Olmayan kaldırımlar ve polis...

|

Olmayan kaldırımlar ve polis... A Olmayan kaldırımlar ve polis...

CÜNEYT CEBENOYAN

Yaşadığım şey Türkiye için sıradan, abartılacak bir yanı olmayan bir olay ama yine de sinirlerimi germeye yetti. Perşembe günü saat 12.45 civarında, festivalde “Attenberg” adlı filmi seyrettikten sonra oyuncu Tülin Özen’le Turnacı Başı Sokak’taki “Hayvore” adlı lokantaya doğru bir şeyler yemek ve içmek üzere yürümeye başladık. Bu sokağı tarif etmek lazım: Sokağa girişte sağda bir balık lokantası var. Adı galiba “Balıkçı” olan bu lokanta sağdaki kaldırımı tamamen işgal etmiş, yolla kaldırım arasına da bir çit çekmiş. Sağda kaldırım diye bir şey kalmamış! Solda ise bir büfe var; o da buzdolabını ve gazete tezgâhını kaldırıma koymuş. Zaten çok dar olan soldaki kaldırım da kullanım dışı kalmış! Yani araçlarla birlikte yoldan yürümekten başka çare yok! Neyse ki gideceğimiz lokanta çok yakın. Beş, on saniyede varılacak mesafede. Fakat arkamızdan gelen siyah sivil araç, kenara çekilmemiz için hırsla kornasına basıyor. Korna sinir bozucu bir şey, bizden daha uygar ülkelerde kornaya hemen hemen hiç basılmaz. Çünkü bu davranış hakaret anlamına gelir ve çoğu zaman da hakaret etmek için kullanılır. Benim işittiğim korna da o nitelikteydi: “Çekil kenara!”, diyordu aracın şoförü bana. O sokaktan ne zaman geçsem zaten kaldırımın yok edilmiş olmasından dolayı sinirlenirim. Bu kez kaldırımı elimle işaret ederek, “Ne korna çalıyorsun? Görmüyor musun yürüyecek başka yer yok” dedim. Benim ona karşılık olarak çalacak bir kornam olsaydı, çalardım ama yoktu. O kornaya karşılık gelecek, kornayla eşdeğerde tek şey, sesim ve jestlerimle kendimi ifade etmekti.  Ayrıca yaya olarak yol hakkı benimdi. Daha uygar bir ülkede olsak yayayı gören araç güvenli bir mesafede durur ve yayanın geçmesini beklerdi ve doğrusu da budur.  Ama Türkiye’deydik, yayaların kendilerinden daha güçlü araçlara uymaları, onları beklemeleri normal olandır burada. Nitekim öyle oldu. Sen misin itiraz eden, üstelik de elinle kaldırım olmadığını ve kornadan rahatsız olduğunu ifade etmeye kalkan!  Meğer arkamdan gelen polismiş. Önce arabayı üzerime bir miktar sürdü, sonra da sirenini çaldı, o zaman neye çattığımızı anladık. Lokantanın önüne gelip durduk. Sivil giysili bir polis çıktı içinden; niye el hareketi yapmışım, GBT yapacakmış, kimliğimi verecekmişim. Tülin Özen niye kimliğimizi istediğini soracak oldu, derhal ona da aynı şey söylendi: “Kimliğini ver!” Bizi tanıyan lokanta garsonlarından biri geldi, o da ağzını açmaya kalktığı için, kimliğini vermeye zorlandı. Konuşmak imkânsızdı, ağzını açan derhal GBT ile korkutuluyor ve kimliği isteniyordu. GBT bir önlem değil, bir tehdit aracıydı. Yürüyecek yer olmadığını söyleme çabalarımız dinlenmedi.  Topu topu beş, on saniye bekleseler zaten yoldan çekilmiş olacaktık ama onlara derhal yol vermemiz gerekiyormuş. Beş, on saniye bekleyemeyen polisler şimdi araçlarıyla yolu tıkamış, arkalarında beklemek zorunda kalan bir araç konvoyu oluşturmuşlardı.  Doğru davranmamız konusunda derslerimiz verildi. Eğer lokantanın sahipleri gelip, destek olmasalardı bu iş orada kalır mıydı, emin değilim. Terörize edildim ve başka bir filme gidecek keyfim kalmadı. Ama yine de ucuz atlattığımız duygusu içindeyim. Kamu malı olması gereken kaldırımın tümü, yine kamuya hizmet etmesi belediye tarafından özel bir şirkete verilmiş ve yine halka güven vermesi gereken bir başka kurum yani polis tarafından “olmayan kaldırım”da yürümediğim için karakola çekilmekle korkutulmuştum. Yol hakkı yaya olarak bana aitti ama polis olduğunu sonradan anladığım sivil aracın kornası karşısında, derhal kenara çekilip, beklemem gerekiyordu.  “Duyarlı olmam” gerektiği konusunda aldığım ders de cabası! Polis afişlerde güven duymanız bize yeter diyor. Olur! Yeter ki siz isteyin! Ama biz de kaldırımlarımızı, yaya olarak haklarımızı istiyoruz!