‘Saman köpekler’

|

‘Saman köpekler’ A ‘Saman köpekler’

ÜMİT YAMAN

“Antik Çin ayinlerinde içi saman dolu köpekler tanrılara adak adamak için kullanılırdı. Ayin sırasında bunlara büyük saygı gösterilirdi. Ayin sona erip de artık onlara gerek kalmayınca ayaklar altında çiğnenir ve bir kenara atılırlardı.”
İnsanların gökyüzü ya da yeryüzü karşısında saman köpeklerden daha fazla bir şey olmadıklarını, fazla havaya girdiklerinde ve kendilerini onların sahibi gibi gördüklerinde başlarına gelecek olan kaçınılmaz felaketi hatırlatmak için yazılmış bu Taocu hikâye, ne zaman seçim vakti yaklaşsa gelir aklıma. Çünkü, bu hikayenin, yeni dünyada da eski zamanlarda olduğundan çok daha fazla geçerlilik taşıdığını; hem seçmenlerin hem de seçilenlerin konumlarını en açık biçimde ifade ettiğini düşünürüm. Seçimleri, kendilerine neredeyse tanrısal bir pozisyon atfederek yönetecek olanların, yönetilecek olanlara, onların rızalarını alıncaya kadar, samandan köpek muamelesi yaptığı bir sahneye benzetirim.
Yeryüzünün dört bir tarafında, farklı biçimlerde yazıldığına tanık olsak da bu bir tür demokrasi oyunu. Oynandığı her yerde başrolü almak için insan taklidi yapan ve birbiriyle yarışan bir takım zevat çıkar sahneye. “Memleketlerine hizmet aşkıyla yanıp tutuşan” bu zevatın hemen her yere seyahat edip alkış istediklerine ve çoğu zaman bunu alabildikleri bir topluluğa hitap ettiklerine tanık oluruz. Alkışı almak için yapılan provalar, hazırlanan ikna edici metinler ve konuşmalar seçim propagandası olarak ifade edilir. Bu süreçte uygarlığın bütün evcilleştirici mekanizmaları (yazılı ve görsel basın, bilimsel istatistikler, kolluk güçleri, inanç sistemleri v.b) devreye sokulur. Sonuçta provalar sona erer, kitlelerin rızası alınır ve biri ya da birileri başrolü kapar, nihayetinde oynama vakti gelir.


Adına siyaset oyunu da diyebileceğimiz bu oyun başladığında, oyuncuları seçenler olarak bizler, seyirci konumuna sürüklenir ve başımıza gelecek olanı anlamaya çalışırız. Çoğunlukla, yukarıda söz ettiğimiz hikâyede olduğuna benzer biçimde, bir dahaki seçime kadar ayaklar altına alınıp bir tarafa atılırız. En azından şimdiki zamanlar için siyaset, bana böyle bir aldatmaca gibi görünüyor, çünkü çok “hakiki”. Nietzsche, “hakikatin somutlaşmaya ne kadar elverişli” olduğunun, onun tecrübe edilmesi ve sorgulanması imkânı ile sınanabileceğini söyler. Sonunda bize oyun oynayanların maskelerinin düşürüldüğü bir ana tanık olabilecek miyiz bilmiyorum, ama maskeler çıkarıldığında altındaki yüzleri tanısak dahi idrakimizin, aklımızın tutulmuş olduğunu söyleyebiliyorum. Çünkü farklı suretlerde aynı “insanlar” tekrar başrolü kapıyorlar. Dolayısıyla aynı filmi ve aynı oyunu tekrar görüyoruz.


Aynı filmi tekrar tekrar görmemize rağmen, hala ne olduğunu idrak edebilmiş değiliz sanki. Çünkü önlemini alamıyor ve sürekli aldanıyoruz. Ben bunu siyasetin hangi amaçla ortaya çıktığıyla ve şimdi ne olduğu meselesiyle sınamayı tercih ediyorum. Bu söylediklerimi biraz daha açmak gerekirse; siyaset sözcüğünün biri devlet idaresi diğeri de at eğitimi olarak bilinen iki anlamı var. Kanımca siyaset, yapılabildiği evvel zamanlar için birinci anlamının, ahir zamanlar için ikinci anlamının sahnelendiği bir oyundur, artık. Birincisinde aktörü olduğumuz, ikincisinde ancak figüran olarak bulunduğumuz bir oyun.
Bu oyunda, insanın politik bir varlık olarak tanımlandığı zamanlardan politik olarak oyuna getirildiği, “terbiye” edildiği zamanlara yol almış gibiyiz. Arzularımızı kontrol edebilme imkânıyla başlayıp, onların kölesi olmakla sona erecek bir yolculuk söz ettiğim. John Zerzan’ın deyişiyle, kendisiyle beraber “günümüzde gezegeni bir bütün olarak yok oluşun eşiğine getiren [bir] ölüm yolculuğu”.


Zerzan’ın deyişini insan ve doğa ilişkisini temel alan bir biçimde tartışmak gerekliliğinin farkında olarak sadece insani bağlantısıyla düşünmek istiyorum. İnsanın daha iyi yaşama isteğini mümkün kılmanın pratik sanatı olarak siyaset, yolculuğu boyunca, içeriğini oluşturan ahlaki değerlerden soyunmuş görünüyor. Bu değerlerin yerinde bugün başkaları duruyor. Daha çok, bir grup insanın kendi çıkarını insanlığın çıkarına olanla değişmesine dayanan, kendilerini seyis diğerlerini beygir konumuna sürükleyen bir “değerler” silsilesi. Bu, adına “uygarlık değerleri” dediğimiz, servet biriktirme arzusuna hizmet eden, tarım, endüstri, iş bölümü, dil, din, yazı, sanat, bilim gibi birçok bileşeniyle şimdilik sürdürülüyor.
Şimdilik diyorum, zira çok da uzun sürmeyeceği fikrine itibar ediyorum. “Tiranlıklarda zorbanın dalkavukları, demokrasilerde halkın demogogları” olduğuna ve günümüz siyaseti de bu ikisinin bir karışımı olduğuna göre, siyaset daha ne kadar hamasetle sürdürülebilir ya da insanın kendini aldatması daha ne kadar mümkün olabilir ki? Şiddetin bireysel olanından toplu halde gerçekleştirilenine, “siyaseten” olanından dinsel olanına kadar her türüyle sıradanlaştığı, ona maruz kalanların neden bu durumlara düştükleriyle ilgili bağlantıları kuramadığı bir yaşam ne kadar insani olabilir ki?
O halde, yönetenler karşısında yönetilenlerin haklarına vurgu yapabilmek için, siyaset yapabilmek için hamasete, aldatmacaya, manipülasyona ve şiddete dayanan iktidar oyununda rol alanların maskesini düşürmenin, ancak karşı çıktığımız bu unsurların tuzağına düşmemekle gerçekleştirilebilir olduğunu kabul etmek gerekmez mi? Pozisyon kapmakla geçirdiğimiz zamanın bizi insani olandan uzaklaştırdığını da bilerek davranmak; insani değerleri aşındırmada, servet sahiplerinin sermaye biriktirme arzularının oynadığı role benzer biçimde, bireylerin kendi konumlarını yükseltmek ya da korumakla ilgili arzularının da rol oynadığını fark etmek gerekmez mi? Sırtımıza binenlere karşılık birbirimizin sırtına binmememiz ya da insanlara ne beygir ne de saman köpekleriymiş gibi davranmamamız gerekmez mi?