BARIŞIN ‘ama’sı olmaz

|

BARIŞIN ‘ama’sı olmaz A BARIŞIN ‘ama’sı olmaz

“Kendinizden başka hiç kimse
size barışı getiremez”  EMERSON

Barış  sürecine  öyle ya da böyle  girildi. Bu “süreç”te her türlü kaygı, korku, endişe olağan. Zira bu ülkede endişenin, kaygının ve korkunun hiç olmadığı bir sorun çözme pratiği yaşanmadı. Ben kendimi sosyalist olarak tanımladığım için “gönüllü birliktelik”, “eşit yurttaşlık” ve “özgürlük” gibi kavramlarla yaklaştım Kürt sorununa… Ölümlerin, acıların ve gözyaşlarının hemen dinmesi ve ne pahasına olursa olsun barışın ve kardeşliğin bu topraklarda filizlenmesini savundum. Şimdi barış bize yakın gibi duruyor.

Asıl tartışma konusu barışı isteyenlerin AKP’li olarak damgalanması. Ben “BirGün” gazetesinin duvar yazıları köşesinde bu hükümeti sürekli eleştirdim. Yani ben sosyalist olarak neo liberal politikaların uygulayıcısı ve emek karşıtı her türlü siyasal düşüncelerle fikri mücadele içinde oldum. Dolayısıyla bu hükümeti desteklemem mümkün değil, nokta. Fakat öyle ya da böyle bu hükümet ile Kürt siyasal hareketinin ve toplumsal dinamiklerin etkisiyle de bu sürecin startı verildi. Bu yıl düzenlenen Nevruz kutlamalarında “barış” mesajları verildi. Sevinçler, mutluluklar yaşandı. Beni umutlandıran ise Nevruz kutlamalarında televizyonda gördüğüm küçük Kürt kızının mutluluğuydu. Gözlerinin içi gülüyordu. (...)
Bunlar olumlu izlenimlerimdi. Fakat benimde ciddi kaygılarım var; barışın nasıl kalıcı olabilirliği hakkında. Özellikle de hükümetin bütün bunları sadece Türk usulü başkanlık sistemine geçme arzusuyla yaptığı ile ilgili olarak. Zaten demokrasinin kurumsallaşamadığı bir ülkede Türk usulü başkanlık, gücün “tek adam”da  iyice yoğunlaşması anlamına gelir. Zira demokrasi çok isteniyorsa 12 Eylülün bütün kurumlarının tasfiyesi demokratikleşme için önemli bir adım sayılabilir. Bir ikincisi de barışın kalıcılaştırılması için, halkların kaynaşması için Türk ve Kürt emekçi kimliğine sahip yurttaşların ekonomik açıdan refahının nasıl bir ekonomi politikasıyla sağlanması gerektiği? Çünkü emeğin ve insanca yaşamın olmadığı, yabancılaşma ve emek sömürüsünün yasal ve kurumsal olarak devam ettiği ülkemizde barışın yeşermesi için hangi adımların atılabileceği, bir sosyalist olarak benim en büyük kaygım. Tabii eşit yurttaşlık tanımlaması da çok önemli. Fakat benim ilgilendiğim bu işin ekonomik altyapısı. Yoksa Türk olmuş, Kürt olmuş yahut diğer herhangi bir etnik kimliğe sahip olunmuş, bunlarla tanımlanılmış falan benim için çok önemli değil. Ben her sosyal olguya sosyalist gerçekçilik merceğinden bakıyorum. Çünkü temel paradigmam; sosyalist gerçekçilik akımının öncüsü Maksim Gorki’nin “Nedir gerçek? Bir tek gerçek vardır; o da insandır” sözü. Yani etnik, dinsel, dilsel, kültürel kimliklerden çok insan kimliğine sahip olmak daha önemli bence. ”Ama nasıl insan?” diye sorulacaksa cevabı yine Maksim Gorki veriyor: “Kendisinin efendisi olan, bağımsız olan, başkalarının ekmeğinde gözü olmayan (…)” insan. Sosyalist bakış açısı, sosyal olayları insani ve  sınıfsal  boyutta değerlendirir. Dolayısıyla temel düşünce: “Vatanım yeryüzü milletim insanlıktır.”

“Neyin pazarlığı yapılıyor?”, “Ne aldınız ne verdiniz”,”Bu süreci emperyalistler başlattı” gibi  argümanlar ile bu süreç değerlendirilmemeli. İç dinamiklere bakılmalı.”Neler yapılabilir?” ona bakılmalı. Ve acilen solun birleşip bu sürece sahip çıkması gerekir. Çünkü “barış ve halkların kardeşliği” düşüncesi solun ürünüydü. Özellikle de ana muhalefet partisi buna dikkat etmek zorunda. Vatan, millet hamasetiyle bu sorun sahiplenilemez. Kısacası; bu ülkede kanın, ölümün ve acıların BİRGÜN son bulması ve üretim ilişkilerinin değişimiyle emekçi halkların BİRGÜN insanca yaşamaları ümidiyle…
BURAK AVŞAR burakavsar86@hotmail.com