Suya sabuna dokunmayan ‘Kafa Dengi’ onlar

|

Suya sabuna dokunmayan ‘Kafa Dengi’ onlar A Suya sabuna dokunmayan ‘Kafa Dengi’ onlar

FİLİZ GAZİ
Post modern zamanın, Türkiye ayağındaki (sui generis) yeni filozof akımı, oyalayanlardan. Çekirdek çıtlarken, çayımızı içerken keyfimizi hiç bozmayacaklardan. Ne çok müsterih ne çok ciddi. Kararı kararınca kafa yormaktalar. Böyle olunca ne yoruyorlar, ne de -beklentisiz olduğumuzdan ötürü- kırıyorlar. Dünya yansa umurlarında olmaz dersek abartmayız da yani. Ulus Bakerleri, Cemil Meriçleri, Beşir Fuadları geçirmişken bu topraklar, insana ağır geliyor çok bilenlerin suya sabuna dokunmadan bildiklerini nümayiş etmeleri.
Yeni dalga filozof edalılar, ekranların yüzleri. Bazısı “cemaatin insanları” olarak nitelendiriyor onları, bazısı “etliye sütlüye dokunmadan yazan, çizen, kitaplar deviren “muhafazakâr entelektüeller”, bazısı da “Müslüman aydınlar” diyor. Bu yazının hiçbir yaftayı kullanmamayı tercih ettiğini belirteyim ya da hiç biri tek başına yetmiyor.
Her cumartesi akşamı Kanal 24’te yayınlanan “Kafa Dengi” programını sunan üç kafadar Selahattin Yusuf, Gökdemir İhsan, Tarık Tufan memleket nizamına uygun program yapmaktalar. Art niyetle yapılmadığına kısmen emin olduğum iyi polis- kötü polis danışıklı dövüş diyaloglarında iyi polisimiz Tarık Tufan. Yayınlandığı kanalın 24 olması sebebiyle, ülke gündemine azıcık dokunmak suretiyle fikir teatisindeler. İmkânlar el vermiyor konuşmaya. Kim bilir belki de bu işlerine de geliyor. Eskidendi, dar ağacı olsa sonu konuşmak, susmamak.


Programı hazırlayıp sunmanın ekonomik getirisi bir yana böyle bir programın metazori yapıldığını düşünüyor insan ister istemez. Bu hayatta kani olduğumuz şeylerden biri de, “düşünme” yetisini ihmal etmeyen ve üstüne bilgi koymak için satırlar arasında kaybolan insanın, hakikatle buluşmamak için inat etmeyeceği yönünde. Ama işte kani olduklarımız sade iyi temenni dileklerimiz, gönül çoğunluğun fermanını dinliyor.
Kanlı canlı hakikat kimsenin canını acıtmıyorsa, o hakikatleri herkesin aynı içerikte zikretmesi de farz değil elbette. Durum öyle olmayınca irkilip, şaşırıyor insan. Üstelik bu insanlar kabul edin ya da etmeyin yeni akım aydınlar.
23.02.2013 tarihinde yayınlanan programlarında A.B.D’nin Guantânamo Körfezi’ni 10 milyon dolar karşılığında Küba’dan aldığı tarihi hatırlatıyorlar. “Dünyanın herhangi bir ülkesini bir depo, bir eğlence mekânı, bir mutfak olarak kullanmayı kendinde hak olarak gören A.B.D.” Ve gene dedikleri gibi: “Zulümle abat olunmuyor.”


Nazi selamına durmuş yüzlerce insan arasında bir adamın selama durmayışını yakalayan bir fotoğraf karesini paylaşıyorlar. Ve o adamın cesaretini kutluyorlar. Akabinde atanamayan öğretmenler konusu açıldığında, Tarkovski’yi tanımayan, tanımak için çabalamayan atanamamış öğretmenlerin bu cahilliklerini aşamadıkça sorunlarının çözümü imkânsız bulunuyor. Bu konudaki yaklaşımlarının fantastik olduğuna dair eleştirilere de bilirkişi tebessümü atıyorlar. Gene aynı programda asker intiharları konusu açıldığında “çocukların askerlikten soğutulmuş olabildikleri” için intihar ettikleri ihtimalini de gösteriyorlar. Yasanın haberi olmadan toplum yasa dışı suç işliyor. Bu çocuklar da gidip askerde intihar ediyor?!
“Vicdan” başlıklı 09.02.2013 yayınlı programlarına, Cizre Belediye Başkan Yardımcısı’yken KCK operasyonları kapsamında tutuklanan Hanım Onur’un lösemi hastası kızı Solin için Adalet Bakanlığı’na tahliyesi yönünde çağrıda bulunuyorlar. Bilmesek, ülkede tek içeriye tıkılmış insanın Hanım Onur olduğunu düşüneceğiz.


Hemen akabinde Ertuğrul Özkök’un vicdanla ilgili bir köşe yazısını paylaşıyorlar. Özkök’un Felsefe Kongresi’nden aldığı notlardan öğreniyoruz ki Cihangir İslam şöyle bir soru sormuş: “Ahlaklı olabilmek için dine ihtiyacınız yoksa onun yerine ne koyabilirsiniz? Örsan Öymen tek kelimeyle yanıtlamış: “Vicdanımızla.”
Bir başka programlarında “muhafazakârlaşma” ile birlikte “yeni dindarlaşma trendleri”ni konuşuyorlar. Gökdemir İhsan “Sadece Kuran var” diyenlerin tehlikesine dikkat çekiyor. Bu arada izleyiciye, yeni dindarlık soruluyor. Tarık Tufan okuyor:
» İslami kapitalizm; camiye cemaatlerin menfaatine kazanmak için gitmektir.
» Kul hakkını unutup, kadrolaşmaktır.
» Yeni dindarlık, para, sermaye, inşaat ya rasulallahcılardır.  İktidar nemalanmasıdır.
Gökdemir İhsan ve Selahattin Yusuf’tan gene bilirkişi tebessümleri geliyor. “Keşke sadece bu olsaydı, bu atlatılırdı. Mevkiiyle tanıştılar, parayla tanıştılar. Biraz bozuldular. En fazla bu söylenebilir.” Yani izleyicinin mübalağası bir yana konu da bu değil diyorlar.


Bir başka programlarında G. İhsan “Yeni nesillerde gâvurluk hissediyorum. Hiç bu topraklara aitlermiş gibi durmuyorlar. Bu toprakların binlerce yıllık terbiyesinden nasiplenmemiş gibi duruyorlar” diyor. Bu arada İhsan’ın, “gavur” hitabını ilk kez kullanmadığını ve bu kelimeyi çok bilinçli söylediğini (kendisinin dediği gibi) belirtelim.  Altı nasıl temellendirilirse temellendirilsin ki İslami bilgiler de dahil buna bu nefret dilidir. Felsefe, tarih, şiirdi derken arada kaynayabilir, kaynıyor da.
Yine aynı programda Fikret Başkaya’nın 1994 yılında, “Paradigmanın İflası” adlı kitabından dolayı 20 ay hapis cezası alması üzüntüyle anılırken, sansüre dair handiyse di’li geçmiş zaman kullanılıyor. Steinbeck’ın Fareler ve İnsanlar’ı, J. M. Vasconcelos’un Şeker Portakal’ı arkada bir fon olabiliyor sadece. Yunus Emre’nin bir ilhamdır esen cennet tahayyülü ise S. Yusuf tarafından “Akıl sağlığı sorunu, tartışmaya gerek yok” denilerek kestirilip atılıyor.

Gene S. Yusuf’un sözleriyle bitirelim:
“Necip Fazıl, Malatya’da konferans veriyorsa sigara paketinin içindeki şeyi satan tren biletini alan ve oraya kadar giden ve ne yaptığını bilmeyen ve son derece metafizik bir hareket içerisinde olduğunu farkında olmayan muhafazakârdı. Bu hareketi bugün bu hikâyeyle anlatarak bir muhafazakârlık alanı ve algısı içinde olduğunu düşünen adamlar arasında büyük fark var.” (Edit etmeden konuşma diliyle aktardım.)
Doğru sözün üstüne yeni söze ne hacet. Evet, çok büyük bir fark var.
Tanıl Bora, Yaşar Kemal, İsmail Beşikçi ve daha pek çok isimler de var ama hem ne yazık ve hem ne güzel ekranlarda değiller. Bir devir kapanıyor, başka bir devir mi açılıyor ne.
‘Zamanın ruhu kelimeler’i konuştukları programlarında izleyiciden ‘proje, sinerji, keyif, ilişki, konsept’ gibi yanıtlar geliyor. Benim yanıtım zamanın ruhu, Kafa Dengi. Umarım çok kırmamışımdır kimseleri.

=

‘Saman köpekler’

ÜMİT YAMAN

“Antik Çin ayinlerinde içi saman dolu köpekler tanrılara adak adamak için kullanılırdı. Ayin sırasında bunlara büyük saygı gösterilirdi. Ayin sona erip de artık onlara gerek kalmayınca ayaklar altında çiğnenir ve bir kenara atılırlardı.”
İnsanların gökyüzü ya da yeryüzü karşısında saman köpeklerden daha fazla bir şey olmadıklarını, fazla havaya girdiklerinde ve kendilerini onların sahibi gibi gördüklerinde başlarına gelecek olan kaçınılmaz felaketi hatırlatmak için yazılmış bu Taocu hikâye, ne zaman seçim vakti yaklaşsa gelir aklıma. Çünkü, bu hikayenin, yeni dünyada da eski zamanlarda olduğundan çok daha fazla geçerlilik taşıdığını; hem seçmenlerin hem de seçilenlerin konumlarını en açık biçimde ifade ettiğini düşünürüm. Seçimleri, kendilerine neredeyse tanrısal bir pozisyon atfederek yönetecek olanların, yönetilecek olanlara, onların rızalarını alıncaya kadar, samandan köpek muamelesi yaptığı bir sahneye benzetirim.
Yeryüzünün dört bir tarafında, farklı biçimlerde yazıldığına tanık olsak da bu bir tür demokrasi oyunu. Oynandığı her yerde başrolü almak için insan taklidi yapan ve birbiriyle yarışan bir takım zevat çıkar sahneye. “Memleketlerine hizmet aşkıyla yanıp tutuşan” bu zevatın hemen her yere seyahat edip alkış istediklerine ve çoğu zaman bunu alabildikleri bir topluluğa hitap ettiklerine tanık oluruz. Alkışı almak için yapılan provalar, hazırlanan ikna edici metinler ve konuşmalar seçim propagandası olarak ifade edilir. Bu süreçte uygarlığın bütün evcilleştirici mekanizmaları (yazılı ve görsel basın, bilimsel istatistikler, kolluk güçleri, inanç sistemleri v.b) devreye sokulur. Sonuçta provalar sona erer, kitlelerin rızası alınır ve biri ya da birileri başrolü kapar, nihayetinde oynama vakti gelir.
Adına siyaset oyunu da diyebileceğimiz bu oyun başladığında, oyuncuları seçenler olarak bizler, seyirci konumuna sürüklenir ve başımıza gelecek olanı anlamaya çalışırız. Çoğunlukla, yukarıda söz ettiğimiz hikâyede olduğuna benzer biçimde, bir dahaki seçime kadar ayaklar altına alınıp bir tarafa atılırız. En azından şimdiki zamanlar için siyaset, bana böyle bir aldatmaca gibi görünüyor, çünkü çok “hakiki”. Nietzsche, “hakikatin somutlaşmaya ne kadar elverişli” olduğunun, onun tecrübe edilmesi ve sorgulanması imkânı ile sınanabileceğini söyler. Sonunda bize oyun oynayanların maskelerinin düşürüldüğü bir ana tanık olabilecek miyiz bilmiyorum, ama maskeler çıkarıldığında altındaki yüzleri tanısak dahi idrakimizin, aklımızın tutulmuş olduğunu söyleyebiliyorum. Çünkü farklı suretlerde aynı “insanlar” tekrar başrolü kapıyorlar. Dolayısıyla aynı filmi ve aynı oyunu tekrar görüyoruz.
Aynı filmi tekrar tekrar görmemize rağmen, hala ne olduğunu idrak edebilmiş değiliz sanki. Çünkü önlemini alamıyor ve sürekli aldanıyoruz. Ben bunu siyasetin hangi amaçla ortaya çıktığıyla ve şimdi ne olduğu meselesiyle sınamayı tercih ediyorum. Bu söylediklerimi biraz daha açmak gerekirse; siyaset sözcüğünün biri devlet idaresi diğeri de at eğitimi olarak bilinen iki anlamı var. Kanımca siyaset, yapılabildiği evvel zamanlar için birinci anlamının, ahir zamanlar için ikinci anlamının sahnelendiği bir oyundur, artık. Birincisinde aktörü olduğumuz, ikincisinde ancak figüran olarak bulunduğumuz bir oyun.
Bu oyunda, insanın politik bir varlık olarak tanımlandığı zamanlardan politik olarak oyuna getirildiği, “terbiye” edildiği zamanlara yol almış gibiyiz. Arzularımızı kontrol edebilme imkânıyla başlayıp, onların kölesi olmakla sona erecek bir yolculuk söz ettiğim. John Zerzan’ın deyişiyle, kendisiyle beraber “günümüzde gezegeni bir bütün olarak yok oluşun eşiğine getiren [bir] ölüm yolculuğu”.
Zerzan’ın deyişini insan ve doğa ilişkisini temel alan bir biçimde tartışmak gerekliliğinin farkında olarak sadece insani bağlantısıyla düşünmek istiyorum. İnsanın daha iyi yaşama isteğini mümkün kılmanın pratik sanatı olarak siyaset, yolculuğu boyunca, içeriğini oluşturan ahlaki değerlerden soyunmuş görünüyor. Bu değerlerin yerinde bugün başkaları duruyor. Daha çok, bir grup insanın kendi çıkarını insanlığın çıkarına olanla değişmesine dayanan, kendilerini seyis diğerlerini beygir konumuna sürükleyen bir “değerler” silsilesi. Bu, adına “uygarlık değerleri” dediğimiz, servet biriktirme arzusuna hizmet eden, tarım, endüstri, iş bölümü, dil, din, yazı, sanat, bilim gibi birçok bileşeniyle şimdilik sürdürülüyor.
Şimdilik diyorum, zira çok da uzun sürmeyeceği fikrine itibar ediyorum. “Tiranlıklarda zorbanın dalkavukları, demokrasilerde halkın demogogları” olduğuna ve günümüz siyaseti de bu ikisinin bir karışımı olduğuna göre, siyaset daha ne kadar hamasetle sürdürülebilir ya da insanın kendini aldatması daha ne kadar mümkün olabilir ki? Şiddetin bireysel olanından toplu halde gerçekleştirilenine, “siyaseten” olanından dinsel olanına kadar her türüyle sıradanlaştığı, ona maruz kalanların neden bu durumlara düştükleriyle ilgili bağlantıları kuramadığı bir yaşam ne kadar insani olabilir ki?
O halde, yönetenler karşısında yönetilenlerin haklarına vurgu yapabilmek için, siyaset yapabilmek için hamasete, aldatmacaya, manipülasyona ve şiddete dayanan iktidar oyununda rol alanların maskesini düşürmenin, ancak karşı çıktığımız bu unsurların tuzağına düşmemekle gerçekleştirilebilir olduğunu kabul etmek gerekmez mi? Pozisyon kapmakla geçirdiğimiz zamanın bizi insani olandan uzaklaştırdığını da bilerek davranmak; insani değerleri aşındırmada, servet sahiplerinin sermaye biriktirme arzularının oynadığı role benzer biçimde, bireylerin kendi konumlarını yükseltmek ya da korumakla ilgili arzularının da rol oynadığını fark etmek gerekmez mi? Sırtımıza binenlere karşılık birbirimizin sırtına binmememiz ya da insanlara ne beygir ne de saman köpekleriymiş gibi davranmamamız gerekmez mi?  

=
Karık dediğin nedir ki?

BARIŞ İNCE

Toprak dediğin nedir ki? Bazen “yüzünü yırtarsın tırnağınla elinle” bazen yıldız ekersin yumruğun ile… Ektiğin yıldız duvarda biter, gökte biter, kurşunda biter, toprak bakar sana umut ile… Ama çok uzun ise yeşilleri, yolları bitmezse gidilmekle yani, yoldaş ister, dayanışma ister, yolcu ister hasret ile… Toprağı ekemezse köylü, yalnızsa karık başında, devrimci gençleri özler ve onu yaşatır bugününde. Büyükkayalı Köyü’nden bir köylü: “Herkes kendi tarlasında 3 kişi çalışıyor ama başa çıkamıyordu. Dik dik bitmiyor. Devrimciler dışarıdan geliyorlardı yardıma bize, biz neden yardımlaşmayalım dedik. 15 kişi gelince bir dönüm dikiliyor. 12 ayrı komün kuruldu. İnsanların hepsi bundan memnundu. Bu gelenekler bitmedi bizde… Bitmez de… Sürer yine….”
Faşist dediğin nedir ki? “Kiminin ırzına, kiminin parasına, malına tecavüz eden mikrop, pislik insanlardı” Uşaklı bir köylüye göre… İpleri başkasının elinde, güzel olan, halktan olan her şeye düşman, dostunu arkadaşını yoldaşını gözünün önünde vurandır sana göre de. Farklı telafuz ettin belki ama aynı şeyi dedin nihayetinde... O yüzden birleştin Direniş Komitesi’nde. Direnişi toplumsallaştırmak, o faşistten intikamı hep birlikte almak. Tıpkı düşlediğimiz günlerdeki gibi acıyı da güzelliği de paylaşarak… Yarını bugünden kurarak, bir Devrimci Yol güzellemesi yaratarak: “Fuat'ın arabasına taş atmışlardı. Fuat çıktı karşılarına, ‘hangi … çocuğu attı bunu’ dedi, Fuat eve silah almaya gitti. Silahını vermedi ailesi. Fuat'ın nişanlısı Gülsüm ve kayınbiraderi Cemil Fuat'a yardıma koştu. Kalabalığı gören faşist basıyordu kurşunu. Karşıdan gelen kadın, kız, çoluk, çocuk herkesi vurdu. 7 kişi vuruldu. …Sabaha kadar Uşak'tan, dışarıdan birçok devrimci geldi, sabaha kadar cenazelerin başında beklediler. Cenazeleri binlerce kişi devrim marşlarıyla kaldırdı. O gün bugündür burası devrimci köydür.”
İşkence, dayak nedir ki? Bir ay önce şarkılar söylediğin, zeybek oynadığın, güldüğün, konuştuğun, top oynadığın yerde karakol kurulmuşsa, orada daha sonra dayak yiyen 14 yaşında köylü çocuğu, “kaçan topları toplamak bile benim için gururdu” diyorsa, bir diğeri “Her ne yaşanmışsa acı tatlı bugünlerden çok daha iyiydi, işkencesi de dahil” diyorsa, “O günler özlenmez olur mu, biz halkımız için uğraşmışız, halkımızı severek çalışmışız” diyorsa öteki… Onun karanlığı sana sökmüyorsa yani… Gözündeki yara nedir ki?
Marksizm Leninizm nedir ki? Okuduğun kitapların havasını arkadaşlarına atmak yerine gidiyorsan bir bağ evine, söylüyorsan sakallılardan birkaç kelime… Köylü kızı Ayşe şaşkın… bakıyorsa öylesine yüzüne… İlkokul mezunu, her gün bekliyorsa seni biraz da korku ile: “Marksistten, Leninden bir şeyler anlatılıyordu. Biz ‘Marksist Lenin’ nereden biliriz. Köyde çalışan insanlarız. ‘Marksist Lenin’ kimdir bilmiyordum ki. Bize ağır ağır sorular soruyordu. Ben ilkokulu zor bitirmişim. Ali gelecek bize seminer verecek diye yüreğimiz buradan kopuyordu. Korkuyorduk bilmiyoruz, tarlada çalışıyoruz, ‘Marksist Lenin’ öğrenmeye zaman mı var acaba?” İşte köylü kızı böyle dese de sana, sen çabanı gösterirken, zamanını verirken o kıza, o toprağı ekerken yani, ‘Marksist Lenin’ o karığın başındaydı ve yanındaydı aslında.
Karık dediğin nedir ki? Bir film var dediler, adı Karık dediler. İçinde “dayanışma var” dediler, “bizimkiler var” dediler, “mücadele var” dediler, “Marksist Lenin var” dediler, “yıldız yumruk var” dediler. Ama biz karık nedir bilemedik. “O nasıl isim” dedik. Fakat biz de bir şeyleri bildik. Dayanışmayı bildik, mücadeleyi bildik. Barikata yüklendik, kol kola girmeyi bildik, dostlukları bildik. “Marksist Lenin”i de az buçuk bildik. Ama biz yıldız yumruğu pek iyi bildik. O kerpiç eve çizilmiş resmi alnımızın akı belledik. Hatice anayı, bildik, Cemil’i bildik. Çam ağaçlarını o köye dikenleri bildik, o ağabeyleri bildik, ablaları bildik. Direniş komitelerini bildik, sıradan ve sahiciliği bildik, yolları bildik yolculukları bildik, bitmediğini ve bitmeyeceğini bildik…
Şimdi düşününce… Aslında biz ‘karık’ı da bildik.    
(TAKSAV Sine-Yol Kolektifinin çektiği, Uşak Büyükkayalı Köyü’nde yaratılan o güzel değerleri anlatılan Karık filmi, İzmir ve Ankara’dan sonra 20 Mart’ta İstanbul’da Şişli Kent Sineması’nda. Büyükkayalı deneyimini yaratanlara saygıyla… )

=