Biz kendimize karşı yürümüş bir kuşağız

|

Biz kendimize karşı yürümüş bir kuşağız A Biz kendimize karşı yürümüş bir kuşağız

Röportaj: Selen TOKCAN

Uzunca bir aradan sonra Adalet Ağaoğlu"nun yeni çıkacak kitabı "Damla Damla Günler" de, "69-"77 yılları arasında tutulmuş günlüklerini okuyacağız. Ağaoğlu"nun unutulmaz üçlüsü "Dar Zamanlar"ın ilk kitabı "Ölmeye Yatmak"ın nasıl bir oluşum sürecinden geçtiğinden, 1970 darbesinin aydın çevrelerinde nasıl tartışıldığına kadar, çok geniş bir dönemi "aydın" bir kadın yazarın birebir kendi ağzından dinleyeceğiz... Tarihi bir belge daha geçecek literatüre. Adalet Ağaoğlu, bu kez okuyucunun karşısına yarattığı bir karakterle değil, kendisi olarak çıkıyor, "günlükler yazarı ölmeden önce yayımlanmalı" diyor ve anlatıyor geçmiş günleri ve gelecekleri...

Nerden çıktı günlüklerinizi yayımlamak fikri?

Günlük yayımlama fikrim hiç bir zaman olmadı ve zaten olmamalı. Günlükler yayımlanmak üzere yazılmaz, yayımladığı zaman bütün değeri kaybolur. O da zaten ölümden sonra oluyor ve neleri sansürledikleri belli olmuyor... Ben bu günlüklerimi, defterlerimi açıkcası ne yapacağımı bilmiyordum. Yazmaya başladığım zaman da bu defterlere dert dökme defterleri demiştim. O zaman bana tanıdıklarım dediler ki, Virginia Woolf, Sylvia Plath okunuyor da sen niye yazmayasın? Benim böyle kıyaslanmam bile hoşuma gitmedi fakat bir tepki oluşturdu. Öyle ya, memleketin içinde yaşayan insanlar, yabancı bir dünyanın günlerini okuyorlar da, bizim günlerimizi niye bilmiyorlar. Böylece bilincimde bir dönüşüm oldu. Ben istedim ki, günlüklerim ortaya çıkacaksa sahicilikleri hiç bozulmasın. Öyleyse ölmeden önce yayımlanmalı.

69 yılında başlamasının nedeni ne?

1970"e doğru TRT"den istifa ettikten sonra başlıyor asıl günlükler... Çünkü TRT"de çalışırken böyle her gün yazacak kadar vaktim yoktu... Ben günlüklerimi hep atmak istedim. Yakmak istedim. Fakat engel olundu. Bir kere nerede yakacağımı da bilmiyorum, ocakta mı, bir arsada mı? O nedenle hiç kurtulamadım onlardan. Tıpkı intihar gibi; edeceğim ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. "96 yılında geçirdiğim kazadan sonra evden eve taşınmak zorunda kaldım. Ve bu günlükler yeniden sorun oldu. Ben bu kırk defteri nereye koyacağım, yerim yok diyerek... Fakat o zaman herkes buna engel oldu, yapamazsın, senin sorumluluğun var dediler... Ve o günlükler buralara geldi...

Bu kadar kurtulmak istemenizin sebebi sadece yer sorunu değil herhalde...

Yer gerçekten önemli bir sorun. Bir diğer sebepse, insan ölümle yüzyüze gelince bir çok şey değişiyor. Beden değiştiği gibi, bilinç de değişiyor. Ve hiç düşünmediğiniz şeyleri düşünmeye başlıyorsunuz... Geride kalan kitaplar, defterler ne olacak benden sonra gibi. O zamanlarda ben zaten bir atılım yapmış, bütün herşeyimi Boğaziçi Üniversitesi"ne bağışlamıştım fakat "günlerimi" bağışlayamazdım... Onların ellerimle yok edilmesi lazımdı. Yoksa dediğim gibi ben öldükten sonra sansürlenir, değiştirilirler...

Dar Zamanlar üçlemesinde, "30-"80 arası yaşanan siyasi ve sosyal olayları hep bir karakter üzerinden anlatırken, bu kitapta "o" karakter siz oluyorsunuz... Sizi o karakterlerden farklı bir noktaya koyan nedir?

Günlüklerimde oyun yazarlığından, roman yazmaya geçiş aşamasında olan bir yazar var. Benim romana geçişim, kendimle, klasik roman, geçmiş roman türüyle hesaplaşarak oldu. Onun için bu defterde, günlüklerimde "Ölmeye Yatmak" ın kafamda döndürdüğüm sorunları var. Buna şöyle diyebiliriz, belki de ilk romanımın günlüğü bu... Her yazarın kendi hayatından vardır zaten romanlarında. Yazdığım herşey kendimle hesaplaşmanın bir sonucudur. Günlüklerin de böyle bir oluşumu var işte... Günlüklerde yazan herşey sahicidir. Sadece duygularımı, roman yazar gibi yazmışım. Bu kitabı oluştururken bana yaratıcılık imkanı veren tek şey, kitaba bir ad koymak oldu. Bir de her bölümün üzerine bölüm adları koydum... Bunlar benim için yeni buluşlar, onun dışında hepsi hamallık.

Günlüklerinizi okurken yirmi iki senelik TRT yaşantınızda çok da mutlu olmadığınız görülüyor... Hatta şöyle diyorsunuz; " İşime, çevreme soğumuşum, ben hiç bir zaman memur olamadım ki". Bu kadar sevmediğiniz bir işte neden bunca sene devam ettiniz? Dediğiniz gibi hep bir "ev kadını" olmak korkusu mu?

51"de TRT"ye girdim, 1970"e doğru ayrıldım... Bana dediler ki, ne bildin darbe olacağını? Çünkü TRT"ye 12 Mart daha önceden gelmişti. Başta TRT özerk bir kurum olarak kurulmuştu elbette... Fakat insan bazı şeyleri zaman geçtikten sonra anlamlandırabiliyor. Darbeden sonra çok net görebildim herşeyi. Ben o ev kadını olma korkusunu fakülteyi bitirdiğim zaman yaşadım bir tek. TRT de neden bu kadar çok kaldım? İşte büyük bir ikilem. Yazmayı seviyorum, TRT"de oyunlar yazıyorum ama diğer yandan da memurluk yapıyorum ve hiç bir zaman anlayamadığım bir şey bu. Kurallarını bile öğrenememişim. Ama yaratmayı seviyordum. Bir program yaratıyor, kendim yazıyordum... Kalemim oynadı durdu ama hep böyle acılarla oynadı. TRT benim için işte bu ikilemlerin acılı yılları oldu...

Çoğu kitabınızda "aydın kadın" ın toplum içerisinde yaşadığı ikilemlerin üzerinde duruyorsunuz. "Ölmeye Yatmak"ın "Aysel"i aslında sizsiniz bir çok yerde, günlüklerinizde açıkca görülüyor... Günlüğünüzün bir yerinde, kocanız Halim"in geçim sıkıntısını tek başına üstlenmesini eleştirmiş, "Erkeklik kompleksi işte!" demişsiniz... Bugün nasıl bakıyorsunuz?

Evliliği hiç bir zaman sevmedim, ama evleniyor insan... Uzun yıllar evli kalabiliyorsanız, ki biz Halim"le otuz küsur yıldır evliyiz, bunun sırrı dostluktur. Bir vefa borcu oluşuyor. Güven devreye giriyor. Fakat kadının habire rahatsız, huzursuz olması "var olabilme" ihtiyacındandır. Çünkü o ikinci sınıf. Sadece cinsiyet farkı değil bu. Toplum bilincinin oluşumudan gelme bir şey var. Tek başına var olma ihtiyacı duydum hep. Benim "varoluş kuşkularım" beni böyle yaptı.

Hala taşıyor musunuz bu kuşkuları?

Şimdi daha yumuşağım elbet. Bir kere fiziğim öfkelenmeye yetmiyor. Şimdi Halim"le ben eve kapatılmış iki çocuk gibiyiz. Eskiden damarım tutardı, bir şey ters gelirdi, erkek baskısı gibi gelirdi, on beş gün evi terkederdim. Şimdi öyle değilim tabii... Yıllar içinde o güven ve dostluk oluşursa, bu yaşlarda herşey güzel devam edebiliyor... O dostluk çok şiirsel bir biçimde sürebiliyor. Uğraşa uğraşa iyi bir şiir, güzel bir cümle yazabilmişsin gibi, hafif bir doygunluk veriyor insana. Tabii bir de dayanışma giriyor işin içine. Gençken çeker kapıyı çıkarsın, ama yetmişinden sonra öyle çıkılmıyor işte...

Şimdi neler rahatsız ediyor sizi? Nelerle uğraşıyorsunuz?

Zamanım artık çok kısıtlı. Ve ben zamanla yarışamayacak kadar yorgunum artık. Buna rağmen Dar Zamanlar Üçlemesini, bir dörtleme yapmak üzere işe koyuldum. Dördüncü kitabı yazmaya başladım... Bakalım neler olacak? Şimdiden hiç bir şey söyleyemem. Bu modaya uymayacağım. Evimdeki insan bile son noktayı koyana kadar ne yazdığımı bilmez. İşte beni ne rahatsız ediyor söyleyeyim, son zamanlarda başlayan taklit olayı... Bir çok kitabımın adı televizyon programlarına konuyor. Bu aralar fikr-i mülkiyet ile uğraşıyorum.

Hangi programlar örneğin?

"Karşılaşmalar", "Hadi Gidelim"... Bunlar benim kitaplarımın adları, ama televizyon programına isim oldular. Ve yazar örgütleri dahi yaya kalıyor bu durum karşısında. Dayanışma diye bir şey kalmadı. Biz ilk yazar örgütlerini kurduğumuz zaman, yazarın birine "gık" dense hemen bir araya gelir arkasında dururduk. Artık öyle değil. Herşey çabucak unutuluyor... Benim aydın sorum(suz!)luluğu dediğim bu. Aydın unutmamalı, aydın dayanışma içinde olmalı. Hayat çok hızlandı. Değerler terazisi bozuk artık.

Nasıl bozuldu terazi?

Neredeyse her şey ticarileşti çünkü. Şimdi bizde yargı bile fikr-i mülkiyetin ne olduğunu bilmiyor. Ben olsam durmadan zina zina diye bas bas bağıracağıma önce bir fikr-i mülkiyet yasası var mı yok mu ona bakarım. Veya şu miras yasasına bir bakalım derim. Zina gibi özel hayata giren bir şey nasıl devletin işi olabiliyor diye sorarım. Zina ancak miras yasasının uygulanması gereken yerlerde göz önünde tutulabilir.

Yargı değilse, nedir çözüm?

Çok boyutlu bir iştir. Yasa kapsamında konuşulması bile abestir. Bunları konuşulacağına zinayı ortaya çıkaran şeyler nelerdir onlar konuşulmalı. Mecliste iki kadının sesi çıkarsa çıkıyor. Çocuğu yok diye kadını yerlerde sürüklüyorlar köylerde... Ta nerelere gider bu. Dine, dinin anlayışına kadar... Hristiyanlığın, islamın ve hayatın uydurulduğu kurallar bozuk. Hepsi yoz. Oysa hayat herşeyden çok güçlü. Onlara göre Kur-an değişmez, İncil değişmez. İşte bu eğitimle yetişmiş olanların yasaları oluyor. Devleti oluşturanlarda o insanlar. Fakat hayatı diyalektik görmek lazım. Hiç bir şey tek yönlü değildir. Zinayı devletin konusu haline getiren nedir diye konuşan çıkmıyor. Devletin konusu olmasın diyoruz ama nasıl? neden?... Bu soruların cevabının bulunması gerekir esasen. Niye AB bizi bu yüzden yakalasın ensemizden?

AB"ye nasıl bakıyorsunuz?

Elbette girmemizi istiyorum. Madem ki yüzümüzü Batı"ya döndürmüşler, ve bu ülke 80 yıldır batılılaşmak için kan revan içinde kalmış... Şu anki durumumuz, bizim fakir oğlan, zengi kız destanlarımıza benziyor. Türkiye şu anda fakir oğlan, AB de fabrikatörün çocuğudur. Dışarıdan girmeyelim demek çok yararsız. Oraya girip şikayetlerimizi orada dile getirmeliyiz. Orada oy sahipi olmadıkça, söylediklerimiz bir işe yaramaz. Onlar bu küreselleşme bocalaması içinde yok olup gidecek. Kapitalizm de yok olup gidecek. Ben göremeyeceğim ama tarih gösterecek bunu. Çünkü silah satmaktan başka satacak malları kalmadı. Tek tekel silah oldu. Şimdi para sahibi olmanın tek yolu toplu kıyım. Habire savaş çıkmasının tek sebebi bu. Duvar yıkılınca terazi tek yanlı kaldı. Ama hayat tek yanlı yaşanmaz. Değerler dengelenmelidir. Tek yanlı değer çürür, biter. Onun için diyorum, AB Türkiye"ye muhtaç diye. Ayrıca daha pratik bir şey söyleyeyim, bu vizelerden bıktım!

Cumhuriyetin birinci ve ikinci kuşaklarının, siz de buna dahil olarak, içinde kaldığı kısır döngüden bahsediyorsunuz günlüklerinizde... Nasıl bir döngü bu?

Biz 27 Mayıs anayasasına karşı yürümeye başladık. Halbuki bizim gençliğimiz "ordu-gençlik elele" sloganlarıyla geçmişti. "68 de profesörler ile birlikte yürüdük Atatürk Bulvarı"nda ve Ölmeye Yatmak karnıma o zaman düştü. O zaman dedim ki, yahu cumhuriyetin birinci ve ikinci kuşakları olarak biz iş başındayız şimdi, kimisi profesör, kimisi genel müdür, peki biz kime karşı yürüyoruz? Galiba kendimize karşı yürüyoruz... O zaman tarihi yapan bizi de yaptı... Sonuçta Ecevit gelecek diye, yine aynı kuşak hopladı zıpladı ama ne oldu? Kendimize karşı yürüdük işte... Ve bence bugün en trajikomik durumdayız...