Onun adı Ali, ‘Vurdu kötünün kafasına kafasına’

|

 Onun adı Ali, ‘Vurdu kötünün kafasına kafasına’ A  Onun adı Ali, ‘Vurdu kötünün kafasına kafasına’

Zaire'deki Mai 20 Stadyumu, 30 Ekim 1974 akşamı işte böyle inliyordu. Çünkü, mazlumların biricik yumruğu Muhammed Ali, o 'bitti' denilen adam, insan azmanı George Foreman karşında unvan maçına çıkıyordu. Kimsenin kimseyi öldürmeye niyeti yoktu elbette. Ali de cesetlerden hoşlanan bir adam değil. Fakat bu cümle, bu haykırış, bir isyanın sesidir. Muhammed Ali'de vücut bulan 'siyah' bir isyanın sesi... O maçta Ali favori değildi. Foreman da galibiyetinden emindi, Ali'yi de devirerek unvanını koruyacaktı. Halbuki Ali, o unvanı dövüşerek bile kaptırmamıştı! Vietnamlı kardeşlerine silah sıkmayı reddettiği için, lisansı iptal edilmiş ve kemeri alınmıştı...


'Rumble In The Jungle' ismiyle meşhur maçta Muhammed Ali müthiş bir strateji uygulayacak (rope-a-dope olarak ünlendi daha sonradan) ve iplere yaslanarak tam sekiz raunt boyunca Foreman'ın o sert yumruklarını yiyecekti. Git gide yorulan Foreman, attığı onca yumruğa karşın yıkılmak bilmeyen Ali'nin alaycı cümleleriyle iyice güçten düşüncü de 'The Greatest' Ali, maç başından beri konuşturmadığı hızını konuşturacak ve bir devi andıran Foreman'ı yere serecekti. Sonra, stad yine inleyecekti: "Ali! Ali! Ali!"


 "Ali! Ali! Ali!" tezahüratı yalnızca gerçek şampiyonun selamlanışı değildi. Muhammed Ali, o dönemki diğer siyah boksörlerin aksine (ki George Foreman da siyahtı) dünyanın tüm ezilen halklarının ve ABD'de ırkçılığa maruz kalan siyahlar ile müslümanların yegâne temsilcisi haline gelmişti. Öyle ki, maçlarını radyodan dinlemek için bile dünyanın her yerinde çocuklar babaları ile sabahın üçünde dördünde uyanıyorlardı. Kimisi ise akşam yemeğini boş verip, siyah beyaz televizyonunda Ali'yi seyrediyordu! O, ringlerin Che'siydi. İnsanlığa biraz umut vermişti ve buna gerçekten ihtiyaç vardı.
Muhammed Ali, olimpiyat ve dünya şampiyonluklarının ardından Vietnamlılara karşı savaşması için askere çağrıldı. Malcolm X'in bu yakın (daha sonra 'eski' olmuştu gerçi ama, başka hikâye) dostu ise, askere gitmeyi kabul etmedi. Basın mensuplarının sorularına cevabı netti: "Vietkong mu? Benim onlarla sorunum yok. Onlar bana 'zenci' demiyor, benim sorunum bana 'zenci' diyenlerle!". Bu cesur çıkış, onun unvanlarına ve lisansına mal olsa da, o bu tavrıyla asıl şampiyonluğu dünyanın bütün iyi insanlarının yüreğinde çoktan kazanmıştı.


O, o kadar sevildi ki, hakkında şarkılar yapıldı. Johnny Wakelin, onun ringde dans edişine uygun bir ritimle bestelediği 'Black Superman' parçasında onun hayatını anlattı mesela ve "Bu Cassius Clay'in hikâyesidir, ismini Muhammed Ali olarak değiştiren" dedi.


Ali o kadar sevildi ki, Anadolu'nun ozanları bile onun için türkü söylediler! Evet, enteresan geldiğinin farkındayım. Sağ görüşleriyle bilinen bir ozanımız Ali için kaydettiği  (bende de bulunan) 45'liğinde onu "İslam'ın bayrağı" olarak nitelendirirken, sol görüşleriyle tanınan bir diğeri ise onun yumruklarının "Amerikan emperyalizmine vur"duğunu söylüyordu (bu bende bulunmuyor). Onu herkes çok sevdi, bütün iyi insanlar!


Ali şimdi ölüm döşeğindeymiş, öyle deniyor. Dedikodu ya da değil; ölüm bir gerçek ve eninde sonunda Ali'ye de gelecek. Ancak o büyük adamın da bu dünyadan gidecek olması, güzel insanların hatıralarını biraz daha eksik kılacak. Ali, o büyük boksör, rakibi hiç dövmedi arkadaşlar. Bunu böyle bilmek lazım. Başka bir şeye, başka birilerine vurdu hep, insanların  yüreği bu yüzden onunla attı; usta şairimiz Enver Gökçe'nin o nefis Turan Emeksiz şiirinden alıntılamak gerekirse, "Çıkardı yüreğini kan içinde / Vurdu kötünün kafasına kafasına"...


Muhammed Ali, kötünün kafasına inen en yürekten yumruktu. Onun, kendisini inatla 'Cassius Clay' ismiyle çağıranlara "Cassius Clay benim köle adımdı, benim ismim Muhammed Ali'dir. Bana Ali diyeceksiniz!" diye haykırması, bir efsaneyi yarattı. O kendi kendini yaratan bir efsaneydi. Sonra o efsaneyi, kimliğini arayan bütün dünya insanları benimsedi. Babamlar anlatır, sabahın köründe kalkar Ali'nin maçlarını dinlerlermiş radyodan. Hayır, babam boksu sevmezmiş. Ali'yi severmiş. İşte, bütün mesele bu. Ali, bir sporcudan fazlasıydı. Güneşi içenlerden biriydi.  Öyleyse ne diyelim? Bu dünya güzel olsun diye: "Ali boma ye!"
ONUR BAYRAKÇEKEN
onur.bayrakceken@gmail.com