Düşene tekme bile vurma, kaç git!

|

Düşene tekme bile vurma, kaç git! A Düşene tekme bile vurma, kaç git!

SEBLA KUTSAL

Pastanın üstündeki mumları üflerken, kadeh tokuşturup kahkahalar atarken, ılık bir bahar akşamı keyifli bir türküyü mırıldanırken, bebeklik albümlerindeki fotoğraflara bakarken, bir partide dans ederken, enfes bir yemeği aynı masada yerken, kısacası siz gülerken, gülümserken artar çevrenizdeki kafa sayısı… Başarıyı değil, ama naif ve derin olmayan bir mutluluğu paylaşırken çoğalır “dostlarınız”. Tüy gibi hafifsinizdir mutlak saadetinizle; “dostun” yahut “sevgilinin” hayatından hiç ses vermeden çıkabilme; yere düşse de kırılmama özelliklerinizle “ideal” yol arkadaşı olursunuz. O zamanlar sık sık çalar telefonlarınız, “seni seviyorum”lar artar, kolunuza giren, sırtınızı sıvazlayan, aşk veya arkadaşlıkla elini uzatanlarınız hiç eksik olmaz.
Ancak, mutluluk bir mizaç, harcansa da bitmeyecek bir miras değildir, ansızın dağılabilir. Onun yerini alan acılarsa nezle gibidir. Sebebini bile anlayamadan, bir sabah burnunuz kaşınarak uyanırsınız ve “kokup bulaşmayan mutlu heykeliniz” orta yerinden çatlar, tozunu taşını dökmeye başlar etrafa. Bu durum bazen öyle kalıcı görünür ki, kronikleştiğini düşünürsünüz. Akıntıya mendil yetiştiremez, suçu kendinizde arar, daha da çaresiz kalırsınız. Hastalıklar, hesaplaşmalar, ailevi sıkıntılar, varoluş buhranları, maddi-manevi darlıklar hayatınıza girmek için izin istemez. Güçlü de olsanız, yere eğreti de bassanız fark etmez, günlerin getirdiğini geri çeviremez, teslim olursunuz dertlere ve amansız bir mücadeleye girişirsiniz. Bu savaş yorucudur, yıkıcıdır, hırçınlaştırır insanı, kendinden başkalaştırır. Tırnaklarınız sivrildikçe, “iyi ki doğdun” diye alkış tutanların birçoğu, bu düşüncesinden vazgeçer, uzaklaşır, kaybolur gider. Sizi “taşımak” zorunda kalacaklarını sanırlar. Gülemeyen yüzünüz güzel, ıslak yanaklarınız sevimli, titreyen dudaklarınız öpülesi değildir artık. Göbeğinizdeki düğmeye bastıklarında aynı şarkıyı tekrar tekrar söyleyemiyorsunuz diye “bozuldu” denerek rafa kaldırılır, unutulursunuz.
Zor günler turnusol kâğıdı gibidir; insanların rengini belli eder. Gerçekten sizin yanınızda olmaya sebat edenler, sizi sağladığınız konfor, neşe ve zevk olanakları için değil de, siz olduğunuz için kalbinde taşıyanlar, böyle zamanlarda meraklanır, endişelenir, daha da yakınınıza gelir. Ellerinizi sımsıkı tutar ve sivrilen tırnaklarınızın dibindeki kanlı yaraları görür. Ne için mücadele verdiğinizi, nerenizden yara aldığınızı, dilinizde biriken zehrin hangi marazdan yadigâr olduğunu anlayıp, çare aramaya çalışır. Bir kazan yoğurdun kaymağı gibidir işte o dostlar; tadına doyamaz, kimseyle paylaşmak istemezsiniz. Litrelerce süt kaynar, mayalanır, ama en üst katmanda kabuk tutan, sağlamlaşan o “öz” ne kadar da azdır… Tüm bunların sonunda anlarsınız ki; acılarınız sadece sizin değil, size “dostum”, “evladım”, “sevdalım” diyenlerin de imtihanıdır.