Popüler kültürü reddeden bir yerde değilim

|

 Popüler kültürü reddeden bir yerde değilim A  Popüler kültürü reddeden bir yerde değilim

GÜLŞEN İŞERİ
“Derdini dağa vuran Eşkiya, sevdasını yüreğine vuran Aşkiya imiş” diyen Erdal Güney sözlerini bu kez müziğe dönüştürerek yol alıyor... Sözlü çalışmalarıyla tanıdığımız; ‘Gül Kokuşlum’ ezgisiyle Akdeniz’in o derin tınısından Çukurova’nın sarı hüznüne uzanan ve zorunlu kent göçmeni olan Erdal Güney’in albümleri başucu albümleri olarak yanı başımızdaydı. Yaşadığı kasabanın ılımanlığı ve o kent yaşamı müziğinde hüznü barındırsa da, Çukurova’dan aldığı o güç hayatın kıyısına tutunmayı öğretmiş. ‘Kıyı’da yürümenin bedeli ise hasretini omuzlarında taşımasına neden olmuş.
O sözlü müziği bugün enstrümantal olarak dile getirmesi belki de bu yüzden... Sözün bittiği yerde müzik yerini alıyor ve koca bir hikayeye dönüşüyor. ‘Perihel’ işte bu hikâyelerin ürünü.


"Hatırla sevgili",” Elveda Rumeli “ ve "Bu kalp seni unutur mu" gibi daha pek çok dizi müziğinin sahibi Erdal Güney, bir kolaj sayılabilecek 'Perihel' albümüyle, kısa kısa öykülere yolculuğa çıkartıyor.
Perihel'in Güney'in diğer albümlerinden bir farkı var. İlk şarkıdan itibaren dinlerken şimdiye kadar gözden kaçırdığınız yaşamın detayları bir bir önünüze geliyor. O detayları yaşama katmak için bir diğerini, sonra bir diğerini daha dinleyiveriyorsunuz. Sonra da yaşamın izini sürmeye devam ediyorsunuz.
Perihel'in hüzünlü bir adanmışlığı da var.  Albümde yer alan 'Çaresizlik Üzerine' adlı eser, bir süre önce aramızdan ayrılan yönetmen Seyfi Teoman'ın anısına adanıyor.
Perihel’i konuşmak üzere Erdal Güney’le bir araya geldik... Dizi müziklerinden popüler kültüre, hüzünden eşkiya sevdalara. Müzik serüvenini konuştuk.
 
»Albümle başlarsak ‘Perihel’ çeşitli zaman dilimlerinde yaptığınız enstrümantal müziklerden oluşuyor. 'Perihel’in bir araya gelmesinde ana unsur nedir?
İlk olarak müzisyenin ürettiği şeylerin dinleyiciyle buluşmasını sağlayan bir mekanizma var, bu mekanizmanın içine yapımcılar, popüler kültür endüstriyel hayat, insanların dönemsel hayatları, müziğin dinlenme mecraları gibi birçok şey giriyor.
Ürettiğim müziğin insanlar tarafından dinlenmesi, varoluşumuzla ilgili de onay sağlayan bir durum oluyor. Aynaya bakmak gibi, insanlarla buluşmak gibi.
Türkiye’de sanıyorum ‘Köprüler’ vardı, benim de yer aldığım… Fazlasıyla ilgi de görmüştür, hala da görüyor. Yurt dışında tematik müzikler var,  konçertolar, senfoniler. Bestecilerden gelen alışkanlık var. Ama Türkiye’de son 20 yıllık bir süreç ve pazar buna refleks veriyorsa devamı geliyor.
Benim için de; tam da dediğin gibi öykülerin bir araya toplanması gibi bir mantıktan gelişmiş olabilir. Sonuçta 7 yıla yayılmış tematik müzikler değil.


»‘Perihel’  7 yıl içinde yaptığınız dizi ve film müziklerinden oluşuyor. Görsel bir yanı da var diyebilir miyiz? Çünkü bugün o filmler ya da diziler yok ama müziği devam ediyor.
Aslında bir anlamda müzisyen olarak oluşturduğum çalışmaların içinde bu eserlerin bir parçası var ama enstrümantal, görseldeki dramatik durumu destekleyecek müziklerden oluşan bir albüm solo olarak yoktu.
Hatırla Sevgili’nin vardı, Elveda Rumeli, Asi Ruh, Unutulmayanlar, Yemin. Orada yer almayan bana ait olan müzikler vardı, onları da bir seçkiyle oluşturup dinleyiciyle paylaşmak istedim...

»Enstrümantal müzik 2000’li yıllardan sonra popüler kültür içinde girdi... Enstrümantal müziğin bu kadar çok gelişmiş olmasını popüler kültüre bağlıyor musunuz?
Tabii... Bu bir dil aslında, bunun algılanabilmesi için araçlara ihtiyaç olması gerekiyor.  Tabii ki dizilerin toplumun geniş kesiminin hayatına sirayet etmesiyle beraber at başı giden karakter, hikaye, dizinin dramatik durumu, bundan bağımsız olarak hala taşıyıcı görevi gören bir müzikten bahsediyoruz aslında. Örneğin bazı diziler bitmiştir, aradan yıllar geçmiştir ama onun yer aldığı müziği dinlerler.  Bir anlamda bellek tazelemeye de yardımcı olur.

»Dizi müzikleri de son dönemlerde bir sektör gibi oldu…Siz de dizi müzikleri deyince ilk akla gelenlerdensiniz....
Bizimle başladığını asla düşünmüyorum, diziler TRT’yle beraber geldi...  Çok fazla müzisyen arkadaş var... Sadece bizimle başladığını söylemek yanlış olur ama o dönemde ‘Hatırla Sevgili’nin geniş kesimler tarafından beğenilmesi, hala müzikle ilgili geri dönüşlerin yapılması;  o anlamda belki bizi diziyle sevdikleri için biraz daha ayrı bir yere koyabilirler...

»Bu anlamda müzik filmlere, dizilere ve daha pek çok şeye lojistik destek sunan bir araç olarak da tanımlanabilir mi?
Müzik görselle beraber var, yol haritası gibi insanların hayatlarına dahil oluyor. Çünkü biz hatırlayamayız ve düşünmeyiz, günlük hayatımıza, bir an,  bir renk, bir durum gibidir aslında müzik. O yüzden de bir şeyin özeti çıkması ve hatırlanması noktasında bir koddur belki. Müziğin o kodları çözebilme özelliği de var, hatta sırf bu yüzden endüstriyel sinema, endüstriyel müzik alanlarında bu fonksiyonlarıyla çok kullanılır. Örneğin müzisyen açısından kendi müziklerinin kullanılması, bir albüm olarak çıkması başka bir şeydir, ancak bu üretimden film, dizi, belgesel gibi bunu pazarda bir alıcı bulmasına ilişkin lojistik katkı sağlayan bir özelliğini de yapımcılar kullanmaya çalışır. Soundracklar biraz da o yüzden vardır... Hatırlatmaya destek olur, biraz ticari yönüne katkı sağlamasını isterler... Tüm bunlardan bağımsız düşünür müzisyen...  80’li yıllardaki dizilerin varlığı daha derli topluydu, edebiyat uyurlamaları vardı, günlük hayatımızda biz sadece televizyondan izliyorduk onları. Dinleyebileceğimiz alanlar yoktu,  Çalıkuşu’nu internetten indirip izleme şansımız yoktu mesela.

»Bellek tazelemekde belki de hala Hatırla Sevgili konuşuluyor. Orada dönemin ruhuna uygun müzik üretmeyi sizin de politik kimliğinizden kaynaklı olarak düşünmek yanlış olmaz sanırım.
‘Hatırla Sevgili’ bellek tazelemek için çok uygun bir çalışmaydı. Kendi içinde derli toplu bir çalışmaydı. Bu çalışmada müzisyen olarak yer almak, beni çok fazlasıyla heyecanlandıran ve duygusal olarak kendimi ürettiğim şeylerle buluşturmam açısından önemliydi. Bizim dünyamızdı ve o yüzden daha inandırıcı olduğunu düşünüyorum ama geriye dönüp baktığımda popüler kültürün eleştirisini yapmakla beraber, popüler kültürü reddeden bir yerde değilim.
Bu sosyolojik bir olgu, sürekli bunu eleştirerek doğru bir şey yapmış olmayız. Ama dizi çok hızlı bir iş, o yüzden sanat dediğiniz olguyla, zamanla çatışan bir şeydir. Dinlenmeye ihtiyaç duyar, kendini tekrar ifade etmeye, kendine dönmeye ihtiyaç duyar,  o yüzden de geriye dönüp baktığında daha farklı ve daha etkileyici, daha sinemaya yaklaşan bir mantık.

»Dizi sinemaya yaklaşabilir mi?
Yok, dizi başlı başına matematiği olan bir şey. Ama nispeten daha farklı kullanmayı isterdim.

»‘Perihel’ riskli bir albüm aslında, görseline alışık olduğumuz müzikler o görselin dışına çıkıyor.
Doğru,  müzikler bir görselin içinde var olan bir şeydi. Orayı besliyordu.  Oradan yalıttığınızdan itibaren müzik bir şey ifade etmeyebilir belki. Ama şu ana kadar gelen tepkiler kendi başında bir anlatım dili olduğu üzerine.

»Türkiye’de pek çok dalın sektör haline geldiğini görüyoruz... Disiplinler arası buluşmalarda bile ‘ilginç’ olsun diye kavramlar bir biri içine girebiliyor; ne dersiniz?
Bu çalışma 7 yıllık bir çalışma. Sentez lafından hoşlanmıyorum, her şey kendi özgünlüğünde kalmalı ama yaşadığımız bu post modern çağın bizlerde yaratmış olduğu şöyle bir etki var; her şey bir birine karıştı, her şey ‘copy pace’ mantığıyla bir şeyin bir şeye dönüşmesine, bir şeyin yanında olması,  ‘aa ilginç olmuş’  demek vs. Ana disiplinlerin,  yaşadığımız çağda çok fazla karşılığını göremiyoruz. Biraz kurgu mantığıyla işliyor. Müzikte de, edebiyata da, şiirde de. Tiyatro eserlerinde de aynı şey var.  O ana disiplinlerden uzaklaşmış,  disiplinler arası yakınlaşmalar, bir birinin içine geçmeler. Farklılık derdi denen bir şey var.
Buradaki; benim kendime ait olanı oluşturmak da şu olabilir; halk müziği formasyonundan geliyorum, ama ney üflediğim için klasik Türk müziği formasyonu edinmeye çalıştım,  armoni müziğin temel taşı olabileceği için batı sazlarını ve armonisini öğrenmeye çalıştım.  O yüzden de bir kemanın yanına batı üslubuyla,  yorumuyla çalınması tercihi var, vokalin çelloyla buluşması hali var. Birçok yerden birçok şeyi buluşturma kaygısı çoğu kez oluşuyor.  Ama bu albümde kendime ait bir dil oluşturduğum için kendimi bu konuda özgür hissediyorum.

»Dramatik sahneler hep akılda kalan sahnelerdir. Müzikte de böyledir. Mağdur dili, o acı üzerinden üretimi nasıl yorumluyorsunuz? Bir yanıyla ‘Mağdur Edebiyatı’na sığınma mı?  Ya da arabeskleşen bir hayata mı sürükleniyoruz?
Bizim kişisel hayatlarımızda, toplumsal hayatlarımızda genellikle yaşadığımız şeyleri anlamaktan uzak, sonuçları üzerinden değerlendirme yapan bir algı biçimimiz var... Kapitalizmi anlamadan kapitalizmin sonuçları üzerinden eleştiri yapmak gibi... Bu ölçüt ve sanat dili aslında biraz yüksek ve algılanması emek çektiren bir şeyden bahsetmiyorum, sanatı elitist bir yere taşımaya çalışmıyorum. Ben bir şair olmak zorunda değilim iyi bir şiir okuyucusu olmak için.
Sinema için de geçerli. Biz izliyoruz sadece, bakıyoruz ve genellikle hoşumuza gitmesi ölçütünden yola çıkıyoruz. Öbür taraftan da bizi tarif eden araçlarmış gibi davranıyoruz. Müziğe de öyle davranıyoruz, o yüzden genel olarak tepki oluşturmaktan,  irade olarak karşı çıkmaktan çok başımıza gelen şeylerin derdini anlatmaktan, dert yakınmaktan öteye gidemeyen toplumsal hastalıklarımız var. Sınıf çelişkileri, üst yapı kurumlarında var olan genel sıkıntılara itiraz etmeyen ama sürekli beddua eden,  kişisel algılayıp buna öfke de duymaya çalışan bireysel çıkışlarımız var. Bunun toplumsal algısını oluşturma konusunda hala emekliyoruz. Toplumsal gelişmeyle çok ilgili bu konu.
70’lerdeki arabeskin sosyolojisi bugün kendisini başka bir yere taşıdı. Bizim aşk,  doğa, demokrasi mücadelesi; bunun her yerinden dökülen,  olmayan, gelenek oluşturmayan, değiştirmeyen ve bir arada olmayı engelleyen, bir arada müdahale etmeyi engelleyen bir sürü garip reflekslerimiz var. Br müziği dinlediğimizde, bir sinemayı izlediğimizde, bizim o halimize eşlik ediyor olması bizim onu daha seviyor olmamız, önemsiyor olmamız anlamına geliyor.

»Korsan dediğimiz şey varlığını sürdürürken albümlerde  çıkmaya devam ediyor.
Müzisyen olarak örneğin hayıflanabileceğim bir sürü şey var. Endüstriyel müzik artık var, biz telif haklarımızı ne yapacağız?  Korsan dediğimiz şey içeriğini değiştirdi. Artık herkes bir korsan tüketici haline geldi. Bir gazete bürosuna gidiyorsunuz,  pek çok bilgisayar var oradan müzik indiriliyor ama yasal değil, o gazetecinin korsanla ilgili haber yapması kadar anlamsız bir şey olabilir mi? O yüzden bizim telifle ilgili çok ciddi sıkıntılarımız var.

»Bunun önüne neden geçilemiyor?
Kültür Bakanlığı, anayasal destek, onun dışında telif meslek örgütlerinin kendi içindeki sıkıntıları. Şu anda Türkiye’ye yurtdışından giren şirketler var. Itunes gibi vs. Müzikler artık buradan dinlenmeye başladı. O yüzden bizlerin konser yapabilme koşulları ortadan kalkıyor. Endüstriyelleşmeyle beraber ortaya çıkan mekanizma var, bunu anlarsanız hayıflanmazsınız... Birileri çıkar ben daha popüler işler yapmak istiyorum der,  birileri de, hayır ben kendi dünyamda müzik yapacağım, insanlar ilgi gösterir de benim müziklerimi dinlerse mutlu olacağım der. Ben de diziye müzik yaptığım zaman sinemaya müzik yaparken bocalayabiliyorum...  Bunun yanı sıra kendimin üretmiş olduğu müziği insanlara ulaştırmam için bütün iletişim kanallarını kullanmaya ihtiyacım var. Bunlar olmadığı zaman sizin konser yapma şansınız olamıyor. O zaman da daha ‘öfkeli’ olabilirsiniz, daha eleştirel olabilirsiniz, ama buraları anlarsanız bu anladığınız yerden çok da hayıflanacak bir durum yok.

»Sizin ki de bir tercih o halde...
Evet bu benim tercihim... Bu benim tercihim olarak devam edecek ama nerede sıkıntı yaşıyorum; bir albümün tanıtılması, bir programda kendimizi ifade etme şansımızın bulunması. Türkiye’de o sosyal devlet, hukuk devleti,  bir devlet olma özellikleri çok problemlidir. Sanat bu kadar elit ve endüstrinin içinde olması gereken bir şey olabilir, bunu reddetmiyorum. Ama bu toplumun popüler mecralardan uzak, ressamıyla, tiyatrocusuyla, şairiyle, müzisyeniyle hayat içinde var olabilme imkanının sağlanması lazım. Sinemacılar eğer gişe filmi değilse, filmini gösterecek yer bulamıyor.

»Diziye bulaşmanın avantajlarını ve dezavantajlarını neler??
Dizi benim görüntüyle buluşmamı sağladı... Oturuyorsunuz müzik yapmaya çalışıyorsunuz, karşınızda bir görüntü bir senaryo var. Bunu düşünüyorsunuz,  bu iyi bir atölye, 0kendi serüvenimi geliştirdi... Diğer yandan maalesef Türkiye’de her istediğinizi yapamıyorsunuz. Akademik alanlara rahat giremiyorsunuz. Paylaşım alanları rahat değil. Diziye bulaşmasaydım, biraz daha kalabalık olmayan, rengi belli bir şey yapardım, o benim ruhum için daha iyi olurdu. Şimdi kendi derinliğimi hissetmeden her şeyi yapabilecek yanılgısındayım.

***

Faşizm kültürü hâlâ diri ve biz o atölyelerden geçtik

»Popüler kültürden söz ediyorken; bir dönemler aktif siyasetin içindeyken bugün dizi müziği dediğimiz popüler kültürün içinde yer almaya başladınız... Geçmişte bunun bedelini ödeyen biri olarak bugün tüm bu süreç size neler hissettiriyor?
Geçenlerde çok ironik bir şey yaşadım...Livaneli’nin 86 yılında albümünü dinlediğim için ve ‘Martı’ kitabını okuduğum için, Ruhi Su, Ahmet Kaya dinlediğim için, Cumhuriyet gazetesi okuduğum için ve bir sürü bahane üretilerek lise sondan atıldım. 86 darbenin hemen sonrasıdır ve hala da o kültür çok diridir. Faşizm kültürü diridir ve biz atölyelerden geçiriliyorduk, 16 yaşındaydım... Bana Mersin il sınırlarında okuma yasağı geldi. Ve yıllar geçti... 2 yıl önce gecikmiş ödüller kapsamında 1980-1979’da yapılmayan Altın Portakal Film Festivali’nde Zülfü Livaneli ödül almıştı ve onun adına kendisi gelmediği için ödülü ben almıştım. Bu benim için tarihe karşı büyük bir zaferimdi. Çünkü onun albümünü dinlemek okuldan atılma nedenlerimden birisiydi ve ayrıca Antalya Gazi Paşa’da bitirmiştim okulu, orada da konser vermiştim...  Bu benim için anlatılması güç bir durum...