Polisin dünyası

|

Polisin dünyası A Polisin dünyası

Polisin orantısız güç kullanımı eylemlere ve protesto gösterilerine saldırıları her zaman Türkiye’nin gündemindeydi. 1 Mayıs’tan itibaren ise bu saldırılar giderek arttı. Taksim’i yasakladığını söyleyen Başbakan Erdoğan’a karşı Taksim’i savunanlara neredeyse hergün polis saldırıyor. Peki polisler bu saldırı gücünü ve emrini nereden alıyor? Polislerde muhaliflere solculara karşı bir ön yargı söz konusu mu? Emniyet tarafından polislere verilen eğitimler yeterli mi? Yasal mevzuatta konuyla ilgili olarak ne deniyor? Biz de son zamanlarda giderek artan ve artık halkın da büyük tepki gösterdiği polis şiddetinin arka planını İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Görevlisi Biriz Berksoy’a sorduk. Berksoy’un konuyla ilgili saha araştırmalarını da içeren çalışmaları bulunuyor. Berksoy değerlendirmesinde dikkat çekici bilgiler verdi. Polisliğe kabul edilenlerin ağırlıklı olarak milliyetçi muhafazakarlığın yoğun olduğu İç Anadolu’dan seçildiğini söyleyen Berksoy, aynı zamanda ekonomik olarak da dar gelirli olduklarının altını çizdi.

»Özellikle AKP döneminde polise tanınan yetkilerin giderek genişletilmesi gündemde. Bu durum demokratik bir toplumda normal mi?
Bu sorunun cevabı temelde demokrasinin nasıl tanımlandığı ile ilgilidir. Kavramı, Amerika, İngiltere gibi ülkelerin hükümetlerinin sıklıkla dile getirdiği gibi "güvenlik ve özgürlük arasındaki hassas dengede" mi konumlandıracağız, yoksa tanımda insan haklarının korunmasına koşulsuz bir öncelik mi vereceğiz? AKP, özellikle 2007 sonrasında bu ülkelerin izinden giderek kendi deyimiyle "yeni bir güvenlik paradigmasını" uygulamaya sokmuştur. Şaşırtıcı bir benzerlikle, kullanılan söylemlerde ve hükümet programlarında "güvenlik ve özgürlük arasında hassas bir denge" olduğu iddia edilmiş ve "güvenliğin" insan haklarının bir önkoşulu olduğu dile getirilmiştir. Bu anlayışla, son derece otoriter "güvenlik" önlemleri devreye sokulmuştur. Bu yeni paradigma, istihbaratın mümkün olduğunca geniş çaplı olarak toplanmasına ve bu bilgilerden yola çıkılarak "risk önleme" ve "tehdit bertaraf" etme amacıyla "potansiyel suçluların" cezai alana çekilmesi anlayışına dayalıdır. Bu çerçevede bir yandan "önleyici polislik" stratejileri devreye sokulurken, bir yandan da polisin yetkileri, özellikle 2005 yılında iletişimin tespitinin yasallaştırılması ve 2007'de PVSK'da yapılan geniş çaplı değişiklikler ile arttırılmıştır. 2007 değişikliklerinin gerekçesinde, yeni güvenlik konseptinin "tehlikenin engellenmesi gerekliliğine" dayandığı açıkça belirtilmiştir. Bütün bu değişiklikler, avukatların da belirttiği gibi “tehlikelilik” nosyonuna dayanarak kişinin eylemleriyle değil potansiyeli düzeyinde cezalandırılmasını beraberinde getirmiştir. Böylece caydırıcı şiddet artmış, birçok kişi polisçe "potansiyel suçlu" olarak mimlenerek cezai süreç içine çekilmiştir. Çok sayıda tutuklu öğrenci bunun açık göstergesidir. Yani, bu politikalar, insan haklarının önkoşulsuz olarak korunması anlayışına dayalı demokrasi anlayışıyla çelişmekte ve otoriter bir rejimi açığa çıkarmaktadır.

Polise yasal mevzuatta tanınan takdir yetkisinin sınırlandırılmamış olması nelere yola açıyor? Polisin takdir yetkisi sınırlandırılmadığında, uygulanan stratejiler polis alt-kültürü ile birleşerek insan hakları ihlallerini beraberinde getirmektedir. Ayrıca, yargı sürecinde keyfi müdahalelere ve polis şiddetine karşı hak aranabilmesi zorlaşmaktadır. Örneğin PVSK’nın 4A maddesi bu sorunu açık eden iyi bir örnektir. Zira durdurma ve kimlik sorma yetkilerini düzenleyen bu madde polisin günlük hayatta kişilere keyfi bir tutumla müdahale edebilmesine olanak sağlamakta ve polis şiddetine mahal vermektedir. Maddeye göre bu yetkilerin kullanılabilmesi için makul bir sebebin bulunması gerekir. Ancak, polis "makul sebebi" tamamen tecrübesine ve izlenimine dayandırabilmektedir. Yani aslında polisin takdir yetkisi hiçbir sınıra tabi tutulmamıştır. Maddenin gerekçesinde kimliğin kayda geçirilmesinin, kişi üzerinde suç işlemesini önleyici bir etki yarattığı iddia edilmiştir. Yani, polisin keyfi müdahalelerde bulunabileceği ihtimali sorun edilmek yerine neredeyse amaçlanmıştır. Geçmişte Feyzullah Ete örneğinde olduğu gibi, polisin kişilere yaptığı müdahaleler şiddet içeren ölümlü olaylara dönüşebilmiştir. Takdir yetkisinin kısıtlanmamış olması özellikle zor kullanma yetkisi çerçevesinde kritiktir. PVSK'nın 16. maddesine göre polis yaşama kasteden bir durum olmasa dahi sadece yakalamak amacıyla silah kullanmaya yetkilidir. Madde, “yaşamsal bölgelerin hedef alınmaması” gibi hiçbir kriter içermemektedir. Bu haliyle, yaşam hakkının ihlaline mahal veren vahim bir düzenlemedir.

Nitekim, çok sayıda kişi polis ateşi sonucunda yaşamını yitirmiştir. Aynı şekilde, TMK’nın ek 2. maddesi de sorunludur. 2006'da düzenlenen yeni halinde kişiyi yaşama hakkından mahrum bırakmak için “teslim ol” emrine itaat edilmemesi yeterlidir. Bir diğer sorun Çevik Kuvvet Yönetmeliği’ne ilişkindir. Yönetmelikte zor kullanımı, insan sağlığının korunması açısından baş, göğüs kafesi gibi kritik bölgelerin mutlak surette dokunulmazlığı gibi sınırlandırmalara tabi tutulmamıştır. Yani, yönetmelik polisin elini tamamen serbest bırakmıştır. Buna uygun olarak, Çevik Kuvvet Newroz kutlamalarında, 1 Mayıs olaylarında olduğu gibi, topluluğa biber gazı, tazyikli su ve işkence seviyesine varan şiddet kullanarak müdahale etmektedir. Tüm bu takdir yetkisini sınırsız kılan düzenlemeler sıklıkla gerçekleşen polis müdahalelerine ve şiddetine mahal vermektedir.

»Türkiye’de Emniyet Teşkilatı’nın özellikle devrimcilerin ve Kürt hareketinin eylemlerindeki sert müdahalesiyle birlikte onlara yönelik ‘potansiyel suçlu’ muamelesini nasıl yorumluyorsunuz?
Bunun, hem devletin toplumsal muhalefete ve Kürt sorununa ilişkin uygulamaya soktuğu stratejilerin etkisi altında şekillenen polis alt-kültürünün, hem de bahsettiğim yeni polislik

 stratejilerinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Polis alt-kültürünü incelediğim çalışmamda, birincil kaynaklara dayanarak, bu alt-kültürü dışa vuran hâkim söylemlerin, ırkçılığa varan milliyetçi muhafazakâr, militarist, devletin bekasını asli amaç olarak hedefleyen, bu bağlamda toplumsal mücadeleleri suçlulaştıran ve “iç düşman” yaratan bir içeriğe sahip olduğu sonucuna vardım. “İç düşman” olarak mimlenenler, aktif muhalefet yapan solcuları ve Kürt hareketi içerisinde mücadele edenleri de içermiştir. Son yıllarda, bu alt-kültürel özellikler, "önleyici polislik" çerçevesinde agresif polislik teknikleri ile birleşmiştir. Sonuç olarak, hem toplumsal gösterilerde polis şiddeti devam etmiş, hem de muhalif kişilerin "potansiyel suçlu" olarak mimlenip cezai alan içerisine çekilmesi mümkün hale gelmiştir. Bunun yasal zeminini, TMK'nın 7. maddesi ve TCK'nın 220. maddesi sağlamıştır. Birçok kişi örgüt üyesi olmadığı halde örgüt adına suç işlemek veya propagandasını yapmak ile suçlanmış, bu kişiler ya cezaevine kapatılarak bertaraf edilmeye ya da uzun tutukluluk süreleri ile korkutularak caydırılmaya çalışılmıştır.

»Peki polislik eğitiminde izlenen yöntem nedir? Ve Nasıl olmalıdır? Polislere yönelik polis okullarında verilen insan hakları eğitimini yeterli buluyor musunuz?
Polisin toplumsal olaylara yönelik eğitimi konusunda, Ayşen Uysal'ın "Polisin Toplumsal Olaylar Eğitimi" başlıklı makalesi aydınlatıcıdır. Burada Uysal, eğitimde kullanılan literatürün iktidar merkezli, seçkinci ve kitlelere şüpheyle hatta tiksintiyle bakan bir anlayışa dayandığının altını çizmiştir. Böylece, polis toplumsal olayları siyasetin bir parçası olarak görmemekte, eylemcileri akıl yoksunu, hasta kişiler olarak görmekte ve hatta düşmanlaştırmaktadır. Dolayısıyla, polise bu alanda verilen eğitimin yeniden yapılandırılması gerekir. Ayrıca, milliyetçi muhafazakâr, militarist ve devletin bekası anlayışı üzerine temellenen polis alt-kültürünü dönüştürmeye yönelik müfredat çalışmaları yapılmalıdır. Polis eğitimi, önleyici polislik stratejilerinin dayandığı prensiplerden arındırılmalıdır. Bu bağlamda, 1992’den itibaren polis okullarında verilmeye başlanan insan hakları dersleri önemlidir. Ancak, derslerde kullanılan söylemin, polis dergilerinde sıkça rastlanan “Türkiye’nin özgün koşulları” ve “terör sorunu” gibi mazeretleri içermeyecek şekilde yapılandırılması gerekir. Bunun için, derslerin insan hakları alanında mücadele veren bağımsız kişilerce verilmesi gerekir.

»Polislerin en temel demokratik taleplerin dile getirilmesine dahi müdahale ettiği oluyor. Bunun yasal mevzuat dışında polisler arasında sizce nasıl karşılanıyor?
Bu durumdan memnun olmayan birçok polis memuru vardır. Ancak uygulanan stratejiler ve bu stratejiler ışığında oluşan alt-kültürel özellikler yüksek seviyede uygulana şiddete, stereotipleştirmeye ve agresif polislik taktiklerinin uygulanmasına yol açıyor. Bu durumun üstesinden gelmek için, öncelikle hükümetçe uygulanan yeni yönetim tekniğinin ve toplumsal muhalefete dair oluşturulan stratejilerin değişmesi gerekir.

»Polislerin mesleki anlamda yaptıkları yanlışlarda bir denetim söz konusu mu? 1 Mayıs’ta Dilan Alp’in yaşadıkları ortada.
Polis teşkilatının denetimine yönelik idare içerisinde birçok insan hakları birimi var. Birleşmiş Milletler'in “Paris İlkeleri”ne göre bu kurumların etkin olabilmesi için hem üyelik, hem de finansman bakımından tam bağımsız olmaları gerekir. Ancak söz konusu birimler tam bağımsız değillerdir; zira birçoğu yürütmenin içinden oluşturulmuştur. Yeni kurulan “Türkiye İnsan Hakları Kurumu” ve kurulmakta olan “Kolluk Gözetim Komisyonu” da aynı nedenle sorunludur. Ayrıca, polisin işkence suçu dışındaki suçlarının doğrudan yargılanmasını engelleyen izin sistemi de cezasızlığa davetiye çıkarmaktadır. Son olarak, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün “Adalete Karşı Safları Sıklaştırmak” raporunda belirttiği gibi kusurlu soruşturma, kusurlu yargılama, savcı ve hâkimlerin yanlı tutumları yine cezasızlık politikasını mümkün kılmaktadır. Rapora göre, savcılar, sıklıkla, sanıklara hem cezanın alt sınırını düşüren ve izne başvurmayı gerektiren görece hafif suçlar isnat etmekte, hem de olayın mağdurlarına karşı kamu görevlisine mukavemetten kovuşturma başlatmaktalar. Dolayısıyla, polis teşkilatına yönelik yeterli bir denetim söz konusu değildir.

***
‘Polisler ağırlıklı olarak İç Anadolu’dan ve dar gelirli ailelerden seçiliyor’
»Türkiye’de polislerin seçiminde sizce ağırlıklı olarak tercih edilen ideolojik bir yönelim var mı?
Polis Akademisi'nde uygulanan anketten yola çıkarak hazırlanan ve 1994'te yayımlanan bir çalışmada, teşkilatta orta ve üste kademede görev alacak polislerin en fazla İç Anadolu kökenli olduğu, ailelerinin orta ve dar gelirli olduğu, daha çok esnaf, küçük memur, tarımla uğraşan ailelerin çocukları olduğu ortaya konmuştur. 2005 yılında yaptığım mülakatlarda ise polis personeli Anadolu eşrafından, esnaf ve küçük memur çocukları olarak tanımlanmış, personel arasında hassasiyet taşıyan konular vatan, bayrak, din, örf, adet, anane, namus olarak sıralanmıştır. Dolayısıyla, polis olmayı tercih eden kitlenin önemli bir kısmının milliyetçi muhafazakar özellikler taşıyan bir ideolojik bagajla teşkilata girdiği söylenebilir.

CAN UĞUR