İktidarlar neden 'gerçek' sever ya da resmi tarihin gerçekliği üzerine

|

İktidarlar neden A İktidarlar neden

SİNAN YILDIRMAZ*


İlk başta çok “yanlış” bir soru olduğu düşünülebilir. İktidarlar neden “gerçek” sevsin ki? İktidar olmanın alamet-i farikası değil midir gerçekleri gizlemek ya da gerçeklerin üstünü örtmek? Ancak Türkiye Cumhuriyeti tarihinde iktidarlar, neredeyse her dönemde, “gerçek” olguların takipçisi olmuş ve gerçekleri doğru yansıtmayanların peşine düşmüş, hatta cezalandırmıştır. Bunlardan ilk örneği 1939 yılından verebiliriz. Pierre Louys’un Afrodit isimli romanı “müstehcenlik” gerekçe gösterilerek yasaklanacaktır. Yasaklamaya temel oluşturan bilirkişi raporu, antik Yunan adetlerinin de ele alındığı kitapta dile getirilen cinsellik biçimlerinin “gerçekte” öyle olmadığını söyleyecektir. Geleneklerin doğru aksettirilmesi gerektiğini söyleyen raportör, bu türden “gerçek dışı” iddiaların, üzerinde yaşadığımız toprakların geleneklerine ihanet anlamına geleceğini iddia eder. Aslen bir “sürrealist” olan Louys’tan gerçeğe bağlı kalması ne kadar beklenirdi bilinmez ama söz konusu olan yasaktaki temel amaç kitabın müstehcenliğinden daha çok müstehcenlik amacıyla “gerçeklerin saptırılması”dır. İkinci Dünya Savaşı’na doğru dönemin muhafazakâr aile yapısını koruyan ideolojisiyle örtüşen bir tarihsel gerçeklik arayışı…

Savaş sonrası dönemde, henüz iktidar değişimi yaşanmadan gerçekleşen bir başka yasak, iktidarların “gerçek” ile olan ilişkisindeki sürekliliği pekiştirecektir. Mahmut Makal’ın meşhur Bizim Köy kitabı “komünizm propagandası” yaptığı gerekçesiyle yasaklanır. İktidarın propaganda ile kastettiği “gerçek dışı” iddialar öne sürmektir. Dönemin Niğde valisi de kitapta yazılanların gerçek olmadığını ispatlamak için kitapta Makal’ın anlattığı köye gider ve oradaki köylüleri sıraya dizerek ayakkabılarını çıkartmalarını ister. Vali, yalnız çoraplarıyla kalan köylüleri yanında duran Makal’a göstererek, “İşte bu adam, aranızda casus gibidir. Yalan öğütüyor buradan öteye. Aç diyor sizler için, çıplak diyor, çorapları yok diyor. Bakın hepinizin çorabı var allaha şükür… Bunun kitabında anlattığı gibi değilsiniz!…”[1] İktidarın halkçı milliyetçiliğini üzerine inşa ettiği, gitmediği veya görmediği ama hep orada olan köylülerin varlığını “gerçekte olmadığı gibi” anlatmak ancak komünizmin bir propagandası olabilirdi.

Yakın veya uzak tarihsel olgular söz konusu olduğunda Türkiye’deki iktidarların gerçek olana karşı bir sevgi beslediği şüphe götürmüyor. Bugün de AKP hükümeti benzer bir tarihsel gerçeklik arayışı içerisinde. Başbakanın belgesel zannettiği “Muhteşem Yüzyıl” dizisine karşı gösterdiği tepki ve “Bizim öyle ecdadımız yok. Biz öyle bir Kanuni, öyle bir sultan Süleyman tanımadık.” sözleri bugünkü iktidarın da gerçek olana dönük ısrarlı sevdasının bir göstergesi.
Aslında iktidarın hiçbir biçimi tarihsel gerçekliğin “gerçekten” ne olduğuna yönelik bir merak içerisinde değildir elbette. Mesele, gerçek olanın ne olduğunu kimin belirleyeceği sorunudur. Tam da burada politik bir araç olarak tarih veya iktidarın hegemonyasındaki gerçeklik olarak resmi tarih anlayışı öne çıkmaktadır.

Tarih en politik sosyal bilim alanlarından birisi olarak tarif edilegelmiştir. Bunun en temel sebebi tarihsel olguların “gerçekte” nasıl olduğunun tam olarak bilinemeyeceği gerçekliğidir. Tarih bilimi bu sorunu giderebilmek için hangi anlatının daha “gerçek” olduğunu sınamaya yarayan çeşitli araçlar geliştirerek geçmişin bilgisini yeniden oluşturmanın yollarını aramaktadır. Resmi tarih ise bu çerçevede “egemen siyasal kültürün” şekillendiği alanın içerisindedir ve genel olarak “devlet aygıtını elinde tutan veya etkileme yeteneğine sahip olan elitlerin/seçkinlerin, ellerinde tuttukları devlet aygıtını, kendilerini meşrulaştırmak, varlıklarını sürdürmek, kendilerine yönelik itaati/bağlılığı sağlamak için çoğunlukla gevşek, pragmatik, irrasyonel, eklektik ve sistematik nitelikli değerler bütünü” olarak tanımlanabilir.[2] Bu anlamda resmi tarihin gerçeklikle olan bağı zayıftır. Fakat bu zayıf bağa rağmen, resmi tarih kendi tarih versiyonunun en “gerçek tarih” olduğunu kabul ettirebilecek siyasal hegemonyaya sahiptir.

Fikret Başkaya resmi tarihin iki “şey” yaptığından bahseder: “Bir şanlı geçmiş üretir yani parlatır ve bir de geçmişin kirlerini siler yani temizler.”[3] AKP iktidarının da kendi resmi tarihini yaratırken aynı “temizlik” ve “parlatma” faaliyetini yürüttüğü görülebilir. 1950’lerden itibaren olgunlaştırılan “fetihçi” tarih algısı, tarihsel gerçeklikler göz ardı edilerek cilalanmış bir görsellikle kendisine “Panorama 1453 Tarih Müzesi”nde yer bulabilecektir. Ya da “kırık çanak çömlek” söylemiyle Bizans mirası yok sayılacak, “restorasyon” yerine sanki yarın bir kuşatma yaşanacakmışçasına inşa edilen Osmanlı’dan kalma şehir surları parlatılacaktır. Başta 1915’te katledilen Ermeniler olmak üzere, Trakya Olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olaylarındaki sorumluluğu temizlemek için Türk ve Müslüman olanın “soykırım” yapamayacağına dönük bir referansla, “hoşgörü” hikâyesi yeni baştan oluşturulacaktır.

Ders kitaplarının yalnızca teknik olarak iyileştirilmesi ve ücretsiz dağıtılması meselesi bu dönemin iktidarı tarafından gündem yapılmıştır. Fakat içerik açısından, 1980 döneminin resmi tarihi ne ise onun devamı olduğu ve hatta bu bakışın kalıcılaştırılmaya çalışıldığı gözlemlenmektedir. Bu da aslında içinde olduğumuz dönemin, her alanda olduğu gibi tarih algısında da, 12 Eylül’ün devamı ve ısrarcısı olduğunu göstermektedir. AKP’nin iktidarda olduğu dönemde, zaman zaman “Muhteşem Yüzyıl”a yapılan yorumlara benzer müdahaleler dışında, aslında kapsamlı “resmi” bir tarih tezi oluşturma çabasının görülmediği söylenebilir. Kemalist devletin kuruluşunda ya da 1980 sonrasındaki kurultaylarda gözlemlenebilecek olan doğrudan resmi kanallar aracılığıyla tarihi yazma girişimi bu dönemde görülmeyecektir. Bunun temel sebebinin AKP iktidarının aslında böyle bir “yeni tarih” yazmaya dönük ihtiyacının olmamasından kaynaklanmaktadır. “Eski tarih”, yani 12 Eylül ile birlikte yerleşikleşmiş büyük adamların tarihinden ibaret, hamaset ve cihatın/savaşın kutsandığı tarih algısı, mevcut iktidar için yeterlidir aslında. Bugün için fetih kültürünü yüceltecek her türlü tarihsel referans parlatılırken, bir başka dönem veya olay karşısında “hoşgörü” yüceltilecektir. Günümüz iktidarı da aynı tarihsel mirası kullanmakta, toplumsal ve politik hegemonyası aracılığıyla gündelik yaşamın her anında bu gerçekliği hatırlatmaktadır. Arzu edilen gerçekliğin dışına taşan her türlü girişim iktidara, daha da ötesi devletin temellerine yönelik yıkıcı bir müdahale olarak algılanmaktadır.

Son olarak, bu dönemin ruhunu anlamamız ve iktidarın kendi tarihsel gerçekliklerini bir norm olarak sunma çabasını görebilmemiz için Walter Benjamin’in tarihten gelen uyarılarına tekrar bakmak iyi olacaktır: “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’ istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir. Böylece, faşizme karşı mücadelede daha iyi bir konuma ulaşacağız. Faşizm, talihini biraz da, hasımlarının ilerleme adına onu tarihsel bir norm olarak görmelerine borçludur. Yirminci yüzyılda bu yaşadıklarımızın ‘hala’ nasıl mümkün olduğuna şaşmak, felsefi bir bakış değildir. Bu şaşkınlık bizi, herhangi bir bilgiye de götürmez, tek bir bilgi hariç tabi: Kaynağındaki tarih anlayışının iler tutar tarafı olmadığı.”[4]

*: İstanbul Üniversitesi
*Uzun hali Evrensel Kültür’de yayınlanmıştır