Hesabı verilmeyen 16 Mart katliamı davası!

|

Hesabı verilmeyen 16 Mart katliamı davası! A Hesabı verilmeyen 16 Mart katliamı davası!

CELALETTİN CAN (*)

Yıl  1978:  Zamanlardan 16 Mart’ının bir öğleden sonrası. İstanbul Üniversitesi merkez binasından çıkan  öğrenciler her gün kendileriyle sivil faşistler arasında barikat oluşturan polisleri bulamadılar. Okul çıkışında her defasında kırktan aşağı polis bulunmadığı halde, bu kez ancak dokuz polis vardı. Okulun önü adeta bomboştu. Beyazıt Meydanı’na biriken faşistler her zaman ki davranışlarıyla yırtınırcasına “Komünistler Moskova’ya” sloganını atıyorlardı. Hava ağırdı. Tedirgin bir ruh hali içinde yan taraftaki Eczacılık Fakültesi’nin önüne yönelmişlerdi ki, içlerinden biri “bomba” diye bağırdı. Arkasından bomba ve yoğun  silah sesleri duyuldu. Hatice Özen, Baki Ekiz, A.Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl olay yerinde, Cemil Sönmez kaldırıldığı hastanede ölürken, 50 kişi  yaralandı.
 “Bomba atılacağı biliniyordu”. Bu cümle  28 yıldır karanlıkta tutulan 16 Mart katliamını özetliyordu. O günden bugüne herhangi bir hukuksal-toplumsal aydınlatma  yaşanmadı. Katliamın failleri yargılanamadı. Elbette böyle olacaktı. Bomba atanları yakalamaya çalışan polisleri durduran polis komiseri Reşat Altaylı idi. Hani 1992  16 Nisanında Çifte havuzlarda Sabahat Karataş’ı ve arkadaşlarını katleden timin başında bulunan emniyet amiri. Hani Hrant Dink’in öldürüleceğine dair tüm istihbari bilgilere rağmen üç maymunları oynayan Trabzon emniyet müdürü olan zat-ı muhterem…
Katliam ile ilgili 12 Eylül darbesinden sonra İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesinde açılan dava 1982 yılında  beraat ile sonuçlandı. Kanlı olayların üstüne gitmek için  darbe yaptıklarını iddia edenler, darbeye gerekçe olan en önemli katliamlardan birinin soruşturulmasını engellediler. İlginç bir paradoks! Sanıklar aklanınca dosya kapandı.
16 Mart katliamı davasını unutma ve unutturma tercih edildi.
TOPLUMSAL VİCDAN UNUTMUYOR
Ne var ki hiçbir şey unutulmuyor! Toplumsal vicdanı   yaralayan  olaylar  unutulmuyor! Tarih unutulmuyor! 16 Mart günü katliamda yaralananlar, katliamı hafızalarında canlı tutabilenler, ölenlerin dönem arkadaşı avukatlar bir araya geldiler ve davanın peşine düştüler. Yeni tanıklar buldular. Dosyaları kaldırıldığı tozlu raflardan indirdiler. Çabaları sonunda amacına ulaştı; yeni bir iddianame hazırlandı. Olaydan 19 yıl sonra 1997 yılında 16 Mart katliamı davası yeniden açıldı.
Bu doğrudan bir  kontrgerilla davasıydı. Alanında açılan ilk ve tek davaydı. Devlet çekirdeğini yöneten oligarşik güçlerde buna uygun davrandılar. İlişkiler, MİT'e, Emniyet'e ve Askere uzanıyordu. Her üç kurumda bu konuda  son derece ketum davrandı. Hiçbir bilgi vermedikleri gibi bu yollu en küçük çatlağı süratle kapattılar.
Dava “zaman aşımı” kararı ile  sonuçlandı. Soykırım, katliam, işkence  gibi insanlık suçlarında zaman aşımı olamayacağı biçimindeki insanlığın hukuki müktesep hakkına rağmen böyle oldu.
DAVAMIZ SÜRÜYOR!
BDP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis’in, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın  yanıtlaması amacıyla verdiği yazılı soru önergesini, Başbakan Erdoğan adına yanıtlayan Adalet Bakanı Ergin, Cumhuriyet savcıları ve hâkimlerin görevleriyle ilgili düzenlemeleri anımsatarak şu bilgileri verecekti:  “16 Mart 1978 tarihinde meydana gelen ‘bomba atıp silahla tarayarak tasarlamak suretiyle yedi öğrenciyi öldürmek ve tasarlayarak adam öldürmeye kalkışmak’ suçunun sanıkları hakkındaki İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1995/128 esasına kayden açılan kamu davasını, 30 yıllık süre içerisinde sonuçlandırmayarak zaman aşımına uğramasına sebebiyet veren ilgili Cumhuriyet savcısı ve hâkimler hakkında; Bakanlığımızca soruşturma başlatılarak, kusurlu görülen Cumhuriyet savcısı ve hâkimler için disiplin yönünden gereğinin tayin ve takdiri için soruşturma evrakı 24/02/2009 tarihli ‘olur’la Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 87. maddesi uyarınca HSYK’ya tevdi edilmiştir.”
16 Mart katliamı kendi başına bir hadise değildi. 1970’li yıllarda  halk kitleleri milyonlarla ‘tribünden sokağa inmeye’  kendi kaderi üzerinde söz ve karar sahibi olmaya başlamıştı. Türkiye gibi her şeyin devletle başlayıp devletle bittiği bir ülkede, bu çok tehlikeliydi. Bu yönlü gelişmenin önünü kesmek için akla gelebilecek en insanlık dışı şey uygulanırdı.
TÜRK USULÜ ‘ENDONEZYA TİPİ KATLİAM’
Hele emperyalist güçler “istikrarlı Türkiye” adı altında Amerikancı koyu bir faşizmin egemen olduğu bir ülke istiyor, Türkiye’ye “istikrarsızlaştırma” siyasetini dayatıyorlarsa, içerdeki iş birlikçi egemen güçlerin uyanışa geçen halka ve gençliğe yapamayacağı kötülük yoktu. Meclisin Demirel’e, sokağın faşistlere bırakıldığı “Komünizme Karşı Milliyetçi Cephe” 1975 yılında  bunun için kurulacaktı. Hükümet ortağı olan faşistler, açık/gizli militer  güçlerin desteği ile  İstanbul’dan başlayarak Anadolu’daki liseleri, üniversite ve yüksek okulları işgal edecekti. İlerici/devrimci öğrenciler okullara alınmayacak, “tarafsız” öğrenciler Ülkü Ocaklarına gitmeye, aidat ödemeye, faşist propagandayı dinlemeye zorlanacak, uymayanlar dövülecek, okullara alınmayacak, ileri gidenler  öldürülecekti. “Öğrenim özgürlüğü”, daha çok da “can güvenliği” yakıcı hal alacak ve giderek toplumun uyanık kesimlerinin ana sorunu haline gelecekti.
Toplumsallaşmaya başlayan ilerici/devrimci hareketin tasfiyesi için 1978 başlarında ihtiyar kurt Celal Bayar  “Endonezya tipi katliam” isteyecekti. İçlerinde Çatlı’larında bulunduğu katliamları örgütleyecek ekipler de hazırlanmıştı. Direnişin ve kuvvetler ilişkisinin elvermemesi, Endenozya’da olduğu gibi katliamın bir haftada bir milyon  halkın “yok edilmesi” biçimnde uygulanması yerine, zamana yayılarak uygulanmasını getirecek, 16 Mart katliamından başlayarak, Ankara’da Balgat ve Bahçelievler, Sivas, Maraş ve Çorum katliamları sürece yayılarak birbirini takip edecekti. Yetmeyecekti! 1978’in Eylül ayından itibaren el altından Evren cuntası örgütlenecekti.
Sadece bu mu? Abdi İpekçi, Doğan Öz, Kemal Türkler, Bedrettin Cömert,  Ümit Doğanay gibi toplumun sinir ucu şahsiyetler yok edilerek, toplumun şirazesinden çıkan toplum görünümü yaratılacak, böylece darbenin psikolojik/sosyal ortamı hazırlanacaktı.
İlerici/devrimci halk güçleriyle tüm köprüler atılmış, onları fiziken yok etme tercih edilmişti. Bu durumda sessiz kalmak, geri çekilmekte çözüm değildi. Faşist güçlere karşı evlerini, mahallelerini, okullarını, iş yerlerini savunmaktan, direnmekten başka bir seçenek bırakmamıştı devrimci halk güçlerine…
1973’lerde nispeten istikrarlı ve geleceğinden umutlu olan bir toplumu, güvensiz bir ortama sürükleme ve Türkiye’yi istikrarsızlaştırma siyasetiyle, darbe koşullarını yaratma ve toplumsal psikolojiyi yeni duruma hazırlama amaçlanıyordu.
İşte 16 Mart ve takip eden katliamları, 1974-80 yılları arasında öldürülen beş bin gencin hesabını buralarda bir yerde aramak gerekiyor.
HESABI VERİLMEYEN DÖNEM
O dönem açığa çıkarılamadı. O dönemin tetikçileri, asli failleri, ilgili tüm iç ve dış çıkar çevreleri açığa çıkarılamadı. Sağıyla soluyla beş binin üzerinde genç, Türkiye’yi bugünkü karanlık ve tehlikeli noktalara sürükleyen kıyıcı egemen sınıfların sözde yüksek siyasetleri sonucu öldü.
Türkiye toplumu farkında olsun veya olmasın hesabını vermediği kanlı bir dönemin suçluluğuyla derinden derine kıvranıyor. Toplum bu yönlü bir sorgulama, yüzleşme ve arınmayı başaramazsa, bilelim ki  rahatlayamayacak ve Türkiye’ye sağlıklı ve işleyen bir demokrasi yerleşemeyecek.       
Kıyıcıların ölümleri üzerinde “yüksek siyaset” yaptığı  gençler kimsenin değil, bu ülkenin insanlarıydı, genç çoğu arkadaşımız, dostumuzdu. 80 öncesinde öldürülen beş bin insanımızın hesabının verildiği, özgür ve demokratik bir Türkiye’ye ulaşmak idealiyle, yaşadıkça unutmayacağız onları.
(*) celalettincan@gmail.com