Ölsem gam yemem…

|

Ölsem gam yemem… A Ölsem gam yemem…

Gezi Parkı olaylarının benim için anlamı büyük. Sıradan bir cümle mi oldu? Peki şöyle açayım:  “Bu tür kalkışmalar, eylemler, isyanlar… Adına ne dersek diyelim… Dünyanın her yerinde çeşitli nedenlerle oldu. “Occupy Wallstreet”, “Tahrir Meydanı” vs. Gerekçeler haklıydı: Finansal kriz, işsizlik, demokrasi…”
İddialı konuşmayayım, ama Gezi eylemleri tarihe ilk ve tek “çevreci” isyan; birkaç ağacı korumak için başlayan ve dalga dalga yayılıp bir iktidarın maskesini indiren eylem olarak geçecek. TBMM Çevre Komisyonu üyesi olarak daha ne isterim ki… Yabancı bir gazete manşet atmış: “Barbar Türkler bir ağaç yüzünden isyan etti” diye… Daha ne olsun? Ölsem gam yemem… Hani iktidar “uluslararası itibarımız düştü; paracıklarımız gitti; rezil olduk” diyor ya… Bilakis, bu ülkenin demokrasi sözlüğünde adı “azınlık” olarak geçen vatandaşlar, bu ülke halkının ceberrut iktidar karşısında bir uysal koyun olmadığını, hak ve özgürlüklerine sahip çıkmak için bardağın taştığı anda neler yapabileceğini gösterdi.
Teşekkür borcumuz…

Gezi olaylarında sonuç ne olur bilmiyorum. Ama teşekkür borçlarım var: Demokrasiye, özgürlüklere böylesine sıkı sıkıya tutunduğu için Gezi Parkı eylemini ilk gerçekleştirenlere, üzerlerine orantısız biber gazı sıkılan kırmızılı kadın ve bu isyanın sembolü olan herkese; bu gruba destek olan diğer çevreciler, sanatçılar, STK’lar ve tüm pasifist örgütlere; 4 gün süren orantısız gücün ardından iktidarın marjinal diye nitelediği ve kimler olduğunu da tam olarak söylemediği, tek amaçları buradaki kitleyi orantısız kolluk kuvvet gücüne karşı korumak olan gençler, burada bulunanlara sahip çıkan aileleri ve son olarak el ele zincir yapan anneler, hepsine defalarca ve defalarca teşekkür borcumuz var. Bunun dışında civardaki oteller, restoranlar, oradan ve oraya eylemci taşıyan taksiler, büfeler, otel salonlarını revire çevirenler…

Unuttuğum kim varsa teşekkürü borç biliriz. Sayenizde uluslararası itibar kazandık. Gelelim yeniden şu çevre meselesine: Çevre malum, hep zurnanın son deliği oldu. Bu konuya hayatını adamışları tenzih ederek söylerim: Çevre konusu hep çiçek, böcek, hayvan, en fazlası hava temizliği atık yönetiminden ibaret oldu. Benim savunduğum ise hep “çevre bir politika değildir, çevre bizim bütün politikalarımızın üzerine oturduğu bir temeldir” görüşü...

Gezi’deki çocuklar, Tortumlu kadınlar

Gezi Parkı’nı savunanların aslında Tortum Bağbaşı’nda HES’e karşı çıkanlardan bir farkı yok. Tortum Bağbaşı ciddi bir tarım arazisi. Tortum zaten yemyeşil bir yer. Erzurum’un dağlık görüntüsüne rağmen, Tortum’dan geçen Ödük Çayı dağların arasında ılıman bir iklim yaratıyor ve zengin bir tarım bölgesi oluşturuyor. Bağbaşı’nda lisans verilen 3 tane HES o bölgenin suyuna, tarımına ve doğal olarak sosyolojisine zarar veriyor. Köylerde AB hibe kredisi ile kurulmuş seralar var. Ayrıca o kadar çok meyve ağacı var ki, yolda yürürken başına elma düşüyor. Ama ilk HES izinleri alınırken verilen ÇED raporunda buradaki meyve ağaçları yazılmamış ve tamamen normal ağaç dökümü çıkarılmış. Daha sonra itiraz üzerine düzeltilmiş. Bir de burada organik elma üretimi yapılıyor ve Almanya’ya bebek maması yapmak üzere ihraç ediliyor. Buradaki insanlar tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Üç kuruşluk enerji yatırımları için bu insanların sularını kirletiyorlar. Firma dere yatağına hafriyat döküyor. Bu insanların arazilerini sulamak hayvanlarına su vermek için suları azalıyor. Bakan “size gölet yapacağız” demiş ama kanmamışlar. Şu an 100 kadar kişi yaşam tarzını savunmak için mahkemelik. Buyurun küçük bir Gezi Parkı isyanı… Yani yaşam tarzı sadece rakı içmek ya da baş örtmek değil… Tarım ve hayvancılık da bir yaşam tarzı.

Dini alanlara baraj
Mesela Dersim, Peri Suyu üzerinde 7 tane baraj çalışması var. Burada öncelikle bir kamulaştırma sıkıntısı var. Vatandaşın malını acil kamulaştırma yasası ile alıyorlar ellerinden. Bu yasa 1930’larda kalma savaş ya da acil durumlarda kullanılmak üzere çıkartılmış. Yani savaş döneminde genelkurmay başkanı kullanabilir belki. Ama şu an enerji ve inşaat şirketleri bu yasaya dayanarak acil kamulaştırma yapıyorlar. Tabii bedel düşük oluyor. Ayrıca çok rahat organik tarım yatırımı yapılır bir bölge. Ama en önemlisi; Dersim, Alevi bölgesi. Alevilerin dini ve kutsal saydığı yerler var ve bu baraj sularıyla teker teker sular altına gidiyor. Normalde böyle şeyler çok gerekiyorsa hassasiyet gösterilerek yapılmalı. Bu hassasiyeti hiç dikkate almıyorlar.
Karadeniz’deki HES’leri hiç saymıyorum bile. Ama Antalya Alakır deresi üzerindeki 3 tane HES, civardaki sebze meyve seralarını bitiriyor.  Bundan iki yıl önce gittiğimde Mart ayında bazı derelerden bir şişe suyu bir anda dolduramayacak kadar az su akıyordu. Bütün köyleri gezdik perişandılar. Burada çevrenin ötesinde tarım ve yaşam kavgası var.

Tahribat Ya Resullullah

Geçenlerde Bursa’ya gittik. Bursa, malum sulak alan tarım arazisi. Mustafakemalpaşa ise tarım arazisinin en kral yeri. Ancak köyleri gezerken arabayı durdurun, inin ve 360 derece çevrenize bakının, en az 10 tane taş veya mermer ocağı göreceksiniz. Kimisi kazılmış, kalitesi beğenilmemiş ve öyle açıkta bırakılmış. Denetleyen yok. Köstebek yuvası gibi. Kedi bile pisliğini örter.

Lisanslar hiçbir ön araştırma yapılmadan isteyene veriliyor. Neredeyse millet Google Maps üzerinden dere bulup lisans alıyor. Tabii birden bir dere üzerinde 15-20 lisans oluyor. 3 tane olmaya başlayınca vatandaş bunun ekonomik, tarımsal, turizm, sosyolojik alanlardaki negatif etkisini görüp isyan ediyor. Devlet sanki bu işin sorumlusu değilmiş gibi şirketlerle vatandaşı karşı karşıya getiriyor. Araya yargı giriyor, gelsin davalar. Yürütmeyi durdurmalar. Denetim olmadığı için de firma, “tamam inşaatı toplayım” deyip tesisi bitiriyor.

Sözde katılım
Örneğin bu Gezi olayları üzerine geri çekilen tabiatı koruma ve biyoçeşitlilik yasası bir süredir AB uyum sürecinde olması gereken yasa. Burada doğal sitlerin kalkması gibi bir çok tehlikeli konu var ama esas olarak denetim mekanizmasını ortadan kaldırıyor. AKP’nin bu işlerde yaptığı en tehlikeli şey bu. Denetim mekanizmasını ortadan kaldırmak. Çünkü kadük kalan yasada hiç olmazsa bölgedeki  STK’lar, odalar, belediyelerden oluşan denetleme amaçlı kurullar vardı. Şimdiki yasayla bunları Çevre Bakanlığı’nın içinde bir birimi haline getirmişler.
AB yatay mevzuat meselesine çok önem veriyor. Bu da yapılan her işte STK katılımı aramak. Bunlar önce yaparmış gibi yaptı ve milleti kandırdı. Hangi konu olursa olsun ilgili STK’yı çağırıp dinliyor, notlar alıyor ve sonra bildiklerini okuyor. İnsanlar bir süre bunu anlamadı ama artık hiçbir STK güvenmiyor bu nedenle her alanda kendi STK’larını oluşturuyorlar.
Avrupa Parlamentosu’ndan yedikleri son fırçada bu da var. Gezi’deki isyanda da bu da var.

MELDA ONUR
CHP İstanbul Milletvekilli