Savaştıran ekonomi...

|

 Savaştıran ekonomi... A  Savaştıran ekonomi...

Kavramlar bazen anlamlarını kaybederler. Öyle bir zaman olur ki, hangi sözcüğün hangi ruha ait olduğunu anlayamazsınız. Yaşamın dehlizinde yolunu bulamayan küçük çocuklara dönüşüverirler birden. Bu dehlizin kapılarını kapatıverir birileri, o kavramların ışığını kimse görmesin diye. Öylesine bir canlıdır ki çünkü insan, her ne yaparsanız yapın, o “mutlu gelecek” istencini köreltemezsiniz. (...)


Tarih aslında biraz, kavramların, yaşam üzerindeki etkilerinin hikâyesidir. Kendimiz yaratırız, sonra kendi yarattıklarımıza taparız, bu taptıklarımız uğruna da kendimizden olmayanları öldürürüz. Yaşamımızı sürdürmek için ihtiyacımız olan her şeyin aslında bizim kendi haklarımız olduğunu unuturuz nasıl olduğunu anlamadan. Toplum Sözleşmesi birden kayboluverir ortadan, Jean Jacques Rousseau’nun bahsettiği devlet yok olur gider. Birileri bize gerçeği bir türlü göstermez, kendi gerçeklerini “hayatın tek gerçeği” diye pazarlamaya başlar. İşte burada o büyük kırılma yaşanır. Kabul etmek ya da etmemek. Kabul etmeyen birinin sözleriyle devam edelim isterseniz. Albert Einstein, 1949 yılında yazmış olduğu “Why Socialism” isimli makalede özetle şöyle der;  Yani ekonomik yapı aslında bir fenomendir. Çok basit şekilde söylemek gerekirse “para, insanın kendi yarattığı bir kavramdır” ve doğada karşılığı yoktur. 21. yüzyıl üretim sistematiğinde para kavramının olmaması gerekliliğinin savunulacak bir tarafı olduğuna inanmıyorum. Yalnız her kavramın olduğu gibi “ekonomi” kavramının da yaşamdaki izdüşümünün doğru konumlandırılması gerekir.


Öncelikle sorumuz şu; “para nedir?”. Bir hizmet veya ürünün karşılığıdır para. Daha fazlası değil. Elbette ki hayatın doğal akışına uygun olarak hayatlarımızda çok ciddi bir yeri vardır. Ancak dikkatinizi çekerim, paranın değeri, hayatın içinde değerlendirilmelidir. Para kavramını hayatın üzerine çıkarıp, hayatı para üzerinden yorumlamaya başladığımızda, işte tam o anda Dünya güzel bir yer olmaktan vazgeçer. Bugün olduğu gibi…


Kafanızı çevirin ve bakın, Ortadoğu’ya, Afrika’ya, Balkanlar’a ve acı çeken her coğrafyaya. Sonra o büyük ve sihirli soruyu sorun, “neden?”. Karşınıza net bir cevap çıkar: Para. Evet ne yazık ki bu kadar basit. Gücün ve itibarın sahip olunan para ile ölçüldüğü bir dünyada birilerinin para kazanması için, ölmektedir birileri. Silah ticareti, doğal kaynaklar, iş gücü vs diye sayarak bitiremeyeceğimiz ve sonu paraya çıkan upuzun kanlı patika. Yani aslında hayatı daha kolay ve karalı hale getirebilmek için yaratılmış bir fenomen bugün ne yazık ki hayatı ele geçirmiştir. Birileri daha fazla para için bir yerlere saldırmakta, birileri de bunlara çanak tutmaktadır. İkisinin de suçu ve ahlaksızlığı diğerinden aşağı değildir. Masum olan ise, sadece kurbanın kendisidir. Kendi yaşam hakkını savunmak için hayatını ortaya koyan mazlum milletlerdir. Tekil bir savaşan, tekil bir saldırgandan bahsetmiyorum. Çünkü hangi savaştan bahsederseniz bahsedin, savaş kültürünün altını kazımadıkça barışa ulaşmanız mümkün değildir. Savaşta ölen kişinin ismi, milliyeti, dini önemsizdir. İnsan ölmüştür ve bunun vicdani bir açıklaması olamaz. Ölen her insan, kendisini savaştıran efendilerin vicdanında bir kan damlasıdır. Savaş’ta ölen aslında en çok “barış”tır ve unutmayın ki “barış”, ancak yaşamın ve hürriyetin, ekmek ve adaletin en yüce değerler olduğu anlaşıldığı gün tekrar ayağa kalkacaktır.     HAKAN ATALAY