Asker Devleti’nden Polis Devleti’ne

|

Asker Devleti’nden Polis Devleti’ne A Asker Devleti’nden Polis Devleti’ne

ÖZGÜR TAŞKAY

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı Türkiye’de uzun yıllar etkisini koruyan antidemokratik askeri vesayet rejimine önemli ölçüde darbe vurdu. Fakat tek parti iktidarının nimetlerinden sonuna kadar faydalanıp siyasal ve sosyal kontrolünü günden güne artırmayı iyi bilen AKP, askeri vesayetin yerine bir başka antidemokratik silahlı vesayet rejimini oturtmaya çalışmakta; polisin vesayetini… Dün sokakta en doğal haklarını dile getirirken karşılarında askeri bulan gençler, işçiler, işsizler ve diğer tüm ezilenler bugün polis engeliyle karşılaşıyorlar. Üstelik öyle zararsız, naif bir karşılaşma da değil bu. Haklarını arama ‘gaflet’inde bulundukları için bir de temiz dayak yiyorlar. Asli görevi bireylerin yasal haklarına karşı yapılan ihlalleri önlemek olan polis, bireylerin bu haklarına karşı ihlalin kendisi oluveriyor, üstelik polisin müdahaleleri siyasal iktidar tarafından meşru bulunuyor.
KIRK SATIR MI, KIRK KATIR MI...
Bu durumda da muhalifler için ‘bizi polisten kim koruyacak’ sorusu elbette ki gündeme geliyor ve ne yazık ki bazıları için bu sorunun yanıtı ağızlardan ‘ordu’ olarak çıkıveriyor. İşte bu yaşadığımız kısırdöngünün en belirgin örneği… Bireysel arzuların baskı altına alındığı ‘dinsel motifli’ mevcut düzene alternatif olarak aynı baskıların devam ettiği geçmişin ‘laik’ düzeni üstü kapalı olarak vaat ediliyor Meclis’teki en büyük muhalefet olan CHP tarafından. Bir kırk satır mı kırk katır mı durumu… Otoriter iktidarın kapitalist nitelik taşıyan bu her iki tezahürü de madunların mağduriyetini engelleme görevini kendinde bulmadı, bulamıyor, açıkçası bulmayı da pek istemiyor.
Böylece ne üzücüdür ki toplum polis devleti-asker devleti seçeneklerine hapsedilmiş duruma gelmiş bulunmaktadır. Kitlelerin bu ikisi de son derece baskıcı ve saldırgan ikilemi aşacak iradeyi gösterebilmesi pek de mümkün değil gibi. Nihayetinde polis devlet-asker devlet tercihlerine bırakılmış toplumun potansiyel özgürleştirici iradesi devlet dışındaki farklı mecralar tarafından da kısıtlanıyor. Devlete ve onun baskıcı güçlerine bağlı ya da onlardan bağımsız ‘ideolojik aygıtlar’ bahsi geçen ikilem dışında bir seçenek olduğunu ‘nedense’ vurgulamaktan kaçınıyorlar ve bireylerin bu iki seçenekten birinin kabulüne dair bir rıza yaratıyorlar. Gerek görsel-yazılı medya gerekse de diğer organların ezici çoğunluğu demokratik yönetim ve özgür toplum karşıtı düzenin farklı iktidarlar eliyle de olsa devamı için var güçleriyle çalışıyorlar. Bu birbirinden sözde farklı aktörler farklı iktidarlar eliyle farklı kurumların etkin hale geleceği bir düzeni tahayyül etse de bireysel ve toplumsal özgürlüklerin söz konusu edilemeyeceği, bireyin kendi kendisinin efendisi olamayacağı baskıcı düzen paradigması her halükârda değişmeyecek gibi duruyor. Tüm bunların sonucunda toplumun bir kısmı laik militarizm (ordunun etkin olduğu yönetim) yanlısı olurken öteki kısmı ise dinsel militarizmi (polisin etkin olduğu yönetim) benimsemiş hale getiriliyor. Bunların dışında gerçekten demokratik ve özgürlükçü bir yolu benimseyenler ise küçük bir azınlığı oluşturuyorlar. Bir toplumun ilerleyebilmesi için en önemli bilgi kaynaklarından olan üniversiteler bile muktedirlerin ve muktedir olma özlemi içinde olanların otoriter toplum ideallerine karşı pek ses çıkarmıyor. Ses çıkarmak bir yana bu toplum idealinin sözcüleri dahi olabiliyorlar. Bu üniversitelerden birinde öğrencilere ‘engin bilgilerini’ aktaran ‘hoca’lardan birisi çıkıp kadının giyinme özgürlüğüne karışarak tacize-tecavüze uğrayanın hiç mi suçu yok diyebiliyor. Bu da üniversitelerdeki baskıcı zihniyeti açıkça gözler önüne seriyor.
Türkiye’de ayrımcılığa veya haksızlığa uğrayan birey sayısını milyonlarla ifade etmek sanırım abartı olmaz. Maalesef her daim var olan yoksulların yanında bastırılan kimliklerini gerçek manada yeni yeni keşfeden Kürtler, Aleviler ve ötekileştirilen diğer etnik ve dini kimlikler ile kadınlar, LGBT’ler, öğrenciler diye uzunca devam eden bir liste sıralamak mümkün.
DEMOKLES’İN KILICI
Fakat bu haksızlıklara karşı gelecek güçlü bir çığlık ortaya çıkmış değil. Artık her ezilen kesimin mağduriyet söylemini tekeline almaktan vazgeçip ortak özgürlük ve demokrasi talepleri noktasında oluşacak toplu hareketlerinden başka da bir yol görünmüyor ortada. Klasik bir sol söylem gibi görünse de toplumun sivilleşebilmesi, sahici sivil toplumun zuhur edebilmesi için silahlı hegemonyanın otoritesine karşı çıkabilecek eylemsel birliğin gerekliliği kaçınılmaz görünüyor.
Sözün özü, onun gibi muktedir olmasak da Demokles’in kılıcı hep tepemizde… Tek değişim ise kılıcı tutan iktidarda… Bu yüzden de durum pek umut verici olamıyor. Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası’nda demokratik hak talebiyle yayılan isyan dalgalarının ilk meyveleri, emperyalist güçler yine müdahale etse de, biraz olsun umutlarımızı yeşertti. Çığlık atma zamanı geldi de geçiyor. En azından önümüzdeki seçimlerde…
(*) ozgurtaskaya@gmail.com