Kapitalizmin dayanılmaz hafifliği

|

 Kapitalizmin dayanılmaz hafifliği A  Kapitalizmin dayanılmaz hafifliği

KARL Marx, “Ekonomi senin yaşamından ve insanlığından aldığı şeylerin  yerine sana para ve zenginlik verir” diyor. Anlamlı olduğu kadar, yaşayarak ve deneyimleyerek, hayatta karşılığını bulabileceğimiz bir söz. Kapitalist ekonominin halen devam eden gerçeği adeta. Bize dayatılan bu sistem “hayatlarımız”dan çok şey alıyor. Bizi kendisine benzeterek aslında olunmasını asla kabul edemeyeceğimiz konumlara getirebiliyor. Misal; bencilleşiyoruz ve birbirimize yabancı atomize olmuş “insancıklar” haline gelebiliyoruz. Kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, tüketen, pazarlamacı bir kimliğe bürünüp bu kimlik aidiyeti doğrultusunda düşünüyor, konuşuyor ve davranıyoruz. “Gündelik yaşam” pratikleri bu yabancılaşma içerisinde kendisini üretiyor.

İnsanları tüketen, çıkarcı, pragmatist ve bencil bir kimlikte bir araya getiren neoliberal ideoloji destekli kapitalizm yüzünden hayattaki her meseleye bu kimlik penceresinden bakıyoruz. Örneğin ülkemizde ekonomik refah, araba ve buzdolabı satışları üzerinden değerlendirilebiliyor. Ama gelir dalımı adaletsizliği, çalışanların yönetime ve denetime katılması ya da çalışma sürelerinin azaltılmasıyla insanların ailelerine ve kendisine zaman ayırabilme hakkı gibi önemli ölçütler üzerinden ekonomik refah değerlendirilmiyor. Unutmayalımki neoliberal ideoloji destekli kapitalizm yüzünden sendikasızlaşma, kent yoksulluğu ve işsizliğin yarattığı mağduriyetlikler asla üzeri örtülebilecek önemsiz meseleler değildir. Ülkemizdeki gelmiş geçmiş bütün iktidarlar ise  bu sistemin uygulayıcılığını ve sözcülüğünü “vatana, millete hizmet” aşkına yapmış ve yapmaktadır (!)

Neoliberalizm, kapital birikimi için rekabeti kutsar ve öğütler. Yani bu anlayışa göre kazanç elde etmek için yarışmalısın. Erich Fromm bu yarışı “rat race” olarak tercüme eder. Bu anlayış insana “rekabet”çi bir kimlikte giydirir. Bu “rekabet” işte bizi “bencilleştirir”. Çünkü “hep daha fazlasını” elde etme uğruna yarışır, çatışır, insanlığımızdan kaybeder ve kendimize yabancı yaratıklar durumuna geliriz. Bu anlayış “ilişki biçimlerimizi” bile kendisine benzetir. Dayanışmacı, yardımlaşmacı ve daha insani olan doğamız giderek  daha vahşi ve saldırgan duruma gelir. “Altta kalanın canı çıksın” zihniyetine sahip birileri olur çıkarız ki sona geldiğimizde, yani ölüm kapımızı çaldığında “biz niye böyle yapmışız” pişmanlığıyla hayatın buna değer olup olmadığının sorgulamasını yapmış oluruz. Bu durumun yaşanmaması için neoliberal  kapitalizmin bencilliği, pragmatizmi, tüketiciliği ve rekabetçiliği karşısında dayanışmacı ve emek eksenli bir sosyalizme ihtiyaç olduğu artık üstü örtülemeyecek bir gerçektir. Bakın Erich Fromm “Sahip Olmak ve Olmak” kitabında bencilliğin gereksizliği ve yaşamımızın yetersizliği konusunda hangi tespiti yapıyor:

“İnsanlar her şeye sahip gözükse de gerçekte hiçbir şeye  sahip değildir. Çünkü bir nesneye sahip olmak, saklamak ya da onu denetlemek yaşam sürecinin belirli ve kısa  alanlarına özgü, onunla kısıtlıdır...”
Hayatın har alanını ticarileştiren ve kendi yapısal konumuna uydurmaya çalışan bu ekonomik sistem elbet “BİRGÜN” kendi yarattığı mağdurları tarafından cezalandırılacaktır. Çünkü insan bir zaman sonrasında tüketen, bencil, çıkarcı kimliğini “BİRGÜN” yırtmanın insanlığa daha faydalı olabileceğinin farkına varacaktır. Elbet “BİRGÜN” Kafka’nın “En kötüsü de sahip olmadığın şeylere ait olmandır” sözü insanoğlu tarafından karşılığını bulacak ve daha adaletli, hümanist, özgürlükçü ve eşitlikçi dünyanın kurulumu hayal olmaktan çıkacaktır.

BURAK AVŞAR burakavsar86@hotmail.com