Biri, babaya ergen isyanı mı dedi?

|

Biri, babaya ergen isyanı mı dedi? A Biri, babaya ergen isyanı mı dedi?

Ruhsallık bilgisi, özellikle de psikanaliz bilgisinin toplumsal olayları açıklamada kötüye kullanılması son yarım yüzyılda iyice yaygınlaştı. Geçmişi çok daha eskidir:  Avrupa Solu’nun sovyetik olanla ayrım çizgisi çizmesinde ana bilgi alanlarından biriydi, psikanaliz.
Sovyetler dağıldıktan sonra, tek kutuplu dünyada, ulusal sermaye ile küresel sermaye ve onların karşılık geldiği ideolojik-kültürel yapılar arasındaki mücadele iyice şiddetlendi. Küresel kapitalizmin ve onun ideolojik-kültürel görünümü olan neoliberalizmin sınırları geçersizleştirmesinde yine psikanalitik bilginin kötüye kullanımlarını görüyoruz.  Politik psikoloji kabulleri bu konuda nice örneklerle doludur ve Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Yakındoğu’da epey vaka örneği sunmuştur.

Bizde,  psikanalizin toplumsal süreci açıklama konusunda rastladığım en kaba kötüye kullanım örneklerinden biri Murat Belge’nin 12 Yıl Sonra 12 Eylül kitabındaki yorumudur. Yetmişlerde yaşanan kıyımlar ve iç-savaş koşulları, 24 Ocak kararlarıyla küresel kapitalizmin rayına geçiş, bu rayların şiddetle yeniden döşenmesi ve yolunun açılması, devletin tüm baskı aygıtlarıyla ve burjuvazinin alkışlarıyla bir halkın üzerine yürümesi… sanki bunlar değil de aile dinamikleri belirleyici olmuş gibi bir anlatı hakimdir, orada.  24 Ocak-12 Eylül Darbesi’ne getirilen açıklama, kısaca şöyledir: “12 Eylül başarılı oldu, çünkü her evde bir Kenan Evren vardı…”

Eyvallah. Ya da bir eyvallahla bırakmayalım ve halka uygulanmış büyük zulmün sorumluluğunu yine o halkın boynuna yıkan böylesi bir tezin kıyıcılığının karşılanamaması, eleştiriye tabi tutulamaması ile yeni-sağ iktidarlar dönemindeki vasat arasındaki bağı analım.
Akil adamlıktan tutun da, Gezi Parkı Direnişi’ni yine aynı ebeveyn-çocuk ekseninde açıklamalara değin uzanıp gider, o bağ.

Baştan çıkarma ve gaz verme

Çocuklarına zulmeden baba tasarımı ile Kenan Evren’in ‘kandırılmış gençler’dan söz edişi bir ve aynı şeydir. Çünkü her ikisi de ebeveyn-çocuk ekseninde zulmeden veya kollayan ebeveyn rolüyle açıklar durumu.
Kenan Evren’in dilinde bir hiyerarşi de vardı: dış mihraklar hainleri, hainler genç erkekleri, sonra genç erkekler ‘kızlarımızı’…  kandırırlar.
Aynı söylemin bugünün muktedirlerinin dilinde dirilmesi boşuna değil.  Bir farkla; Kenan Evren’in dilindeki ‘masum gençler’ söyleminde baştan çıkaran dış mihraklardır.  Bugünün muktedirlerinde ise, bizzat ‘yavrular’ söyleminin kendisinin bir baştan çıkarma tonu taşıması. Vali’nin telefonunu vermesi, kafelerde, parklarda buluşma arzusu benzeri talepler ebeveynlik iddiasındaki birinin yapacağı hamleler mi?
Günlerce sıkılan gazla birlikte düşününce… ironik…

Şef ve baba farkı
Bu türden açıklamalarda hemen hep gözden kaçırılan Şef ile baba, sürü ile halk arasındaki ayrımlardır. Hepimiz, Gezi Parkı Direnişi’nde direnenlere ve direnme gücümüze nasıl da şükran duymamız gerektiğini zamanla daha iyi anlayacağız. Bir sürü olmadığımızın ve kaderimizi herhangi bir Şef’in dilinden dökülecek sözün keyfiyetine terk etmeyeceğimizin beyanıydı, Gezi Parkı Direnişi.
Şu da söylenebilir; Türkiye 1 Mayıs -31 Mayıs 2013 tarihleri arasında hızlandırılmış bir 12 Eylül yaşadı; otuz üç yılı belirleyen ne kadar şey varsa bir kabus gibi toplum sahnesine girdi. 1 Mayıs’ta İstanbul tümüyle gözaltına alındığında ve Lider,  Türkiye’de solun büyük yasının mekanı olan Taksim 1 Mayıs Alanı’nı ‘artık unutun,  çünkü keyfim öyle istiyor’, dediğinde… Ne mi oldu? Kenan Evren’in, “beslemeyip de asan’ hayaleti bizzat Erdoğan’ın şahsında geri döndü.

Bu yanıyla bakınca, Tayyip Erdoğan küçümsese de, hemen tüm Türkiye’de çalınan tencere-tavalar, onun da hayrına olmuştur. Ona musallat olan bu hayaleti kovma ritüeli gibi de okunabilir. Elbet, işe yaraması için, Tayyip Bey’in de despotizm cininden muzdarip olup kurtulma arzusunda olması gerekir. Ki, bu konuda yazık ki, pek işaret yok!
Bildik hikayedir, fakat tekrarlamak da yarar var:
Freud, tüm kültürün temeline, ilk insan topluluklarında, sürüden kovulmuş olanların birleşip Şef’i düşürmelerini koyar. Tekrar Şeflik’e ve Şef’in keyfiyetine maruz kalmamak için de ensest yasağı ve ‘öldürmeyeceksin’ emri temelinde bir toplum sözleşmesi yapılır.
Eugéne Enriquez’nin deyişiyle, bu ‘ilk cinayet’le birlikte, Şef baba olduğunu, gençler de kardeş olduklarını öğrendiler. Sonra tarih boyunca bu sahne, tüm sembolleriyle hemen her kuşakta yeni temsilcilerine kavuştu.

Erbakan Hoca-yenilikçiler-gezi

Gerçekte, bu sahne Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, AKP kadroları için hiç de yabancı değil. Kendi hikayeleri. Onların,  olup bitenleri anlamaya bunca direnç göstermelerinin bir nedeni de, kendi suçluluklarıyla yüzleşme zorunlulukları olabilir.  Oysa, Erbakan Hoca’dan ‘Yenilikçiler’ bayrağı ile ayrılma süreçleri de bu ‘ilk cinayet’ten epey renk taşır.
Bu yanıyla düşününce, AKP’yi kuran kadroların kendi kardeşlik hukukunu koruyamadıkları ve parti içinde bunun epey yüksek bir risk alanı yarattığını tahmin etmek hiç de güç değil. Zira, kardeşlerden biri, tüm despotizm hikayelerinde olduğu gibi, seçilmiş oğul olarak damgalanmış, tabu konulmuş ve neredeyse bir kutsiyetle donatılmış durumda…
İşte, Türkiye’de halk, Gezi Parkı Direnişi ile asıl bunu kırdı. Son bir ay içinde, 12 Eylül Darbesi ile ilgili ne kadar kabus varsa sahnelendi ve Tayyip Erdoğan karşıtlığıyla somutlandı.
Bunu, babaya isyan gibi okumak yerine, düpedüz, kardeşlerden birinin tiranlaşmasına karşı çıkış olarak görmek gerekir.

Gezi Parkı Direnişi’ne katılanların büyük bölümünün yirmili yaşlarda olduğunu parkı bir kez gezmekle anlamak güç değil. Onların önemli bir bölümünün babaları, darbenin vurgunundan geçmişlikleriyle ve yeni sağın kurduğu cenderedeki ömürleriyle pek de öyle güçlü despotik babalar olmasa gerek. Yani hikaye, babaya isyandan çok, babaya omuz verme diye de okunabilir.
Bu hikayede takıntılı bir ergen tutumu aranacaksa… İşte o, tam da Lider’in tutumunda belirdi.
Ebedi delikanlılık söyleminin, siyaset yapma biçiminin çekirdeğine yerleşmesiyle…

CEMAL DİNDAR
Psikiyatrist