Akademiklerin neo-liberalizm karşıtı kavram hazinesi

|

Akademiklerin neo-liberalizm karşıtı kavram hazinesi A Akademiklerin neo-liberalizm karşıtı kavram hazinesi

BORA ERDAĞI*
1980’lerde ve 2000’lerde ard arda esen on yıllık iki güçlü neo-liberal dalga, tüm yerleşik değerleri yerinden etti. Doğal olarak kimi görüşler yerini hızla post başlangıçlı ideolojilere bırakırken, kimileri külliyen tedavülden kalktı, kimileri de yeni bir söylem alanı açarak mücadeleye katıldı. Nihayetinde post kavgası, neo-liberal post(a)ların reform ve restorasyon dalgaları ile günümüze kadar geldi. Son otuz beş yıllık bu süreçte düşünce dünyamız, akademikler tarafından Carl Schmitt, Martin Heidegger, Leo Strauss, Eric Voegelin gibi çoğu muhafazakar ve neredeyse tamamen parlamentarizm karşıtı düşünürlerin fikirleri ile dolduruldu. Bir başka ifade ile bu düşünürlerin adı anılmadan siyaset, hukuk ve devlet kuramı alanlarında çağdaş inceleme yapılamaz hale geldi. Peki, bu düşünürleri vazgeçilmez kılan neydi?


Birçok cevap verilebilir ama sanırım en genel ve kapsayıcı cevap, hepsinin 20.yüzyılın başında çıkan krizler ve sonrasındaki gelişmeler boyunca, çok net olarak, egemenin olağanüstü hale kararveren olduğunu vurgulaması. Gerçi bu vurguyu Hannah Arendt ve Walter Benjamin de yaptı ama onlar, hem çağdaşları ile hem de kendi aralarında oldukça farklı kulvarlarda yer aldılar. Bu farklı kulvarlar ve konumlar itibarıyla yer darlığı nedeniyle sadece Schmitt’in ve Benjamin’in olağanüstü hal kavrayışına ve egemenlik anlayışına dayalı bir örneklemeye başvuralım, böylece yazımızın başlığında zikredilen “egemen ve egemenin sözü”nü değerlendirmek için gazete okurumuz açısından ortak bir tutamağımız olsun.
Yeri gelmişken bir parantez açmakta fayda var. Akademiklerin ilgileri elbette bu düşünürlerin çağdaş olmalarına ve onların neo-liberal dalgaların ortaya çıkardığı yeni dünya düzeninin yapılandırılmasında söyleyecek sözleri olmalarına bağlanabilir. Fakat bu yetersiz bir cevap olur. Çünkü bu düşünürler liberal değildirler, aksine çoğu kez liberalizm karşıtıdırlar. O halde nasıl olur da neo-liberal siyaset, hukuk ve devlet için kendilerine akademikler başvurulur? Aslında bu sorunun cevabı, hem neo-liberal dünyayı anlamayı hem de neo-liberal dünyanın yeni dünya düzeninde egemenliğin ne menem bir liberal çizgide geliştiğinin kavranmasına yol açar. Bir başka ifade ile akademiklerin büyük bir çoğunluğunun neo-liberalizm karşısında söz konusu düşünürlerle birlikte kılı kırk yaran analizleri hem kendilerini muhalif hissetmelerine yol açar hem de kendilerini onların liberalizm ve egemenlik eleştirisiyle “son kerte”de ayırdıklarında (neo-)liberalizmin doğrudan karşıtı olmaktan kurtarır. Dolayısıyla hem neo-liberal dalgaya karşı bir eleştirel dile sığınmaya hem de bunun sonuçları ile yüzleşmeden konum almaya duydukları düşkünlük akademiklerin ilgiyi besler. Şimdilik parantezi kapatalım.]

Truman, YapImcI ve SoytarI

1988 yılında vizyona giren Truman Show filmi, Yevgeny Zamyatin’in Biz’inden yıllar yıllar sonra bütün distopya edebiyatına ve 1990’lı yıllar boyunca BBG adlı “reality show”lar aracılığıyla bütün popüler kültür tüketicilerine selam verdi. Film, Truman Burbank (Jim Carey) adında birinin doğumundan itibaren yaşamına odaklanmaktadır. Truman için kurgulanmış olan bu dünyada/adada/fanusta herkes mutlu mesut yaşamaktadır. Truman’ın yaşamı yapımcının ve reklam şirketlerinin saadetleri için korunur! Taa ki bu, Truman’ın ölen babasını yolda görmesiyle ve gördüğü kişinin bir anda ortalıktan kaybolmasıyla sonuçlanana kadar sürer. Ardından her şey zor da olsa çorap söküğü gibi gelir. Truman yaşadığı dünyayı kendisine ve yapımcının tüm tertiplemelerine rağmen keşfettikçe, daha büyük keşiflere ihtiyaç duyar ve nihayetinde kendisinin hapsedildiği dünyanın/adanın/faunusun sınırına varır. Yapımcı Truman’ı bu yaşam oyununu terk etmemesi için ikna etmeye çalışır. Fakat Truman oyunu terk eder, hem de ancak bir soytarının verebileceği adapta selam ile. Böylece Truman için sonsuz olan her şey, izleyici için bir ömür olan Truman Show sona ermiş olur. Bu sona erdirme işini gerçekleştiren bizzat yaşamı katledilen Truman’dır. Ne yapımcının Tanrısal kudretiyle ortaya koyduğu tüm alicengiz ikna oyunları ne de reklam şirketlerinin fütursuz başkaldırıları kurdukları düzenin ebediyetini korur. Şimdi Truman Show’dan hareketle soralım: Bu “reality show”da egemen olan kimdir? Truman egemenin sözünü neden dikkate alır ve ne yaparak dikkatini sürdürür?


Schmitt- Benjamin

(Burada uzun uzadıya bu iki düşünürün egemenlik kavrayışlarını çözümlemek yerine, bir örneğe başvurulduğu için özrümüz kabul edilsin.) Evet, Truman Show bir televizyon programı ve tamamen kurgusal. Gerçekte böyle bir senaryoyu uygulamak inandırıcı mıdır? Neden olmasın, pekala olabilir. İnsanlar yapay da olsa arzularını yaşamak istemeye ve/ya yalancıktan da olsa kendi toplumsal olanakları çerçevesinde personalarını maskelerle donatmayı sevmiyorlar mı? O halde neden olmasın? Bu istek ve sevgi kapitalist tüketim kültürünün yarattığı dünyanın/adanın/fanusun tam da kendisi değil mi? O zaman gerçekten de Truman Show bir “reality show”dur. Yani gerçekliğimizin öyle ya da böyle bir yanı. Bütün bu bilindik inancımızla, Truman Show’u olağanüstü bir hal olarak ilan edemez miyiz? Bu “reality show”un normalliği kendi gündelik hayatımızın normalliği ile benzeşmiyor mu? Ne zaman kendi yaşamımızın kendimize ait parçalarının sonuna kadar peşine düşebiliyoruz? Ve kendi serüvenimizi yaratırken “yapımcı”larımızla hiç karşılaşmıyor muyuz? Peki, ezilenlerin tarihine bakınca, ezilenlerin Truman Show’da kiminle benzeştiğini ve aynı safta yer aldığını görüyoruz? Filmde olağanüstü hal Truman’ın “reality show”uysa gerçek dünyada da neo-liberal siyasetin, hukukun ve devletin varolması değil midir? “Reality show” nasıl Truman’ı yaşamasız bırakarak katlediyorsa, neo-liberal yeni dünya düzenide yıkım, yoksulaştırma, güvencesizleştirme, kriminalize etme yoluyla geniş halk kitlelerini yaşamasız bırakmıyor mu? O halde ya Schmitt’in dediği gibi olağanüstü halin ne olduğuna kararveren tek bir kararverici vardır; o da “yapımcı”dır (!) ya da Benjamin’in dediği gibi olağanüstü halin ne olduğuna karar verecek iki kararvericiden en güçlüsünden ziyade yaşamı kucaklamak isteyene odaklanmak gerekir; o da “ezilenler”dir.


(Schmitt ile Benjamin’i ayıran yol oldukça kısadır. Schmitt Siyaset Kavramı, Siyasal İlahiyat ve Hamlet ve Hekuba’da egemenliğe karar verecek olanı mit ile siyasal ilahiyatın desteğini almış Hobbescu bir Leviathan olarak belirler. Oysa Benjamin Alman Yas Oyunu, “Şiddetin Eleştirisi” ve “Tarih Üzerine Tezler”inde egemenliği, mevcut egemenden başka Barok düşüncesindeki alegoride yerini bulan kralın soytarısı ile de ilişkilendirir ve maddeci tarihçiliğin bu alegoriden hareket ederek olağanüstü durumu kendi lehine çevirmesinin olanaklı olduğunu ifade eder. İşte akademiklerin neden söz konusu neo-liberal dalgalar boyunca çoğunlukla söz konusu muhafazakar düşünürlere yöneldiklerinin cevabı da kısmen burada gizlidir.)
*] Dr., Ar.Gör., Kocaeli Üniversitesi