"Özgürlük suç ikileminde DÜŞÜNCE" İfadeyi engellerseniz asıl o zaman şiddet oluşur

|

"Özgürlük suç ikileminde DÜŞÜNCE" İfadeyi engellerseniz asıl o zaman şiddet oluşur A "Özgürlük suç ikileminde DÜŞÜNCE" İfadeyi engellerseniz asıl o zaman şiddet oluşur

Gazeteci-Yazar ve Galatasaray Ünv. Öğretim Görevlisi Ragıp Duran ile röportaj.
DÜŞÜNCE ve ifade özgürlüğü, coğrafyamızın en çetrefilli gündemleri arasındaki ayrıcalıklı yerini korumaya devam ediyor. Düşündüğünü dillendirme, düşündüklerini yayma ve düşünce ile eylem arasındaki bağlantılar gibi insanca yaşamanın olmazsa olmazları bir arpa boyu yol alınamayan bir siyasi iklimde yeniden tartışılmakta. Biz de bu hafta 301. madde, Orhan Pamuk davası, özgürlükçü praxisle bağlantıları üzerinden ' düşünce' ye yakından bakalım dedik.

IŞIL ÇOBANLI / » Düşünce ve ifade özgürlüğü kavramı aslında insanları n temel haklarından biri olmasına karşı n, neden sizce özellikle ülkemizde tabu olarak görülüyor?

Bunu tarihi bir boyut altında düşündüğümüzde, tabu olarak kabul edilmesinin belirli bir nedeni olsa gerek. Hukuki metinlere baktığımız zaman da, yurttaş hakkının, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında çeşitli ülkelerde insan hakları çerçevesinde oluştuğunu görüyoruz. Türkiye’de bu hakların, geniş kesimlerce, özellikle iktidarca yeteri kadar sindirilmemiş, kabul edilmemiş olması, yurttaşlık kavramının olgunlaşmamış olmasıyla ilgili. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti seksen yıllık çok genç bir cumhuriyet. Seksen yılda Kemalist iktidarı n, yurttaş kavramını, demokrasiye katılan toplumun bir hakkı olarak değil; kendi Jekoben anlayışında, devleti güçlendiren bir noktadan gördüğünü söyleyebiliriz. Hâlâ Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kul gibi, devlete hizmet etmek zorunda olan, devletin yaptırımlarına maruz kalan, kendi bağımsız, özerk fikriyatı olmayan insan olarak algılanıyor yurttaş. Düşüncelerin yazılı ifadesi, kamuoyunca paylaşıma açıklığı nedeniyle içinde bulunduğumuz iletişim çağında çok önemli. Son on on beş yılda düşünce, ifade ve basın özgürlüğü konusundaki işlemlerin çetelesini tuttuğumuzda, büyük ölçüde temel dört beş konu var. Türkiye toplumunun ve maalesef belirli ölçüde Türk medyası nın da tabuları olan konular bunlar. Bunları ifade etmek, tartışmak, bunlar hakkında resmi olarak oluşturulmuş bir fikrin dışına çıkmak veya o resmi görüşü sorgulamak sorun yaratıyor.

»Bu tabu olan sorunları açabilir misiniz?
İki türlü sorun var. En son yaşadığımız Yeni Ceza Kanunu’nun 301. ve 305. maddelerinden yargılanma olayı gibi yasal birtakım engeller var. Bir de daha önemlisi bütün toplum nezrindeki bir anlayışı değiştirmek gerek. Bu dört konu keşke sadece resmi iktidarın, devletin tabusu olsa. Medyanın da tabu olarak görmesini –devletle ilişkisi bakımından anlayışla karşılıyorum. Toplumun önemli kesimlerinin bu konuları tabu olarak görmesi söz konusu. Dört konu dediğim; Kürt meselesi, Ermeni meselesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye toplumu ve siyaseti içindeki yeri, rolü, konumu ve bu üçünü de içeren resmi ideoloji, Kemalizm hatta Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi ve fikriyatı hakkında resmi makamların 1923’ten beri az bir değişiklik gösteren tutumları var. Toplumdan bunun yeniden üretilmesi, medyadan da bunun izlenmesi isteniyor. Bu görüşleri sorgulayanlar, katılmayanlar, karşı tez geliştirenlerin başına önce hukuki ve sonra da toplumsal tepki geliyor. Orhan Pamuk, şimdi bu dört konudan ikisine değinen bir cümlesi nedeniyle hem hukuki hem toplumsal olarak azınlık bir kesimce de olsa linç girişimine maruz kalıyor. Yasa böyle bir yargılamaya cevaz vermese, büyük bir ihtimalle toplumsal bir linç girişimi bu kadar ses getiren bir biçimde alenen olmazdı. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü 1923’ten bu yana bu dört temel konuda düğümleniyor. Bunun dışında bu kadar güçlü olmasa da çeşitli başka tabular da vardı; ama hayat ve zaman bunları ya tabu olmaktan çıkardı ya da artık pek tartışılmıyor. Geçenlerde Ermeni Konferansı yapıldı. Bir devlet üniversitesinin de katkısıyla bunları n yapılabilmesi, tabunun yıkıldığı anlamına gelmiyor. Ama tabunun gücünün zayıflaması, Kürt kimliği üzerine getirilen yasaklamaları n kaldırılmasından yumuşadığını görüyoruz.

»Gazeteciler, araştırmacılar, yazarlar bu dört temel konu ve benzerleri hakkında araştırma yapıp, resmi görüşe uymasa da fikirlerini belirtmek durumunda aslında. 301. ve 305. maddelerle gündemde olan bu sorun nasıl çözülecek sizce? Avrupa Birliği’nin yaptırımlarını nasıl yorumluyorsunuz?
AB veya Türkiye’nin dışındaki dış güçler, ancak iç dinamikler bir şey yaptığında ona destek anlamında etkin olabilir, yoksa tek başına anlamı yok. Ülkedeki milliyetçi refleksler, dışarıdan gelen etkilere ters tepen bir yerden tepki vereceği için, olumsuz sonuçlarla karşılaşılabilir. Geçmişe baktığımızda veya başka ülkelerin örneklerine baktığımızda, bu iş biraz da böyle yürüyor. İnsanların kitapları yasaklanıyor, cezaevine giriyor, mahkemelere çıkıyor. Bir tür hukuki, siyasi, ideolojik, kültürel alanda mücadeleyle oluyor bu iş. Çünkü entelektüeller, fikir insanları, bu konuda militan olsun siyasetçi olsun görüş sahibi insanlar, mevcut şeyi kabullenip susacak mı yoksa doğru bildiğini bir şekilde kamuoyuyla paylaşmaya çalışacak mı? Özellikle internet gibi sansürlenmesi daha zor olan bazı araçlar sayesinde ve global çapta bir iletişim yumağının parçası olduğumuz için, gizli saklıyı eskisi kadar tutmak mümkün değil. Hukuki alandaki mücadele önemli. Bugün sadece insan hakları derneklerinin değil; baroların, önemli uzman hukuk profesörlerinin 301. ve 305. maddelerin mantığını çürüterek, örneğin redaksiyonla yapılmış genellemelerle ilgili çalışmaları bulunuyor. Öyle genellemeler ki bunlar; her savcı her türlü "devlet, hükümet, silahlı kuvvetler, emniyete yönelik eleştiriyi" Türklüğe hakaret olarak algılayabiliyor ve çok kolay dava açabiliyor. 305. maddede ise, temel milli yararlar diye, daha sonra kanunun gerekçesinde belirtilen bağımsızlık, toprak bütünlüğü, anayasanın belirtilen cumhuriyetin temel ilkeleri gibi noktalar, gerçekten çok muğlak; her türlü olumsuz duruma açık. Belli ki dış dinamiğin tüm ısrarlarına karşın, yönetim, bilhassa kendi iktidarını korumak, ayrıca geleneksel milliyetçi yaklaşımdan çok uzak olmadığını göstermek için, bu maddelerin çeşitli itirazlara karşın, bu şekilde kabul edilmesinde bir sakınca görmedi. Şu ana kadar 22 tane dava açılmış 301.maddeyle ilgili, bunları n arasında 8 mahkumiyet var. Bu kadar kısa sürede, bu muğlaklıkta bunlar çok ilginç. Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimine, yönetimine veya Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili eleştirileri Türklüğe hakaret diye algılayacaksak, o zaman dünyada her saniye Türklüğe hakaret ediliyor. Bir kısmı bilimsel, bir kısmı polemik onlarca kitap basılıyor Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili.

»Türkiye çok mu fazla hassas bu konuda? Dünyadaki ifade özgürlüğüyle karşılaştırdığımızda nasıl bir tablo çıkıyor?
Hukuk nosyonunun zayıflığı... Hukuki açıdan, siyasi açıdan kendine çok fazla güven duymayan, kendine gelen eleştirilerden çekinen insanların tutumudur bu. Yoksa savunmakta olduğunuz genel yaklaşımlardan, ulus çıkarından, devlet çıkarından eminseniz, bu tür ağzını açan herkesi 2 yılla 10 yıl arası hapis cezası vermezsiniz. Özellikle AB ile ilişkilerde, Kopenhag kriterleri açısından bakıldığında çok açık iki nokta var. Bugün Batı Avrupa’nı n düşünce, ifade, basın özgürlüğü konusunda ulaştığı bir düzey var. Bu da demokratları n, solcuların, entelektüellerin çabasıyla oluşmuş. İki şey yasak ceza kanunlarında ve basın etiğinde: Şiddet çağrısı; yani kalkın ey ahali kalkın silahlanalım tarzını kimsenin üstlenmeye hakkı yok çünkü insanların düzenini bozan bir durum. Bu, bir toplumun barış içinde, huzur içinde yaşaması için bir devletin hukuki araçlarla alabileceği önlemlerin minimumu. İkincisi ise, özellikle Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra patlak veren mikro milliyetçilik diye tabir edilen başta ırkçılık, cinsiyetçilik olmak üzere hiçbir ayrımcılık söylemine yer verilmez. Bizim söyleyişlerimizde vardır; "Senin yaptığını hiçbir Çorumlu yapmaz" diye. Ben gittim, hiç bunu hak eden bir tavırları yoktu! Kadın ve erkek, genç ile yaşlı, kentli ile köylü, zenginle yoksul arasında ayrımcılık yapan ve birini üstün gören, ırkçılık gibi tehlikeli ideolojiler de yasak. Bu iki temel kuralı kabul ettiğiniz ve uyguladığınız andan itibaren düşünce, ifade basın özgürlüğünde adım atmı şsınız demektir. Bu ikisi dışındaki her türlü görüş –hakaret hariç-, siyasi, kültürel, ekonomik, toplumsal her görüş söylenebilmeli.

»Türkiye bu noktada dünyayla ters bir kutba gidiyor sanki. Bu iki konu her yerde kınanırken, bizim ülkemizde şiddet ve ayrımcılık konusu, düşünce özgürlüğü kadar hassas görülmüyor...
Böyle bir durum var ama dünyada da süt liman değil ortalık. 11 Eylül’den sonra bakıldığında, koskoca devletler terörist örgütler gibi çağrılar yaptı. Hatta Bush’un İslamiyet’i hedef gösteren açıklamaları oldu; Haçlılar deyimi gibi. Dünyada da maalesef –bize göre daha iyi olmasına karşınçok da fersah fersah ileri bir durum yok. İkinci önemli mesele şu: Şiddet ve ayrımcılığın dışındaki görüşler için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bir içtihadı var; diyor ki: "Toplumun büyük bir kesiminde infial yaratsa bile; bu fikirler serbestçe söylenmelidir." Hiçbir görüşün diğerinden bir üstünlüğü olmaması gerekir. Çünkü bir kişi savunsa bile, o kişinin görüşüdür o. Türkiye’de büyük kesimin tepki duyduğu birçok konu var. Ama karşı çıkılacak diye o görüş söylenmeyecek mi? Eğer bir görüşün ifadesini, yayımını engellerseniz, şiddetin yolunu açarsınız. Bunun örneğini Türkiye’de yaşadık. Birtakım sosyal, iktisadi sınıfların dertleri, sorunları, mesajları var ve bunları ifade etmek istiyorlar. İktidar bunları bir şekilde, hukuka aykırı olarak yasaklarsa, o görüşler daha da kıymete biner. O görüşler, bazen belli bir kesimin hayati bir konusu olabilir ve mutlaka iletmek ister. Ne yapar, illegal yayına geçer, çok daha bastırırsanı z dağa çıkar. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğ ü, doğru dürüst uygulandığı zaman, şiddeti de engelleyebilecek, önemli hukuki bir araçtı r. Yasakladığınız zaman devlet olarak, rakip, düşman kazanıyorsunuz. Ayrıca, o devleti, düzeni yönetmekte güçlük çekiyorsunuz.

»Son davalarda, Orhan Pamuk davası başta olmak üzere, Hrant Dink ve diğer birçok isim var yargılanan... Çok büyük tepki çekti bu davalar; hem ülkemizde hem yurtdışında, gelip davaları takip edenler de oldu; saldıranlar da oldu. Bu ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
O davada esas ilginç yan, yurtdışından gelen heyetlerin tutumu değil; fiziki şiddetle sanık konumundaki yazar arkadaşımıza yapılanlardı. Üstelik gelen yabancı heyete de saldırılar olmuş. Bu, adliye gibi son derece kutsal, yargı lama gibi son derece bağımsız, özgür olması gereken bir mekanizmanın, Türkiye’de uygulanamadığı imajını yarattı ve tüm dünya televizyon kanalları bu görüntüleri yansıttı esas olarak. Dolayısıyla başta Cemil Çiçek olmak üzere resmi makamlar, mahkemeyle ilgili olarak esas Avrupalı parlamenterleri ön plana çıkardılar. Bu, büyük ölçüde sanığa, Orhan Pamuk’a yönelik saldırıların önemini azaltmaya yönelik bir girişimdi. Yabancı heyetler aslında ilk kez gelmiyor. Eskiden beri Diyarbakır’da, İstanbul’da çok sayıdaki duruşmayı gözlemci sıfatıyla Avrupalı, Amerikalı yabancı heyetler izlemiştir. Bu, Türkiye’nin altına imza attığı çok çeşitli uluslararası sözleşmeyle ilgili olarak yapılan birşey. Zaten aksi olsaydı, mahkemeye girmelerine izin verilmezdi. Türkiye’de, hukuk devletinin en önemli kuralları ndan biri, mahkemelerin açık bir şekilde yapılması. Türkiye’nin, Avrupa Konseyi’nin üyesi olarak ve AB’nin aday üyesi olarak, bu heyetleri görmesi normal bir görevin sonucu. Türkiye, her ne kadar demokratik gelişmeler açısından, izleme sürecinden çıkarılmışsa da, Orhan Pamuk, şansı itibariyle ve dünyaca ünlü itibariyle ve yargılandığı konu itibariyle de Türkiye’nin üye olduğu ve üye olmak istediği kurumları yakından ilgilendiren bir isim. Yoksa daha önce de Ragıp Zarakolu’nun yargılandığı Kürt ve Ermeni meselesiyle ilgili çeşitli duruşmalar, Kürt gazetelerinin, yayınlarının davaları olmuştu. Tekrar yineliyorum; kendi adliyesinden, kendi hukuk sisteminden emin olanlar, duruşmaya hangi milletten, hangi örgütten geldiğine çok fazla önem vermezler. Hukukun savunulduğu bir ortam varsa, açıkça yaparsınız duruşmayı. Ama, Avrupalılar iç işlerimize karışıyor deniyor. İçişleri meselesi değildir bu; çünkü Kopenhag kriterleri denilen kriterler, basın, düşünce ifade özgürlüğünü içeriyor. Orhan Pamuk davasında, bir yandan görevleri gereği, Türkiye kriterleri uyguluyor mu diye bakıyorlar, bir yandan da bir düşünce ifade özgürlüğü mağduru olarak ona destek olmaya geldiler. Bir yanda Avrupalılar, bir yanda Türkler yok. Milliyet bazında yapılan her türlü tahlilin önünde sonunda yanlış olduğunu düşünüyorum. Sözü edilen cümle, kaç Ermeni vardı tartı şması değil; düşüncenin söylenip söylenemediğ iyle ilgili bir şey. Eğer "Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur" deyip, kendi mahkemenizi yapmak isterseniz, yeriniz AB aday üyeliği olmaz o zaman. Dünyada o tür askeri diktatörlüklerle az sayıda kaldı ülkeler. Onlarla aynı kategoride olmak gerek bunu söylemek için. O milliyetçi akımın sağ ve sol renkleri de var. onların kabul ettiği de kapalı bir rejim. Demokrasi, hürriyet için dış dinamikleri tamamen reddeden bir yaklaşım bu. Türkiye’nin bu aşamadan sonra da öyle bir geri dönüş yapması da mümkün değil açıkçası.