Bir melez düşünce doğarken...

|

Bir melez düşünce doğarken... A Bir melez düşünce doğarken...

ABDURRAHMAN AYDIN (*)

Türkiye’deki düşünce serüveninin, hatta bizzat düşüncenin pek çok aksaklığının bulunduğu herkesin malumudur; fakat en büyük sorunun kavramla olguyu buluşturma konusunda yaşandığını pekâlâ ileri sürebiliriz. Ya bir şey olur ve biz bu şeyin ne anlama geldiğini yerli yerine oturtacak kavramsal setten yoksunuzdur, ya da elimizde bir dünya kavram vardır fakat bu kavramlar bir yaşamı, bir “ben” olma halini estetize etmekten öteye gitmezler. Bir “ben” olma durumunun estetize edilmesi ise o kavramların çoktan kavram olmaktan çıkıp, birer kendilik imgesine dönüştürülmeleri anlamına gelir. Bunun nedenleri üzerine, başta Türkiye’deki bellek yitimi olmak üzere söylenecek elbette pek çok şey vardır, fakat aşılması ancak bir melez düşünceyle mümkün olan bu sıkışmanın aşılmakta olduğunu, bunun kısmi bir biçimde de olsa gerçekleşmekte olduğunu haber veren belirtiler de söz konusudur. Bu belirtilerin başında da hemşerim, biraz daha yakın olsak, kendisine “Sırrı Ağabey” diye hitap etmeyi elbette çok istediğim Sırrı Süreyya Önder gelmektedir.
DİL VE GELENEK
Önder, dilini geleneğin dili içerisinden tesis etmiş biri olarak ilk belirdiğinde, sanki karşımızda bir genç yönetmen varmış gibi ve kendisine de büyük bir haksızlık ederek, önünde duran potansiyel yönelimler üzerine düşündürdü bizi bir süre. Gelenekle onca barışıklığına karşın uzun, bir hayli uzun bir geçmişinin olabileceği aklımıza gelmiyordu. Bizzat bu durum bile aslında gelenekle kurduğumuz tuhaf ilişkiyi açığa çıkarabilirdi, fakat birçoğumuz çubuğun ucunun bize büküldüğü anda, kendimiz üzerine düşünmek yerine yeniden Önder hakkında kafa yormayı tercih ettik, ya da yapabileceğimiz, elimizden gelen zaten buydu. Geleneğin kadimliğine karşın, gelenek “yepyeni” bir şey olarak duruyordu karşımızda. Böyle bir görüş açısı içerisinde olduğumuz için de Önder bize bir tür otantizmin temsilcisi olarak görünüyordu. Otantizm ise temelde psikolojik ve ikame edici kaçışlar sağladığı, otantik kişinin otantik unsurları kendi “ben olma” durumunun inşasına tahvil ettiği bir durum olarak belirdiği için hiçbir sahih devrimci içeriğe sahip olamaz(dı). Bu genç yönetmenin(!) önünde temelde iki yol bulunuyordu: Ya geleneğin devrimci gücüne yaslanarak kendisini bu minvalde bir devrimci olarak yeniden icat edecekti, ya da geleneğin hâlihazırdaki siyasal iktidar yapıları tarafından gasp edilişine belki kendisi de hiç farkında olmaksızın hizmet edecekti.
Zamanla anlaşıldı ki Önder, geleneği yeniden inşa ve icat etmiyor, bizzat gelenekten kendisini inşa ve icat ediyordu. Bu, onun alırlık kapasitesinin de yüksekliğini işaret eden bir durumdu: Omurgasını kaybetmeksizin bir senkretikliğe olanak veren bir durum. Bu bakımdan, kelimenin arkaik anlamıyla, biraz Alevi’ydi. Almak kadar vermek de vardı. Başlıkta dile getirilmiş olan melezlik, tam da bu alırlık-verirlik kavşağına işaret etsin diye kullanılmıştır. Melez düşünce, sentetik düşünce değildir. Sentetik düşünce, sonunda bir senteze varan ve sentez-öncesi olup da sentezi mümkün kılan unsurların, sonucun yani sentezin kurduğu bir merkez üzerinden retrospektif olarak yeniden kurulmasına neden olur. Böylelikle sentez öncesi unsurlar ancak sentez dolayısıyla anlamlı ve değerli hale gelirler. Oysa melez düşünce, kendini biricikleştirmez; bu anlamda bir merkeze sahip değildir. Sürekli hareket eder, fethedici değil, kat edicidir. Melez düşüncenin gelenekle ilişkisi, bir entelektüel gelenekle sınırlı kalmaz, hatta melez düşünce, entelektüel söylemin saklayıp gizlediği şeye eğilir. Kadim olanla ilişkisi, entelektüel söylemin güçlü tarihiyle olan bir ilişki olmaktan çok, adı sanı olmayanların modern iktidar yapıları tarafından tahrip edilmiş belleğindeki izlerle, tarihin kırıntılarıyla olan bir ilişkidir. Melez düşünce kimsenin, hiçbir kurumun ve yapının kendisinin yerine ve kendisini temsilen “hatırlama”sına izin vermez. Çünkü yerine-hatırlama, hafızayı nesnelleştirir ve imha eder. Yerine hatırlayan, yerinde hatırlamaz; mekânı ve zamanı yeniden kurarak, hatırlanmasını istediği gibi hatırlatır. Bu, kendisini, bazen bir travmayı süreklileştirmek olarak sunarken bazen de mutlak bir kopuş olarak sunar.
‘EFENDİMİZ ACEMİLİK’
Sırrı Süreyya Önder’in hatırlayan biri, bir dengbej olduğunun en büyük kanıtı Kürt meselesiyle kurduğu ilişki olmuştur. Bu kanıt, BDP’nin desteklediği adaylar arasına adını yazdırması ve bu konumda bir siyaset üretmesi değildir. Bu kanıt, Önder’in bu süreci, bir bilen-adamın bildirici konumuyla yüklenmiş olmamasında yatmaktadır. “Kendini yeniden icat etmek” deyiminin yanına “efendimiz acemilik” deyimini de koymanın zamanıdır (Her iki deyim de Turgut Uyar’a aittir. Fakat “kendini yeniden icat etme”yi bizlere –en azından bana- yeniden öğreten Orhan Koçak olmuştur). Önder, adaylık sürecini, hiç aklına gelmeyen sıkışmalarla başa çıkmayı öğrendiği bir süreç olarak değerlendirerek, efendisinin acemilik olduğunu gösterdi. Ne Kürtler adına düşünmeye ne de onların yerine hatırlamaya yeltendi; hareket etti ve yeni yerinde “dünya”yı nasıl gördüğünü anlatmayı tercih etti. Hikâyesini büyüttü, genişletti.
Bu yazı, bir imtihanın söz konusu olduğunu ve Sırrı Süreyya Önder’in bu imtihanı başarıyla vermiş olduğunu ileri süren bir yazı olarak anlaşılırsa, bu yazıya haksızlık olur. Bu yazı, tavşan dağa küsmüş de dağın haberi olmamış misali bir özür yazısıdır. Fakat, Sırrı Süreyya Önder’den değil de hakkındaki Otantizm eleştirilerimi, kendilerine ifade etmiş olduğum kimselerden özür dilemem gerekir. Önder’e ise elbette minnetimiz düşüyor; “dünya içinde olmaklığı” hatırlamamızı sağladığı için.
(*) Arş. Gör. Ege Ünversitesi, Felsefe Bölümü