Troll mü, politik bir kitsch mi?

|

Troll mü, politik bir kitsch mi? A Troll mü, politik bir kitsch mi?

FATİH YAŞLI
Ekşi Sözlük’ün literatüre armağan ettiği bir kavram var: Troll. Troll’ün yaptığı işe, yani trollüğe, bir tür “sazan avı” da demek mümkün. Bir manipülatörden ve bir manipülasyon faaliyetinden söz ediyoruz. Troll tabir edilen sözlük yazarları, herhangi bir mesele ya da bir kişi hakkında -ki meselenin ya da kişinin tabu/kutsal addedilmesi etkiyi artırıyor- aslında öyle düşünmedikleri halde, o meseleye ya da kişiye dair yaygın kanıya itiraz eden, absürtlük derecesinde bir önerme ortaya atıyorlar ve sonra “oltaya düşen sazanlar” o önermenin yanlışlığını ispatlamak için oltanın ucunda çırpınıp duruyorlar. Troll ise o esnada bilgisayarının karşısında oturup, ilgi ihtiyacını ve egosunu tatmin ediyor.
Bu noktada, bizi ilgilendiren soruyu hemen soralım: Nihat Doğan, trollük müessesesinin kanlı canlı, “nickname”siz, gerçek hayata taşınmış bir örneği olabilir mi?


Deniz Gezmiş’in doğum gününde kendisinin onun yoldaşı olduğunu ilan etmesine ya da Chavez’in ölümünün ardından söylediklerine bakarak, milliyetçi-muhafazakâr dünya görüşüne sahip birinin, aslında tüm bunları bizimle dalga geçmek, “sazan” pozisyonuna düşürmek, yani “trollemek” amacıyla söylediğini düşünebilir ve Nihat Doğan’ı troll ilan edebilir miyiz?
Elbette ki edebiliriz ama büyük, çok büyük bir hata yapmış oluruz. Çünkü Nihat Doğan bir troll değildir; söylediklerini bizimle dalga geçmek, kafa bulmak, eğlenmek, ironi yapmak vs. adına söylememektedir. Kendisini ve kurduğu her cümleyi ciddiye almakta, üstelik farkında olarak ya da olmayarak, uzunca bir süredir Türkiye’de baskın konumda bulunan ve siyasi düşünceyi belirleyen hegemonik bir söylemin içerisinden konuşmaktadır. “Nihat Doğan’ı konuşturan zamanın ruhudur” da diyebiliriz.


Hegemonİk Dİl

Peki nedir o hegemonik dil ya da zamanın ruhunun belirlediği konuşma biçimi? Nihat Doğan’dan yola çıkarak o dil ve ruha vakıf olabilmek, üzerine düşünebilmek mümkün mü?
Soruya yanıt vermek için Slavoj Zizek’in Walter Benjamin’le ilgili söylediklerini hatırlamakta fayda var. Zizek, “Yamuk Bakmak” isimli kitabının önsözünde şöyle der: “Walter Benjamin teorik açıdan verimli ve yıkıcı bir işlem olarak bir kültürün en yüksek tinsel ürünlerini, aynı kültürün sıradan, bayağı, dünyevi ürünleriyle birlikte okumayı tavsiye ediyordu.” Anlaşılır olması adına şöyle örnekleyebiliriz sanıyorum: 1970’ler Türkiye’sinde sinemanın durumu üzerine bir inceleme yapmaya kalksak, Yılmaz Güney’in filmleriyle birlikte dönemin Aydemir Akbaş’lı Zerrin Egeliler’li pornolarına ya da Cüneyt Arkın’ın Malkoçoğlu’nu, Kara Murat’ı oynadığı “tarihi” filmlere de mutlaka bakmamız, bunları karşılaştırmalı bir şekilde incelememiz gerekir.


Bugüne ve siyasete dönelim; Nihat Doğan’ın da söylemini belirlediğini iddia edeceğimiz hegemonik dile ve zamanın ruhunun belirlediği konuşma biçimine.
Liberalizmin ve muhafazakârlığın damgasını vurduğu o hegemonik dilin yapıtaşlarını şöyle ortaya koymak mümkün: “Osmanlı, batıdakinden farklı olarak kapitalizmin geç ortaya çıktığı, bu nedenle sınıfların bulunmadığı, modernleşmenin ana öznesi olan devletin sivil toplumun doğuşunu engellediği, bu nedenle de demokratik bir geleneğin bulunmadığı bir siyasi formasyondu. Osmanlı’nın bu özellikleri, Cumhuriyet’e de sirayet etti, sivil toplum, demokrasi ve sınıflar gelişemedi. Tüm bunlar batılı anlamda bir solu imkânsız kıldı, sol ilerici olduğunu düşündüğü Kemalizmle işbirliği yaptı, bu nedenle ulusalcı bir karaktere sahip oldu, hep darbeler aracılığıyla iktidara gelmeye çalıştı, mütedeyyin halkımızı anlayamadı, toplumun değerlerine yabancılaştı vs. vs.”


Bu söylem, 1980 sonrası Türkiye’de sol düşünceye damgasını vuran sivil toplumculuk/ikinci cumhuriyetçilik tarafından inşa edildi; desteği ise modernite ve Kemalizm eleştirisiyle liberal ve muhafazakâr entelijansiya verdi. Şerif Mardin, Metin Heper, Murat Belge, Mehmet Altan, Ömer Laçiner, Ahmet İnsel vd. farklı kanallardan ve farklı tezlerle de olsa “güçlü devlet-zayıf sivil toplum” tezini akademide ve düşünce dünyasında hegemonik kılmayı başardılar. Bu söylemin içinden yazılmayan master, doktora tezleri kabul edilmez, makaleler hakemlerden geçmez oldu, gazete köşeleri bu hegemonyanın popüler dile tahvil edildiği yazılarla kaplandı.


AKP’nin iktidara gelişi ve sonrası ise bu hegemonik söylemin pratiğe geçirilmesi anlamında zirve noktasını teşkil etti. AKP, “otantik burjuvazinin temsilcisi” olarak selamlandı, burjuva demokratik devriminin AKP aracılığıyla tamamlandığı ilan edildi, AKP’nin hızlandırdığı AB üyelik sürecine destek verildi, “askeri vesayetin tasfiyesi” adına “demokrasi güçleri” olan AKP ve cemaatle ittifaka gidildi, Ergenekon, Balyoz gibi davalarda her türlü hukuksuzluğa rağmen taraf olundu ve 12 Eylül referandumunda “yetmez ama evet” denildi.
Tüm bu süreç boyunca yeni bir kuşak daha oluştu: Yıldıray Oğur, Rasim Ozan Kütahyalı, Melih Altınok, Nagehan Alçı gibi isimler “eski tüfek” sivil toplumcularla omuz omuza vesayet rejimine, militarizme, darbelere karşı savaştı, Abdurrahman Dilipak’la, Nazlı Ilıcak’la, Hasan Celal Güzel’le birlikte darbelere karşı yetmiş milyon adım atıldı.


Polİtik Kitsch

Şimdi tekrar Walter Benjamin ve Nihat Doğan’a dönelim. (Benjamin’le Doğan’ın adını birlikte zikrettiğim bu cümleyi yazarken anlık bir yabancılaşma efekti yaşadığımı itiraf ediyorum!)
Benjamin’in bir kültürün en yüksek ürünleriyle en pespaye ürünlerini birlikte okuma fikrini, sözünü ettiğim hegemon dilin en parlak temsilcileriyle en pespaye temsilcisini birlikte okumaya uyarlayalım. Yani Murat Belge’yi, Ömer Laçiner’i, Ufuk Uras’ı, Melih Altınok’u, Yıldıray Oğur’u, Nihat Doğan’la birlikte okuyalım. Bunu yaptığımızda, sözü edilenlerle Nihat Doğan arasında öyle çok da büyük bir fark bulunmadığını, adı geçenlerin siyasal söylemlerinin, “vesayet”, “ordu”, “darbe”, “demokrasi”, “Ergenekon” gibi sözcüklerin oluşturduğu sınırlı bir dağarcıktan müteşekkil olduğunu, cümlelerin mütemadiyen bu sözcükler etrafında kurulduğunu rahatlıkla fark edebiliriz.


Bu açıdan bakıldığında Belge’nin bugünün Türkiye’sine dair yaptığı okumayla, örneğin Hopa olaylarını Ergenekon’la ilişkilendirmesiyle, Nihat Doğan’ın “Deniz’leri ananlar Silivri’deki darbecilerin peşinden gidiyor, onun asıl yoldaşı benim” demesi arasında ya da Ömer Laçiner’in AKP’yi “burjuva demokratik devriminin tamamlayıcısı” olarak görmesiyle Nihat Doğan’ın “devrimcilik bayrağını biz devraldık, ben devrimci sağcıyım” demesi arasında herhangi bir fark bulunmuyor.
Tam da bu nedenle Nihat Doğan’ı alın, bugün yandaş ya da yandaş olmayanıyla ana akım medyanın bir köşesine oturtun, yazdıkları hiçbir şekilde garipsenmeyecektir; çünkü hegemonik dilin tam içerisinden, tam merkezinden yazacaktır. Bu açıdan, bir Rasim Ozan’dan ya da bir Melih Altınok’tan daha başarısız da olmayacaktır. Benzer bir şekilde, Nihat Doğan’ı götürün DSİP’in Marksizm söyleşilerinde konuşturun, bu da hiç tuhaf karşılanmayacaktır, çünkü Doğan’ın söylemsel düzeyde Yıldıray Oğur ya da Doğan Tarkan’dan hiçbir farkı bulunmadığı gibi belagatinin onlardan çok daha güçlü olduğu aşikârdır.


Nihat Doğan’ın bir troll değil, aksine kendini ve söylemini son derece ciddiye alan politik bir figür olduğu anlaşılmış olmalı. O, yukarıda sözünü ettiğimiz hegemonik dili vülgarize bir şekilde ve lümpenlik düzeyinde yeniden üretmektedir; tam da bu nedenle bir sanat terimini kullanarak Doğan için politik bir “kitsch”dir de diyebiliriz. Bu noktada, “söz konusu söylemin ve hayata geçirilişinin başlı başına politik bir kitsch olup olmadığı”na dair bir soru sorulabilir ki, bu sorunun kesin yanıtı yakın vadede yapılacak bir anayasa referandumunda “yetmez ama evet-2” gösterime girdiğinde verilmiş olacaktır.