Hayat sinemadır, sinema hayattır

|

 Hayat sinemadır, sinema hayattır A  Hayat sinemadır, sinema hayattır

ERCAN KESAL

“En olağanüstü keşiflerin bizi zamanın varoluş alanı içinde beklediği inancı içimi kemirir durur…” Tarkovski

GİYSİLERİM HALA TERLİ
Kavurucu sıcağın altında öğleye kadar tarlasında çalışan genç çiftçi, bir ara mola vererek hemen yanı başında akmakta olan nehrin soğuk sularına girip, serinlemek ister. Tarlanın ortasındaki küçük evinde yaşayan oğlu ve karısı, birazdan öğle yemeği için onu çağıracaklardır. Terli ve sıcak giysilerini çıkartarak kenara koyar ve nehre girer. Bir süre sonra aniden ortaya çıkan fırtına, giysilerini savurur ve onu nehrin sularına kapılarak, epey bir aşağıdan çırılçıplak çıkmak zorunda bırakır. Tam o sırada oradan geçmekte olan köle tacirleri, genç adamı esir ederek, köle kervanına katarlar. Uğradıkları bir şehrin köle pazarında satılan genç adam, çaresizce, yeni sahiplerine yıllarca hizmet eder. Çalışkan ve güvenilir olduğu için, sahipleri onu saraya tavsiye ederek, kralın yardımcısı olmasını sağlarlar. Zamanla, kralın en güvendiği hizmetkarı olur. Ardından kral ölür ve çocuğu da olmadığı için yerine onu varis bırakır. Köle iken kral olmuştur ve artık çok yaşlanmıştır. Son günlerinde, maiyetiyle birlikte, doğduğu toprakları son kez görmek ister. Daha önce evinin de olduğu topraklara gelir ve aynı nehrin kenarında dururlar. Askerleri konaklarken, o da giysilerini çıkartarak nehre girer. Hikaye bu ya, bir anda müthiş bir fırtına kopar, sular coşar ve çadırlar, askerler, her şey dağılır. Yaşlı kral sudan çıkarken bütün vücudunun değiştiğini, gençleştiğini ve delikanlı haline geri döndüğünü fark eder. Nehrin kenarına çıkar. Uzaktan koşarak gelen küçük oğlu, yemeğin hazır olduğunu haber vermektedir. Nehrin kenarına çıkarttığı giysileri, ilk günkü gibi hala terli ve sıcaktır.
Ben, “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminde bir nehre girdim ve çıktım. Set bittiğinde giysilerim terli ve sıcaktı. Gerçek neydi? Başımdan geçenler mi, yoksa hayal ettiklerim mi? Yaşamış ve yaşlanmıştım. Geçmişim beni peşimden takip etmiş ve yıllar boyunca yün yumağı gibi sarılarak gelmişti. “Şimdi” neydi o zaman? Şimdi, geçmiş ve bugünün toplamıydı. O halde, geçmiş, yok olmuş bir şey değildi. Bugünün içinde duruyordu. Yaşadıklarımızın belli bir an ve mekanda gerçekleştiğinin farkında olarak, bilincimizde yer almasıyla belleğimiz oluşuyor, geçmişi de bellek yoluyla, ama bugünün algısıyla yeniden okuyorduk. Yani, “bellek” dediğimiz şey, hatırlama ve unutmayı aynı anda içerdiği için, aslında tam da “zamanın” kendisiydi.

KATİL KİM, MAKTUL HANGİMİZ?

“Bir Zamanlar Anadolu’da” Güncesi, 19.11.2009 Perşembe, Hastane Önü:
”…Sabah beşinci çeşmeye gittik. Hava aydınlık ve güneşli. Detayları çektik ve hastane önüne geldik. Cesedin hastaneye getirilişini, Kenan-Gülnaz bakışmasını çekeceğiz.
Yerel oyuncular bir felaket. Vur deyince öldüren cinsten. Arabaya öyle bir saldırışları var ki, bizim çakma polis ve jandarmalar dehşet içinde kaldılar.
Ben felaket bir durumdayım. Yıllar önce yaşanmış bir cinayetin tüm detaylarıyla, yeniden, gerçek mekanlarda, bir kez daha tekrarı ve bunu yaparken tüm kasabalıların bizi seyre koyulması. Allahım yardım et. Çekimlerin doğru düzgün yapılması telaşı ve “beni tanıyanlar ne der?”kaygısı ile ortalarda dolaştım durdum…..”
Uzun yıllar sonra, bu sefer sinemacı kimliğimle gittiğim bu topraklarda, “Solaris” filmindeki psikolog Kris gibiydim. Solaris’teki gibi burada da geçmişin “maddileşmesi” mümkünmüş gibi gözüküyordu. Kafamdaki görüntüler geçmişe ait görüntülerdi, lakin onun içindeki gerçekliği, bugün tek taraflı yeniden tarif ettiğim için asla geçmişteki gerçekliği bulamayacaktım.
Daha tuhaf olanı ise, hastane önündeki arbede sahnesini çekerken, katile (Fırat Tanış) saldıran yerel oyuncuların içindeki gençlerden birkaç tanesinin, yıllar önce öldürülenin akrabaları olduğunu iyi biliyordum. Biz çekim yaparken hamamın çatısına sıralanıp, çerçeveye girmeden bizi seyreden kasabalıların bir kısmının da, katilin akrabaları olduğu gibi.

BABAMIN ÖLDÜĞÜ YAŞTAYIM
Tırmandığı zirvede yolunu kaybederek ölen genç kayakçının cesedine ulaşamazlar. O zamanlar hamile olan karısı ise daha sonra çocuğunu doğurur. Yirmi beş sene sonra babası gibi bir kayakçı olan oğul, aynı zirveye tırmanır ve yine yolunu kaybeder. Tam da babasının kaybolduğu yerlerdedir. Kurtulmaya çalışırken, tesadüfen karların arasında babasının yıllarca bulunamayan ve hiç bozulmadan duran, yirmi beş sene önceki cesediyle karşılaşır. Babasının yüzünü temizleyip baktığında aynada gibi görür kendini. Yerde yatan ceset kendisinin şimdiki halidir. Babasının ölmüş yüzünde kendi gençliğini, şimdiyi izler. Kendisinin ölmüş yüzünü de babasının gençliğinde görür. “Zaman”, ne tarihtir, ne de bir gelişme, bir “durumdur” ve geri getirilemez. “Ancak herkes geçmişte, şimdiki zamanın geçip giden her bir anın geçici olmayan gerçekliğini bulabildiğine göre “geçmiş” ne demektir?” Geçmiş, yaşadığımız zamandan daha dayanıklı ve daha süreklidir. Şimdiki zaman parmaklarımızdan akıp gitse de, asıl ağırlığına anılarımızda kavuşur. “İçinde yaşadığımız zaman, ruhlarımıza, zaman içinde kazanılmış deneyimler olarak yerleşmektedir.”

METİN ERKSAN’IN KAMONDO MEZARI
Metin Abi’yle düzenli gezilerimizin birinde yolumuz Hasköy mezarlığına düşmüştü.Yıkık dökük, üzerinde yazıların olduğu, ama geçmiş ihtişamını hemen belli eden küçük bir anıt mezarı göstererek konuştu:” Bak doktor, bu meşhur Kamondo mezarıdır. Osmanlının son döneminde saraya bile borç veren Yahudi bir bankerin, Kamondo’nun mezarı. Şimdi ise burada, bu durumda yatıyor işte.”
Epey bir Osmanlı, Düyun-u Umumiye ve Mustafa Kemal sohbetinden sonra, beni çok etkileyen bir cümleyle bitirdi sohbeti: “Ben özellikle bu mezarın önünde bir sahne çektim. Başrol oyuncularını mezarın önünde buluşturup, konuşturdum. Belki bir süre sonra bu mezardan da bir iz kalmayacaktı. Asıl derdim, Kamondo’nun mezarının benim filmimle tarihe kalması idi….”
Film, gerçekliği zaman boyutunda sabitler. Sinemayla birlikte insan ilk kez “zamanı” durdurma, yeniden yaratma ve isterse ona geri dönme olanağına kavuşmuştur. Sinema, zamanın gerçekliğini bir film şeridi üzerinde dondurmuştur. “Sinemanın gücünün kaynağı, onun zamanı, bizi her gün hatta her saat saran gerçekliğin maddesine çözülmez ve hakiki bağlarla bağlamasıdır.” İnsanın vicdanı da zamana bağlıdır ve yalnız onunla var olur. Bellek vicdan demektir ve unutmaksa vicdansızlıktır. Sinema unutmayı bozan bir sanattır ve bu yüzden çok kıymetlidir.
*Alıntılar, A.Tarkovski’nin,”Mühürlenmiş Zaman” kitabındandır.