Dini şefin narsizmi ve bunun sırrı

|

 Dini şefin narsizmi ve bunun sırrı A  Dini şefin narsizmi ve bunun sırrı

Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı dünyadan şu ya da bu şekilde nemalan insanların suçluluk hissiyle kaynaşan özdeşleşmeyi pekiştiriyor. Erdoğan da bugüne kadar işe yarayan Kasımpaşalı karakteristiklerini bu yüzden terk etmek istemiyor. Artık iyiden iyiye palazlanmış bir otokrat olduğundan, bunların sonsuza kadar çalışmasını umuyor.
Mesnevi’de kendi kaptan-ı derya sanan bir sivrisineğin hikâyesi vardır. Esen yelin içerisinde salınarak bir o tarafa bir bu tarafa gayesizce uçuşurken, yorulunca eşeğin sidiğinin üzerindeki bir süpürge çöpünün üstüne konan sivrisinek -ufku da egosunun çeperinde daralmış olduğundan- iki yaylandığı vakit aşka gelip şöyle der: “İşte derya, işte kalyon, işte ben / Bir meşhur kaptan olup tuttum dümen”. Uzunca bir süredir başbakanın ahvali de ufku da bu biçare sivrisineğin egosantrik talihsizliğiyle aynıdır.

Erdoğan’ın toplumsal talep ve itirazlar konusundaki narsistik tahammülsüzlüğüne ilişkin örnekleri daha önce de birçok kez gördük ve tartıştık: Uzunca bir süredir “Uludere’ye kürtaj, dindar nesillere tinercilik, Mert’e namert” v.s. ile yanıt veren, topuklarını yere vurarak, omuz silkerek itaat isteyen bir çocuk gibi herhangi bir eleştiri karşısındaki hazımsızlığını söylemsel dayatmalarla gidermeye çalışan başbakan, bir taraftan da güncel ajitasyon malzemeleri tükendiğinden anakronik referanslarla milli şef dönemine atıflar yapmaya başlamıştı. AKP’nin kentsel dönüşüm projeleri, insanları yerinden etmesi, kamuya ait alanları sermayeye peşkeş çekmesi, uluslararası siyasi kararlarında kamuoyunun hassasiyetlerini göz ardı etmesi gibi göstergelerin ortaya koyduğu üzere, Türkiye’de uzunca bir süredir AKP’li aktörlerin “müstakil siyaset üretme” arzusunun ürünü olan bir inşa süreci söz konusu oldu. Ütopik arzularla ortaya çıkarılan tasarımlar AKP’li aktörler tarafından artık pek de itinalı olmayan başıbozuk ve kibirli siyasi ifadelerle meşrulaştırılmaya çalışıldı. Üstelik tüm bunlar yapılırken Erdoğan’ın dindar-muhafazakâr retoriği bir protokol lisanı haline getirerek bu retorik çerçeveye içkin olmayan ifade ve talepleri dışlayan “yukarıdan” bir söylem geliştirmesi, halkın sadece seküler kesiminde değil bir kısım muhafazakâr tabanda dahi rahatsızlık uyandıracak boyutlar kazanmıştı.

Malum ütopik kurgularını hayata geçirme arzusuna pek fazla kapılan Erdoğan, “çok sevdiği şehri” İstanbul’da özellikle 1 Mayıs’larda ve çeşitli protesto gösterilerinde kendisini “olmadık” dertlere gark eden Taksim Meydanı’nın “sembolik mahiyetini yıkmak” üzere bir proje daha dayatmaya yeltendi. Ancak “meydanı yayalaştırmak” cinasıyla başlatılan projede toplumsal muhalefetin kudreti -yakın zamandaki bir alışkanlıkla- pek hafife alındı. 28 Mayıs 2013 sabahı dozerler Gezi Parkı’ndaki ağaçları katletmeye giriştiğinde, sosyal medyadan yaygınlaşan haberleri alıp meydana koşan eylemciler yıkımı engellemeyi başardı.
Sonrasındaki olayların belirgin kıldığı üzere, varlığı inatla ve ısrarla inkâr edilen potansiyelin gösterdiği oldukça şiddetli reaksiyon tartışmamız yıkıcı tesirini ortaya koydu. Velev ki Erdoğan’ın “bir avuç çapulcu”, “alkolikler” yahut “tencere tava hep aynı hava” gibi kibirli aşağılamaları bu reaksiyonu şiddetlendiren en önemli etken oldu. Halkın isyanı devam ettikçe kibirli başbakanın ifadeleri de, “%50’yi evinde zor tutuyorum” gibi tehditlerden “Taksim’e cami de yapacağız” gibi basit Zübük tipi siyasalara doğru uzandı. Artan polis terörü eşliğinde, Erdoğan kendi ezberini dayatmaya ve tahammülsüz ifadelerini tekrar etmeye devam edince, bu sefer “AKP aklının görece selim sahipleri” devreye girerek tiyatral faaliyetlerini sergilemeye başladılar:

Önce dini şef Afrika’ya gönderildi. Sonra da Abdullah Gül ve Bülent Arınç sözde “mütevazı” açıklamalar yapmaya, “hükümetin bazı hatalarını, yanılgılarını” sözde kabul etmeye yönelik, yüklemi olmayan, dolaylı tümleçlerden ibaret cümleler kurmaya başladılar.  Halkın tepkisine daha fazla direnemeyen medya kuruluşları, penguenleri göstermekten vazgeçti, yerine mevcut reaksiyonu dinginleştirmeye yönelik ılımlı-manipülasyona dayalı “söylem” üretimine başladı. Sahne kurulduktan ve polisin “orantısız güç kullanımı” [ne demekse bu] sözde kabul edilerek eleştirildikten sonra karar kılınan retorik çalıştırılmaya başladı: Özetle; “aranızda provokatörler var, vandalizm diz boyu, kamu malına, polise ve hatta size zarar veriyorlar, eyleminizin meşruiyetini sarsıyorlar”. Tipik bir AKP taktiği, şeytanileştirme…

Bu retorik ister istemez yıkıcı-zorlayıcı eylemlerde bulunan aktivistlere olan ahali desteğini ve sempatisini kısmen de olsa kırdı. Zaten heterojen gruplardan ve ahaliden müteşekkil olan eylemciler birbirlerine müdahalede bulunmaya, birbirlerini uyarmaya ve ihtilaflar yaşamaya başladılar. Yine de ateş sönmedi. Protestolar değişik şekillerde de olsa yurt genelinde devam etti. Özellikle İstanbul’daki eylemler örgütlü ve somut talepleri olan bir yöne doğru evirildi.
Eni sonu Erdoğan Afrika’dan dönerken iktidar mümessillerinin meşakkatli tiyatral faaliyetleri devam etti. Uçak geciktikçe, hava alanındaki kalabalığın sayısı arttırıldı. Sahneye çıkan Erdoğan, Topçu Kışlası planına inatla toz kondurmazken, dindar-muhafazakâr “kitleyi” tatmin etmek üzere de eylemlerin arkasındaki karanlık gücün “faiz lobisi” olduğunu ilan ediverdi. Yine-yeniden ve hala narsistik tahammülsüzlüğünü, racon kesen tavrını, “yukarıdan dinciliğini” devam ettirerek, geri adım atmayacağını söyledi. Peki neden?

İktidar yardakçılarının hava alanına kurduğu sahnede sergilenen bu son tiyatronun, halkın meydanlarda sergilediği orta oyununa nispeten ciddiye alındığı pek söylenemez. Ancak yine de Erdoğan’ın bu tip “histerik poz kesmeleri, kontrolsüz öfke patlamaları” gerçekten de bir “yığının” zaaflarıyla özdeşleşmeyi hala başarıyor ve tesirini sürdürmeye devam ediyor. Böylesi çıkışlar, Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı dünyadan şu ya da bu şekilde nemalan (özellikle muhafazakâr kesimdeki) insanların suçluluk hissiyle kaynaşan özdeşleşmeyi pekiştiriyor. Erdoğan da bugüne kadar işe yarayan Kasımpaşalı karakteristiklerini bu yüzden terk etmek istemiyor. Artık iyiden iyiye palazlanmış bir otokrat olduğundan, bunların sonsuza kadar çalışmasını umuyor. Tüm bu histerik çıkışların arka planında bulunan asli zemberek işte budur.

YASİN DURAK
Ankara Üniversitesi