MEDYA VE SANSÜR

|

MEDYA VE SANSÜR A MEDYA VE SANSÜR

 Sansür, egemen sınıfın medyanın özgürce çalışmasını engellemek için çeşitli yollarla medyayı baskı altına alıp onu kontrol etmesidir. Egemen sınıf ise sansürü bu şekilde tanımlamaz onlara göre sansür toplumu korumaktır. Peki, toplumu kimden ve neden korur? Sansür toplumu bir tek gerçeklerden korur; ama bu gerçekler herhangi bir gerçek değil bunlar egemen sınıfın çıkarlarına ters gelen gerçeklerdir. Her toplumda basın başlangıçta dini daha sonraları ise siyasi otoritenin baskısı ile karşılaşmış düşüncelerin özgürce ifade edilmesi çeşitli baskılar ve yasaklarla engellenmiştir. Bu yüzden de basın siyasi otoriteye karşı sürekli bir varoluş mücadelesi vermiştir.
Tarihte ilk sansürün ne zaman ve nerede uygulandığı bilinmemektedir; ancak devletin ortaya çıkması ve sınıflı toplum düzenine geçilmesiyle birlikte sansürün de ortaya çıktığı söylenebilir. Kimilerine göre Eski Yunan’da Sokrates’in düşüncelerinden dolayı yargılanarak idam edilmesi bilinen ilk ve en kaba sansür örneğidir. Tarih boyunca yöneten sınıflar toplumu eğitimsiz bırakmış ve onları itaatkâr olmaya zorlamıştır. Bunu Çarlık Rusya Kralı I. Nikola’nın: “Benim eğitimli insanlara ihtiyacım yoktur. Bana sadık (bağlı) insanlar gereklidir” sözü çok güzel açıklamaktadır. Düşünen, sorgulayan ve araştıran bir toplum devlet tarafından tehdit olarak algılanmış ve onların bastırılması için de çeşitli yollar aranmıştır. İşte sansür de bu amaçla oluşturulan bir baskı mekanizmasıdır.
Günümüzde medyanın kitleleri etkileyen onları harekete geçiren önemli bir güç haline gelmesiyle birlikte egemen sınıfında medya üzerindeki baskısı arttı ve medyayı kontrol altına alması daha da önemli bir hale geldi. Robert Sovthey’nin de dediği gibi “Modern devletlerin ayakta durmasında kalemlerin önemi süngülerden az değildir.” Devletin kendi tekelinde bulunan medya kuruluşlarının halklara karşı giriştikleri propaganda yönelimiyle özgürlükçü fikirlere, demokratik kurumlara ve muhalif basına yönelik nasıl bir saldırı içinde oldukları onların ne kadar sansürcü olduklarını göstermektedir. Günümüzde gazete ve kanal sahiplerinin çoğunun holding sahibi olması da medyanın özgür ve tarafsız olmasını engellemekte ve bu nedenle medya sansüre karşı gelememekte ona boyun eğmektedir (özellikle ana akım medya).
Sansür sadece gazete, dergi, televizyon gibi alanlarda değil sinema, tiyatro ve son yıllarda da internette çok etkili oldu. Yani sansür her yerimize işlemiş durumda. Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in üstlendiği başrolünde ise Kirk Douglas’ın oynadığı 1957 yılı yapımı Zafer Yolları (Paths of Glory) filmi 1969 yılında TRT’de gösterilmiş, filmde Albay Dax’ın saldırıyı milliyetçilik yaparak savunan General Mireau’ya söylediği “Milliyetçilik alçakların son sığınağıdır” sözü nedeniyle filmin gösterilmesi için öneri veren, filmin dublajını yapan personel dahil olmak üzere filmin yayına hazırlanmasında görev alan personel hakkında savcılık soruşturması açılmıştır.
Toplumcu filmler bir yana, sinemada sol kelimesine bile yer verilmesi o filmin sansüre uğramasına neden oluyordu.  1966 yılında çekilen yönetmenliğini İlhan Engin’in yaptığı “İstanbul Dehşet İçinde” filminde, bir otomobilin sol lastiği patladığı için film sansüre uğruyor. 1962’de Süha Doğan’ın yönetmenliğini üstlendiği “Şoförün Karısı” adlı filimde “kazancımızı ortaya koyar beraber harcarız” diyecek; ama sistem bunu bir komünizm propagandası olarak gördüğü için bu sözü söylettirmiyor.
Medya patronları sayesinde yaratılan bu tekçi medya sisteminde demokratik düşüncelerin, özgürlükçü söylemlerin, ezilen halkların, farklı kültürlerin, etniklerin, azınlıkların, farklı inanç ve inanışların kendilerini ifade edemedikleri apaçık ortadadır. Zaten var olan kitle iletişim araçlarının çok azına sahip olan bu kesimin bunları kullanmaya kalktıklarında da devletin susturma, bastırma ve sansür gibi eylemleriyle karşı karşıya kalmakta ve böylece sesleri bastırılmaktadır.
 
 
EGEMEN YÜZGEÇ