşamasını hakikatin mi yoksa kanaatin mi sağlayacağını sorabiliriz. Sonda söylemem gerekeni başta ifade edeyim: Bu sorunun, tanımı gereği tek bir anlama ya da öyle olduğunu varsaydığımız iddiamıza karşılık gelmesi nedeniyle hakikate dayanılarak değil, başka türlü olması da mümkün olan bir iddia olarak bizi diyaloga çağıran kanaatle aşılabileceğini düşünüyorum. Peki, bir arada yaşamak hakikate dayanılarak da tesis edilemez mi? Edilebilir; ancak totaliter bir yapı olarak. Nitekim insanın demokrasi deneyimlerini, bu nedenle iki farklı biçimde okumayı tercih ediyorum: (I)Başkalarını bir fikre ikna etmenin (II) başkalarına kendi fikrinizi dayatmanın politik zemini olarak. Demokrasi birinci haliyle meşrudur; ikinci haliyle – bir meşrulaştırma aracı olarak- gayrı meşrudur. Başka bir biçimde ifade edeyim, yasa birincisinde esastır; ikincisinde teferruattır.

Bu nedenle, kendi iddialarımızı haklı kılmaya çalışırken, bunların kanaat oldukları ve böyle olmaları bakımından da yanlışlanabilecekleri prensibiyle davranıyorsak, çokça örneğini gördüğümüz, amacı sadece haklı çıkmak olan bir retoriğin sığlığından kurtulabiliriz. Başkaları ve başka fikirlerle birlikte yaşamak zorunda olduğumuz gerçeği göz önünde duruyorken, bir konu hakkında farklı düşüncelerin aynı anda aynı yerde yaşama şansı bulmaları, ancak onların kanaat olduklarının kabulüyle söz konusu olabilir.  Zira aynı konuda, aynı anda ve aynı yerde birden fazla hakikatin var olması, çoğunlukla birinin diğerlerini ve tabii ki onların sahiplerini ortadan kaldırmasıyla sonuçlanır. Katliamların, savaşların, kısacası her türden şiddetin sebebi bir hakikat iddiası değil midir? Bu iddia bazen bir öğreti, bazen bir inanç, bazen tanrı ve bazen de bilimsel bir yargıdan beslenir. Bunu insanın genelde doğa karşısında aldığı kibirli tavrın, özel olarak birbirleriyle ilişkilerinde de devam ediyor olduğuna delalet eden bir perişanlık hali olarak nitelendiriyorum. Perişanlıktan kendimizi kurtarabilecek miyiz bilmiyorum; ama türümüzün ayırt edici özelliğinin, insan olma vasfını harekete geçiren en önemli yetisinin, dil ve anlamlı konuşma yetisinin, insanın bizatihi kendisi tarafından devreden çıkarılmış olmasının, şansımızı epey azalttığını düşünüyorum.

Hem bu yetinin önemini anlamamıza ve kendi argümanlarımıza tapınma ihtimalimize karşı itidalli bir çağrı olması hem de insan var oluşunun temel prensiplerini vurgulamaya imkân tanıması bakımından güzel bir hikaye vardır. Protagoras tarafından aktarılan bu hikâyeyi şöyle özetleyeyim:

Kendilerinin varolduğu ama ölümlülerin henüz yaratılmadığı bir zamanda tanrılar, uygun an geldiğinde fanileri toprak, ateş ve onların karışımıyla ortaya çıkan maddelerle yoğururlar. Karanlık bir belirsizlikten gün ışığına çıkarılacakları an geldiğinde, bu varlıkların hayatta kalmalarını sağlayacak donanımları dağıtma görevini de iki tanrıya verirler: Prometheus ve Epimetheus. Epimetheus yetileri dağıtma görevini üstlenir ve bunun adil yapılıp yapılmadığını denetleme işini Prometheus’a bırakır.  Ancak Epimetheus hız, güç, irilik, post ya da pençe gibi donanımları ya da yetileri dağıtırken, aceleci doğasından kurtulamaz. Dağıtım işi bitirilip, sıra insana geldiğinde dağıtılacak yeti kalmaz ve insan başlangıçtaki belirsizliği ile ortada kalır. Prometheus bunu fark ettiğinde insan türüne merhamet duyar. Onların kendilerini korumaları ve hayatta kalmalarını sağlayacağını düşünerek, Hephaistos’tan zanaatler bilgisini ve Athena’dan da ateşi çalarak insana verir. Bu nedenle de, Zeus tarafından zincire vurulur. Tanrısal olandan payını almış olarak insan, artık ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Ancak bu kez de bir arada yaşamalarını mümkün kılacak yetilerden yoksun olduklarından ya hayvanlar tarafından öldürülmektedirler ya da birbirlerini öldürmektedirler. Bunun üzerine Zeus, insan türünün ortadan kalkmasını engellemek için, Hermes’e iki yeti verip insanlara dağıtmasını söyler. Hermes bu iki yetiyi belirli insanlara mı yoksa onların tümüne mi dağıtacağını sorduğunda, Zeus türün hayatta kalması için herkese dağıtması gerektiğini belirtir. Dil ve anlamlı konuşmayı içeren bu iki yeti, politika ve utanma duygusu ya da ahlaktır.

Hayvanlar dünyasının akıllı üyesi olarak insan, sadece arzularının sonucu olabilecek hayvani duygularını (şiddet-saldırganlık- tüketim gibi) kontrol altına alma imkânına bu iki yetiyle sahip olur. Bu imkanın, hayvani duyguların akılsallaştırılması ve ekonomik etkinliklere dönüştürülmesi yoluyla meşru kılındığı şimdiki zamanlarda, fazlasıyla kısıtlanmış olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Benim ancak “insan olmak” ya da “insan kalmak” sorunu olarak ifade edebileceğim bu durumun, politikanın ve onun içeriğini oluşturan ahlaki değer dünyasının hangi biçimlerde, kimler tarafından inşa edildiği meselesiyle tartışılabileceği kanaatindeyim.

Çok uzatmadan gayri insani olan bu “inşaatın” temellerini sarsmak için kendi hakikat yanılsamamızla da uğraşmamız gerektiğini söylemeliyim. İki bin küsur sene önce aktarılan hikâyenin kanımca önemi şudur: kanaatlerimize hakikat muamelesi yapmak, aynı zamanda bizi insan kılan vasıflarımızın altını oyar. Bu politikanın imkânı meselesidir. O halde, tekrar soralım: Bizi bir mesele hakkında başkalarıyla konuşmaya davet edecek olan unsur kanaat midir yoksa hakikat mi? Ben sofistlerin insanın politik düşünce evreninde oynadıkları rolü bu soru çerçevesinde anlamayı tercih ediyorum.