Artık herkesin bir hikâyesi var

|

 Artık herkesin bir hikâyesi var A  Artık herkesin bir hikâyesi var

Gezi Parkı’na inşa edilmesi planlan Topçu Kışlası kisvesi altındaki alışveriş merkezinin protesto edilmesi ile başlayan süreç herkeste farklı etkiler yarattı. Bir ara Taksim Meydanı’nı süsleyen Kaldıraç afişinin de dediği gibi, artık herkesin bir direniş, bir dayanışma ve bir şiddet hikâyesi var. Gezi Direnişi’ni Ankara ve İstanbul’da yaşayanlar, başlarından geçenleri BirGün’e anlattılar. Bense başıma gelenleri değil, tanık olduklarımı yazdım.

• • •
Ekim Çiftçi: “Yaralandığımda tanımadığım insanlar bana yardımcı oldular”

31 Mayıs günü, öğlen saatlerinde Taksim’e geldiğimde, polis insanları çembere almıştı ve yaralanmalarını, belki de ölmelerini amaçlar şekilde bir saldırı gerçekleştiriyordu. Gece 23.00’e kadar direndik. Neredeyse Tünel’e kadar gerilemiştik ama insanların kararlı durması, gaz ve ses bombalarından kaçmayıp cesurca ilerlemeleri sayesinde meydana geri döndük. Olayları televizyonlardan, internetten görenler de meydanı doldurmaya devam ediyorlardı. Polis attığı ses bombalarının, biber gazlarının kalabalığa tesir edemediğini anlayınca, bombaları doğrudan üzerimize atmaya başladı. Bir süre sonra önce bir arkadaşım bacağından, ben de köprücük kemiğimden vuruldum. Hiç tanımadığım insanlar bana yardımcı oldular. İstanbul’da yaşayanlar bilirler; ülkenin üçte birinin yaşadığı bu şehirde insanlar her sabah bir sıkıntı içerisinde işe gider, koşturma halinde hızlı bir yaşam sürerler. Kimse başkasını düşünmez; metrobüse binerken tekme-yumruk savaşları yaşanır. Ama direniş boyunca herkes ismini, kökenini bilmediği insanlara sanki kardeşine, amcaoğluna sahip çıkar gibi sahip çıktı. Anlamsız geçirilen yıllara bedel günler yaşıyoruz.

• • •
Murat İltir: “Polis şiddeti artık şaşırtmıyor”

2 Haziran Pazar günü Kızılay'da sabahtan akşama dek gaza maruz kaldık. Polis çıldırmış gibiydi; otobüs duraklarına sığınmış insanlara bile durakların camlarına ateş ederek saldırıyorlardı. Akşama doğru sivil bir araç ortaya çıktı ve kasıtlı olarak meydandaki insanları ezdi. Bu olayla birlikte polis şiddeti de kuvvetlendi. Gaz bombalarını ve plastik mermileri doğrudan insanları hedef alarak ateşlemeye başladılar. O saldırı anında göğsüme gelmekte olan bir biber gazı fişeğini görünce, istem dışı olarak kolumu kaldırdım ve vuruldum. Polisin terör estirdiği ara sokaklardan kaçıp o ortamdan nasıl uzaklaştık hiç bilemiyorum. Artık polis şiddeti bende bir şaşkınlık yaratmıyor, çünkü son dönemde bu şiddetin sürekli olarak muhatabı oluyoruz. Reyhanlı saldırısı sonrasındaki bir eylemde Cebeci’de bir arkadaş gaz fişeğiyle başından vurulmuştu, araba çarpan bir eylemciyeyse polis ısrarla gaz atmaya devam etmişti. Polisin üzerimizde uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddet –düşündüklerinin aksine– bizlerin mücadeleye daha sıkı sarılmasına neden oluyor.

• • •
Murat Ekşioğlu: “Olayları bu noktaya polis getirdi”
31 Mayıs Cuma sabahı saat 05.00 sularında parktaki eylemcilere yapılan polis müdahalesi sonrası oraya gidip destek olmak istedim ama polisi ürkütecek bir kalabalık veya bir çatışma ortamı bile yokken polisin saldırısına uğradım. Durduk yere ateş etti ve atılan biber gazı kovanı kafamı patlattı. Hiçbir şey yapmıyordum ve Taksim Meydanı’nı bile göremeden neredeyse canımdan olacaktım. Olayları bu noktaya polis getirdi. Bir haftadır birçoğumuz 2-3 saatlik uykularla idare etmeye çalışıyoruz çünkü polisin bir yerlerde insanlara eziyet ettiğini biliyoruz. Gezi Parkı artık bir simge haline geldi ama burayı simgeleştiren buradaki insanlar değildi. Bu simgeyi, “Ben ne dediysem o olur. Bunu istiyorum, burayı istediğim biçimde yapacağım” diye direten Başbakan yarattı. Eskiden bu olaylara ilişkin çok fazla düşüncem yoktu. Eylem adamı değilim; bir yere tepkimi koyacaksam oraya gitmem, bir işletmeye kızarsam oradan alışveriş yapmam. Ama burası benim ülkem, ülkemden de gidecek halim yok. Kafama isabet eden biber gazı bombası beni öldürebilirdi. Hem de sadece insanlara zulmedilirken evimde oturmayı kabul edemediğim için…

• • •
Gözlemcinin trajedisi
Olaylar sırasında ne Ekim Çiftçi veya Murat İlter gibi yaralandım, ne de Murat Ekşioğlu gibi ölümden döndüm. Herkes kadar biber gazı soludum, derimin kıyafetlerimce kapanmayan yerlerinde yanmalar hissettim, ayağımın dibine defalarca ses bombaları ve biber gazları düştü. Hatta köşe başında yan yana beklediğim bir direnişçinin kafasındaki barete isabet eden kapsülün şaşkınlığını en az onun kadar yaşadığım bir an da oldu. Ancak bu anlatacaklarım direnirken ödenen bedelle değil, 11 Haziran Salı akşamı yaşadığım yabancılaşma ve bütünleşmeyle ilgili.
Wall Street İşgali gibi başlayan ancak 2011’deki harekete kıyasla çok daha kendiliğinden, ortak akıl yoluyla inşa edilen bir sivil itaatsizlik eyleminin cereyan ettiği Taksim Meydanı, iktidarın kibri, emniyet birimlerinin merhametsizliği sebebiyle o akşam New York’taki Zuccotti Park’a değil, Kahire’deki Tahrir Meydanı’na benziyordu. Aynı günün sabahında başlayan polis saldırıları sebebiyle Taksim Dayanışması’nın saat 19.00’da yapacağı basın açıklaması için Taksim Meydanı’na toplananların polis müdahalesiyle karşılaşmaları çok sürmedi. O güne kadar, “Biber gazına alıştım, artık beni o kadar da etkilemiyor!” diye günlerdir yaşananları tiye alanların bile nefessizlikten yerlerde süründüğü bir uvertürün ardından polis orkestrası kreşendoya başladı; kitleler bu müziğe haykırarak eşlik ettiler. İki saate yakın bir bombardımanın ardından polisler Gezi Parkı’na girmeyi başardılar.

Günlerce kuruluşuna şahitlik ettiğim, organik bir varlıkmışçasına büyüyüşünü izlediğim Gezi Parkı komününün ön tarafındaki çadır, stant, flama ve diğer yapıların, saniyeler içinde yüzü aşkın polisçe talan edilişini birkaç metre öteden izlerken aklımdan neler geçtiğini hâlâ anımsayamıyorum. Bayraklara, afişlere, çıta ve çadır bezlerine (bir bakıma fikirlere) yönelmiş şiddetin kanlı canlı bir hedef bulması da elbette çok vakit almadı. Etrafı yıkan polisler, yakınlardaki bir Kürt gencini aralarına alıp tekmelemeye başlayınca, iki saattir seyredip fotoğraflamakla yetindiğim şiddete müdahale etme arzum baskın geldi. Dayak festivaline uçak tekmesiyle katılmaya yeltenen polise, “Yeter, ne yapıyorsun?” dememle neredeyse bir darbe de ben alıyordum. Basın emekçilerinin etrafta olduğunu anımsayan polisler, daha fazla görüntü vermemek namına kurbanlarını uzaklaştırdılar ve muhtemelen kötü muamele ve işkencenin süreceği bir başka yere götürdüler.

İlk müdahalenin ardından önce parka çekilen, sonrasındaysa Harbiye tarafından meydana yürüyerek polisin karşısına dikilen kalabalığın TOMA’larca uzaklaştırılmasıyla, direnişçiler meydana açılan sokak ve caddelere doğru savrulmuştu. Bir grup polis Gezi Parkı’nın girişini tutmuş, içerideki binlerce kişiye biber gazları ve ses bombaları yağdırırken, yaklaşık 40 kişilik bir başka ekipse dağılan grupların peşinden İstiklal Caddesi’ne yöneldi. Parkta yapılanları daha fazla görmeye gönlüm elvermediğinden, ben de bu grubu takip etmeye karar verdim. Çevik kuvvet ekipleri İstiklal Caddesi’ni gaza boğarak bir süre ilerledikten sonra ara sokaklara dağıldılar. Ara sokaklardaki mesailerinin ardından yeniden caddeye gelen polislerin bazıları müdahaleyi yeterli bulmamış olacaklar ki, yaklaşık yüz metre ötelerindeki direnişçilere galiz küfürler etmeye, el hareketleri çekmeye ve coplarını sallamaya başladılar. Direnişçilerin karşılığıysa hâlâ ellerinde tuttukları flamaları dalgalandırmak biçimindeydi. Bu yanıtın çileden çıkardığı polislerden biri, “Şimdi görürsün sen” deyip tüfeğine davrandı; uzunca bir müddet nişan aldıktan sonra biber gazı bombasını ateşledi. Bulunduğum yerden kapsülün hedefi bulup bulmadığını görme fırsatım yoktu ancak ateş eden polisin coşkusu, görev arkadaşlarının onu kutlayışı ve “Helal, oley!” gibi nidalar bir şeyler anlatıyordu.

Beni bu dizginlenmemiş, saf şiddetten daha çok etkileyense İstiklal Caddesi’nin Taksim Meydanı’na yakın kısmındaki dükkânlardan birinde çalışan emekçilerin yaşadıklarıydı. Saat 20.30’da başlayan polis terörü yüzünden kepenklerini indiren işletmelerden birinin çalışanları, gece yarısına doğru dışarıyı kolaçan edip Taksim Meydan Savaşı’ndan uzaklaşmak istediler. Çalışanların dükkândan çıkış denemesini, İstiklal Caddesi’ndeki zaferlerini pek de mütevazı olmayan bir biçimde kutlayan çevik kuvvetlerin peşi sıra, gönülsüzce meydana doğru yürürken fark ettim. Kadınlı-erkekli 5 kişilik grup korkuyla sokağa fırlayıp, meydandaki polis ablukasının dışına, Tarlabaşı’na açılan ara sokaklara erişeceği sırada ortaya çıkıveren bir polis bu naif planı bozdu. Beden dilinden ve hareketlerinin kararlılığından insan öldürmek konusunda pek de tereddüt yaşamayacağı anlaşılan polis memuru, biber gazı atmaya yarayan tüfeğini tek eliyle gruba doğrultarak yaklaştı. Tüfeğini çalışanlardan birinin şakağına dayadı ve kim olduğunu sordu. Aldığı yanıttaki korku ve ümitsizlik, genç çalışanın ağzından dökülenlerin önüne geçiyordu. Caddedeki işletmelerden birinde çalıştıklarını, olaylar yüzünden dükkânda mahsur kaldıklarını anlatmaya çalışıyordu fakat polisin tüfeği hâlâ şakağını işaret ediyordu. Saniyeler içinde gerçekleşenleri nutkum tutulmuş vaziyette izlerken, bir başka polis gelip çalışanın ifadesini doğruladı. Kafasındaki namluyla, grubun zoraki sözcüsü haline gelen çalışanın sırtına yediği tekme ve oradan uzaklaşabileceklerini belirten küfür, belki de onlar için gecenin en mutlu anıydı.
Bunlar, çok uzun bir gecenin çok kısa bir bölümünde, elimde kameram, yüzümde gaz maskem ve kafamda baretimle polislerin etrafında turlarken şahit olduklarımın bir kısmıydı. Günlerce Beşiktaş’ta, Gümüşsuyu’nda gördüklerimi ve Ankara’da hayatta kalmaya çalışan dostlarla yaptığım görüşmeleri tek tek anlatmam, bizzat tanık olmadığım ama sürekli işittiğim Muğla, İzmir, Hatay ve Malatya’da olanları tarif etmem mümkün değil elbet. Demokratik bir ortak yönetim anlayışının oluşturulabileceğine ilişkin inancımız ile birbirimize duyduğumuz güvenin arttığı, devlet yöntemlerine, polis usullerine ve ayrıştırıcı yüksek siyasete karşı olan hislerimizin tiksintiye dönüştüğü bu iki haftada geçirdiğim gecelerden biri işte böyleydi. Tıpkı etrafında olup bitenleri yakalayıp kaydeden bir fotoğraf makinesi gibi, görüş alanımdaki tüm zulme şahit olduğum ve bu şiddeti soğurduğum –bir nevi katarsis durumu yaşadığım– 11 Haziran’dan bana kalansa, birkaç gecedir düzenli olarak ziyaretime gelen kronik uykusuzluk oldu.

DOĞU EROĞLU