Üniversiteler kimin?

|

Üniversiteler kimin? A Üniversiteler kimin?

GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN*

Bir süredir ülkenin dört bir köşesindeki üniversitelerden ardı ardına saldırı ve linç haberleri geliyor. Dicle Üniversitesi’ndeki “Kutlu Doğum Haftası” etkinliği bahanesi ile Hizbullahçı olduğu ortaya çıkan bir grubun yurtsever öğrencilere saldırmasına kadar uzanan olaylar maalesef ilk değil. Zira Bartın’dan Afyon’a, Samsun’dan Çanakkale ve Muğla’ya birçok kentte faşist gruplar, solcu üniversitelilere ve Kürt öğrencilere hem kampüslerde hem de yurtlarda saldırdı; çok sayıda öğrenci yaralandı; benzer saldırılar ve gerginlikler birçok şehirde sürüyor. Dicle Üniversitesi’nde içersine sivil polislerin de karıştığı ve sonrasında bu saldırıları protesto eden öğrencilere polisin ağır şiddet uyguladığı olaylar, üniversitede eğitime üç gün ara verilmesine kadar uzandı. Dicle’deki korkunç saldırıya tepki gösteren İstanbul Üniversitesindeki devrimci ve muhalif öğrencilere karşı da örgütlü faşist bir saldırı gerçekleştirildi. Ana akım medya ise haberleri aktarırken “karşıt görüşlü öğrenciler arasındaki çatışma” klişesinin ötesine geçemedi.  Tüm bu gelişmeler yaşanırken de ODTÜ’de bir akademisyen ve öğrencinin sivil polis tarafından takip edildiği; kendisinden şikayetçi olunacak polisin yol kesilerek yine polislerce kaçırıldığı haberi geldi. Elbette bahsettiğim her bir olayın kendi dinamiği ve özgünlüğü var; ancak hiçbiri tesadüfi değil ve tümünü kapsayan genel bir eğilimin varlığı alenen ortada. Öyle bir durumdayız ki üniversiteler adeta özel güvenlik ile sivil polislerin beraberce kampüsteki iklimi belirlediği bir cehenneme dönüştü; isterlerse olayları önlüyorlar istemezlerse saldırılara göz yumuyorlar. Üniversite yönetimleri ise çoğu kez şahit olunan durumun içeriğini, olayların gidişatını bile öğrenmekten aciz ya da buna gerek dahi duymuyor. Faşist grupların saldırılarının ardından mağdur öğrenciler bir de polisler tarafından amfilerden, kütüphanelerden alınıp emniyete götürülüyor. Bu gidişatın bir de akademisyenleri ve idari personeli kuşatan yönü var. Ancak buraya geçmeden önce yaşadığımız saldırıların aydınlatılması, buradaki faillerin ve polisin rolünün soruşturulması için kamuoyu baskısı yaratmanın hayati bir anlamı olduğunu vurgulamalıyım. Aksi durumda benzeri örgütlü saldırıların önünü almak çok zor bir hal alacak.

BİZE MESLEĞİMİZİ ÖĞRETMEYİN!
Üniversite bileşenleri arasındaki dayanışma, hem akademik özgürlüklerin korunmasını hem de üniversitenin yaşayan bir platform olarak zenginleşmeni sağlayan çok önemli bir tecrübe. Akademisyenler, öğrenciler ve idari personel arasında, akademik hayatın ‘mekaniği’ dışında sahici ve paylaşımcı ilişkilerin tesis edilmesi, sürece dahil olan tüm aktörleri besleyen ve dönüştüren bir pratik. Son dönemde yaşananlara bakıldığında akademisyenler ile öğrenciler arasındaki bağların kesilmeye çalışıldığını görüyoruz. Öğretim üyelerine ve araştırma görevlilerine adeta “siz hocalığınızı bilin, bizim işimize karışmayın” diyen bir iktidar dili, kampüslerde kol geziyor. Sadece üniversite yönetimleri değil mevzubahis olan, kolluk kuvvetleri de doğrudan bu iktidar dilini hepimize hissettirmeye çalışıyor. Son olarak İstanbul Üniversitesi’nde saldırıya maruz kalan öğrencileri korumak isteyen ve polisi itidale davet eden öğretim elemanı ve idari personel arkadaşlarımız hakkında “görevli memura mukavemet ve tehdit” suçlaması ile açılan soruşturma tam da böyle bir bakış açısının ürünü. Savcılık arkadaşlarımızın çabasını “görev alanlarının dışı” biçimde değerlendirip üniversite yönetimine dahi sormadan/izin almadan hukuki süreç başlattı. Neticede savcılıktan takipsizlik kararı çıksa da böyle bir süreç, akademisyenlere ve idari personele bir gözdağı verme teşebbüsü olarak kayda geçti bile. Ancak şunu unutmamaları gerekir, bizler öğretim üyeleri olarak sadece ders vermek ve bilimsel yayın üretmekle mükellef bireyler değiliz; zira akademisyenlik tek başına bu anlamda bir “iş” olmanın çok ötesinde. Tüm hayatımızı kapsayan, anlam dünyamızı oluşturan keyifli olduğu kadar zorlu bir yaşam tarzı ve bunun içinde öğrencilerimize ders vermek kadar onları saldırılardan ve orantısız şiddetten korumak da var.

ÖĞRENCİLERİMİZLE ELELE
Üniversitelerdeki hak ihlalleri ve diğer sorunları izlemek üzere çok sayıda kurum ve organizasyon faaliyet göstermeye başladı. Üniversitelerde örgütlü otuzu aşkın kurum Üniversite Dayanışma Platformu şemsiyesi altında ortak bir paylaşım ve haberleşme zemini buldu. Bu durum bile başlı başına umut verici bir gelişme. Zira daha önce epey dağınık olan ve aralarında ciddi iletişim sorunları yaşayan örgütler bu sayede birbirlerinden daha hızlı bir biçimde haberdar olma ve beraber hareket etme fırsatını yakaladı. Devrimci, demokrat ve muhalif örgütlerin raporlama ve izleme faaliyetlerinin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde haksızlıklara ve ihlallere karşı hazırlanan imza metinleri ve ortaklaştırılmış talepler de önemli şüphesiz. Ancak bunlarla yetinmemek gerekiyor. Daha geniş bir mücadele zemini için yaşananları görmek istemeyen, mücadeleye katılmayan öğretim elemanlarını ikna etmek için çabanın harcanması ve bilhassa öğrencilerle olan ilişkinin geliştirilmesi şart. Ana akım medyanın doğru bilgilendirilmesi, haberlerin formüle edilişi sırasında gereken duyarlılığı göstermeleri konusunda zorlanmaları yine yapılması gerekenler arasında Üniversitelerimizi şirketlere de kolluk kuvvetlerine de teslim etmeyeceğimizi bilsinler. Üniversiteler bizim ve bu mücadele öğrenci, akademisyen, idari personel elele hepimizin mücadelesi.  

*:Yrd. Doç. İstanbul Üniversitesi
Siyasal Bilgiler