Direne direne kazanacağız

|

Direne direne kazanacağız A Direne direne kazanacağız

MURAT MERİÇ

Şarkılar, bugünün de tanığı: Direnişe, yüzyıllık bir gelenek eşlik ediyor! Ferhat Tunç’un 12 Eylül sonrasında yaptığı, dönemle simgelenen şarkılardan biri, “Yaşamak Direnmektir”. Askerî cuntanın hüküm sürdüğü dönemde oldukça anlamlı bir şarkıydı bu. Sadece cuntaya değil, zamlara ve “sivil” hükümetin çıkarttığı yasalara da direnmek gerekiyordu o günlerde. Düşünm enin suç olduğu, kitapların yakıldığı, kasetlerin “valilik kararıyla” toplatıldığı, “danıştay kararıyla” serbest bırakıldığı zamanlardı bunlar.

Bandrol Yasası yeni çıkmıştı ve devlet, bunu bahane ederek içeriğe de karışıyor, beğenmediği kasetlere bandrol vermiyordu. Ferhat Tunç, albümleri en çok yasaklanan şarkıcılardan biriydi. Sadece yasak değil, kurşun da yiyordu kasetler: Grup Yorum albümlerinin yer aldığı kolilerin kurşunlanarak açılmadan İMÇ’ye geri gönderildiğini, yapımcıları Hasan Saltık defalarca anlatmıştı.
Bugün şartlar değişti. Devlet albümleri (en azından görünürde) denetlemiyor, bandrol ise artık sadece bir formalite. Albümler, şarkılar, en kötü ihtimalle internet üzerinden yayınlanıyor, alıcısına ulaşıyor. Kaset çoktan tedavülden kalktı, CD’nin sonu gelmek üzere. Yapımcılar kan ağlıyor, evet ama şarkılar alıcısını buluyor. Eh azından eskiye nazaran daha kolay ulaşıyor sanatçılar ve topluluklar, dinleyenine… Ama “dışarıda” şartlar fena: Birbiri ardına pervasızca çıkartılan yasalarla alkollü ürünlerin 22.00 – 06.00 arasında satılması yasaklanıyor, halkın malı sermayeye satılıyor, iskelelere, garlara, arazilere el konuluyor, ormanlar talan ediliyor. AKP hükümeti, icraatına pervasızca devam ediyor, “ileri demokrasi” etkisini her yerde hissettiriyor. Gazeteciler tutuklanıyor, basılmamış kitaplar yasaklanıyor, şarkı söyleyen gençlere ağır cezalar veriliyor. Cunta zamanında karşılaşmadığımız tuhaf uygulamalarla karşılaşıyoruz: Ankara metrosunda “ahlaka mugayyir hareket etmeyiniz” anonsu yapılıyor mesela… Bunu protesto etmek isteyen gençlere sallamayla saldıran “bıyıklı”lar taksiye binip uzaklaşırken polis dayak yiyenleri götürüyor. Şiraze kayıyor, “egemen güç”, izansız bir şekilde ilerliyor.

Son gündemimiz, Taksim Gezi Parkı. “Tarihe sahip çıkmak” adına, orada bulunan “kışla”yı yeniden inşa etmeye karar veren Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşları, buranın AVM ve rezidanslardan oluşacağını duyurunca, halk doğal olarak isyan etti ve Gezi Parkı’nı beklemeye karar verdi. Ağaçların kesilmeye başladığı gün dozerlerin önüne çıkan ve onları engelleyen bir avuç insan giderek kalabalıklaştı: İsyan büyüdü, direniş arttı, kalabalık çoğaldı. Sosyal medya üzerinden örgütlenen insanlar, 28 Mayıs salı günü Taksim’i ve Gezi Parkı’nı doldurdu, şarkılar, türküler söyleyerek oraya sahip çıktı. Sonrası malum: Başta ses çıkartmayan polis, el ayak çekildiğinde arkadan vurdu! Sabaha karşı, uyuyan “nöbetçi”lere gaz bombasıyla saldırdı, “savaş”ı başlattı. Olay hızla büyüdü, ertesi gün ve sonrasında daha büyük bir kalabalık toplandı. Sabaha karşı yine aynı şey… Bu kez, gün içinde kalabalık oraya yığıldı, savaş büyüdü.
Bu yazının yazıldığı Cuma akşamüzeri bilanço fenaydı: Metroya ve halkın sığındığı pastanelere gaz bombaları atıldı, yaralıları almak üzere gelen ambulanslar meydana çıkartılmadı, oturana ve üç kişiden kalabalık gruplara yekten saldırıldı. Bu kadar da değil: Gezi Parkı’nın çevresi barikatlarla çevrildi, Taksim kapatıldı… Nöbettekiler uyurken, sabaha karşı sinsice düzenlenen ve çadırların yakılmasıyla sonuçlanan saldırılar yetmiyormuş gibi, ilerleyen saatlerde, kalabalık arttığında plastik mermiler ortaya çıktı. Polisin “açtığı ateş” sonucu aralarında Ahmet Şık ve Sırrı Süreyya Önder’in bulunduğu pek çok kişi yaralandı; ilgili ilgisiz herkes “organik” biber gazından nasibini aldı. Cep telefonları çalışmadı,  haberciler görevini yapamadı. Yayınlar durduruldu, mobese kameraları bile kapatıldı. 31 Mayıs Cuma, durum böyleydi.

Sonrasında neler olduğunu yaşadık, gördük. Gezi Parkı direnişi devam ediyor ya da durdu(ruldu); bunu şimdiden bilmek mümkün değil ama bu satırları okuduğunuzda aradan bir kocaman gün daha geçmiş olacak. Bildiğimiz, bu kez sadece “direniş”in değil, müdahalenin de sert olduğu. Şarkı söyleyen, halay çeken, sökülen ağaçları yerine diken insanlara reva görülen bu. Şehrin kalbinde, nefes alınabilecek tek alan olan Taksim Gezi Parkı, şimdilik şehirlilerce yaşatılıyor. Yıkılacak, hükümetin istediği bu. Kalıcı hasara bir yenisi eklenecek.
Gezi Parkı’nda söylenenler, neşeli, eğlenceli şarkılar. Bu kez marşlar değil, halaylar, horonlarla sahip çıkıyor şehirliler parkına. Marşlar da söyleniyor elbette ama eskisi kadar yoğun değil. Bu, olayın “siyasi” olmadığı anlamına gelmiyor elbette: Halk, AKP’ye ve icraatına direniyor.

Direniş, geleneğimizde var: Pir Sultan Abdal’dan Âşık İhsani’ye, Ruhi Su’dan Ahmet Kaya’ya uzanan yolda, binlerce şarkı üretildi, üretiliyor. Dünya durduğu sürece üretilecek. Bunların çoğu, bugün, bu gibi toplantılarda hep bir ağızdan söyleniyor. Aralarında “1 Mayıs Marşı” gibi “özel” olanlar, “Katil Amerika” gibi belli hedefe yönelenler, “Nurhak” ya da “Şarkışla” gibi ağıtlar, “Kızıldere” gibi marşlar var. Kimi belli bir olay için yazılmış ya da onun sonunda ortaya çıkmış; kimi halkın dilinde söylene söylene değişmiş, bugüne gelmiş. Halk, derdini her dem şarkılara dökmüş, isyan bayrakları her şeyden önce şarkılarla açılmış. “Balta”lar bilenmiş, “Dağlara Gel” çağrısıyla insanlar birlik olmuş, “İsyan Ateşi” ile halaya durmuş. 60’lı yıllarda ozanların açtığı bayrağı, 70’lerde Selda Bağcan, Edip Akbayram, Timur Selçuk, Cem Karaca gibi şarkıcılar, 80’lerde Grup Yorum, Kızılırmak, Mozaik gibi gruplar, Ahmet Kaya gibi sesler devraldı. Sonrasında rock’çular (70’lerdeki geleneği sürdürerek) isyan etti; mor ve ötesi, Redd gibi gruplar eylemlerde de ön saflarda göründü. Eylemlerin olmazsa olmazlarından biri de Bandista’ydı: Neşeli şarkılarıyla, devrimi dans ederek beklediler, bekliyorlar. Ezberlenen marşların söylendiği asık suratlı mitinglerden dans edilen eylemlere uzanan yol elbette uzun ama gelinen nokta şahane. Bugün bir direniş hızla örgütleniyorsa, bunda şarkıların da payı var. Hep bir ağızdan söylenen şarkılar, insanları birbirine bağlayan bir tutkal gibi; coşkuyu artırmakla kalmıyor, direnişi güçlendiriyor.

Dün Emek Sineması’nın yıkılmasına, Haydarpaşa’nın yakılmasına, Beşiktaş İskelesi’nin satılmasına şarkılarla direnenler, bugün Taksim Gezi Parkı’nda nöbette. Son olmayacak elbette. Gezi Parkı’nı kurtaramayacağız belki ama şarkılar sürecek. Grup Yorum’un şahane sloganını hatırlayalım: “Türküler susmaz, halaylar sürer!” Buna Bandista’nın şarkısını (biraz bozarak) ekleyelim: “Aşk İstanbul’da bir meydan / Aşk Atina’da yanan cam / Aşk alevler içindedir / Aşk mücadeledir…”

Taksim Gezi Parkı’nda verilen mücadele, gelecek güzel günler için: Şehirlilik bilinci adına. Amaç, çocuklarımıza daha güzel bir dünya bırakmak. Şarkılar hep başrolde, direnişçi ruh devrede, yüzlerce yıllık gelenek buna omuz veriyor. Halk direniyor, bu direniş şarkılar aracılığıyla kayda geçiyor. Yarın, bugüne baktığımızda, bunu böyle anacağız: Aşkla ve coşkuyla yapılmış bir “güzellik” olarak. Sloganımız şu: Direne direne kazanacağız!