Yumurta parası

|

Yumurta parası A Yumurta parası

Yıl 1972. Kazanmak için çok çaba gösterdiğim; kazanınca da kuşlar gibi sevindiğim Pamukpınar İlköğretmen Okulu’nu (köyümüzde ona Enüstü denirdi) iyi bir öğrenci olarak bitirmiştim. “İyi bir öğrenci” diyorum çünkü,  ideallerimiz vardı.  Bazan parmağımızın ucu kadar yakın, bazen yıldızlar kadar uzak da olsa bu idealleri gözden kaybetmememiz ve hep ona ulaşmak için çaba göstermemiz gerektiği söylenmişti bize.  Köylere “ışık” götürecektik. Tüm insanlarımızın okuryazar olması için çalışacaktık. Yollar, hastaneler, sinemalar, tiyatrolar, liseler olacaktı “Köy Kentler”imizde.  Bu, yeni kurulan Cumhuriyetin idealiydi. (Doğan Avcıoğlu, Devrim Üzerine).

Bu ideallerle yüklenmiş biri olarak, Sıvas-Akpınar köyünden, bir kat yatağı anamdan kalan ‘cecim’e (birkaç ana renkten oluşan kilim) sararak yola çıktım. On dokuz yaşımda ilk kez çıktığım büyük bir yolculuktu. Hayat yolculuğuydu.
Alanya’nın Beldibi Köyü İlkokulu’na atanmıştım. İlköğretim Müdürü Yardımcısı olan Hasan Yaylalı’nın önerisiyle, öğretmenlerin otağı olan Gül Palas’ta bir gece kaldıktan sonra ertesi gün şoför  Dere’li  Kamil’in cipiyle köye çıktık. Ama okul Başköy’deydi (köyün eski adı Cırbat’tı). O gün Muhtar Resul Ercan’ın evinde kaldım.
Köy, Toros Dağları’na tırmanırken Koç Davut Dağı’nın eteğine kurulmuş; yerleşim durumu dağınık; suyu ve yeşilliği bol bir orman köyüydü. Evler birbirine ortalama yüz metre uzaklıktaydı. Okula en yakın ev elli metre kadar uzaklıkta Mehmet Uçan’ındı (Gök Memet). Daha aşağıda, Ali Uçan (Göğ Ali) ve Hasan Uçan’ın (Gök Hasan) evleri vardı. Yeşil gözlü oldukları için köylü onlara, bir de “gök” eklemişti. Anadolu’da böyledir, her kişinin bir de takma adı (lakap) vardır. Böylece halk bir insanını diğerinden kolayca ayırt etmiş olur.

Okul 1961’de yapılmış. Bir sınıf ve bir müdür odasından oluşuyordu. Lojmanda ise iki oda, mutfak ve tuvalet vardı. Üstü kiremitti. Kiremitlerin her birinin üstünde, yetişkin bir insanın ancak kaldırabileceği ağırlıkta taşlar vardı. Çünkü, yılın hemen hemen her mevsiminde, çok güçlü rüzgâr oluyordu. (Ben bunun nedenini, Akdeniz’in kıyı iklimiyle karasal iklimin kesiştiği bir koyakta olmasına bağlıyordum.) Çocuklar için tehlike olmasına karşın yıllarca öyle kalmıştı. Sınıflara giden ana kapı ise, sırtı köye; yüzü kayalara dönük olarak açılmıştı. “Okulun yüzünün halka dönük olması gerektiği” inancıyla, dört yıllık çaba sonucu, kapının köye bakan taraftan açılmasını; kiremitlerin kaldırılarak çatının beton olmasını sağladık.
Bekârdım. Nişanlıydım. Yemek konusunda becerikli değildim. Ya patates haşlıyor, makarna pişiriyor; ya da yumurta ile karnımı doyuruyordum. Çay ve birinci sigarası da, nişanlımı düşündüğüm; ona şiirler, mektuplar yazdığım, durmadan okuduğum uzun gecelerde yol arkadaşımdı.

Yine öyle sıradan bir gündü. Yiyecek bir şeyim kalmamıştı. Alanya’ya ise Dere’li Kamil’in veya Kardan Ali’nin cipi haftanın belli günlerinde inip çıkıyordu. En yakın evden yumurta getirtmeyi düşündüm. Hemen öğrencim Emine Uçan’ı çağırdım. Bana birkaç yumurta getirmesini söyledim.
Emine, Gök Hasan’ın, birinci eşi Rebiş’ten olan kızıydı. Dokuz- on yaşlarındaydı. İkinci eşinden de birkaç çocuğu vardı. O da diğer köy halkı gibi, daha çok, soğan ve yer fıstığı yetiştirerek geçimini sağlıyordu.
Beş on dakika sonra benim yeşil gözlü, sarı saçlı, soluk benizli Emine’m geldi. Ama elleri boştu. Sordum:
– Emine, kızım, hani yumurtalar nerede?
Emine, biraz sıkılarak yanıt verdi:
– Öğretmeniiim ! Anam ne der hele?
– Ne der kızım?
– Öğretmen parayı göndersin de, ben de yumurtayı göndereğen, der.
– Peki kızım, dedim. Yumurtaların parasını verdim.
Kısa süre sonra yumurtalar geldi. Karnımı doyurdum.

Düşünmeye başladım: “Bu kadın parayı almadan yumurtayı neden göndermedi? Bir sıkıntısı mı vardı? Kocası mı baskı yaptı?” Oysa benim doğup büyüdüğüm köyde, parasını ödeyerek yumurta getirtmeyi, kendilerine karşı yapılmış bir hakaret sayarlardı. Oysa benim köyümün gelir düzeyi bu köyden de düşüktü.
Peki bu bir suç muydu? Rebiş yenge suç mu işlemişti?
Hayır! Bu bir suç değildi. Bu kadın da suç işlememişti. Kaldı ki benim düşünceme göre de, insanlar kendi istek ve iradeleriyle suç işlemezlerdi. Onları, eğitim, ekonomi, çevre vb etkenler suça yöneltirdi. Yani suçu toplum hazırlar; birey işlerdi.
En az onun kadar önemli olan bir şey daha vardı: Gereksiniminiz kadar ürettiğiniz şeyi paylaşmanız mümkündü ama pazar için, satıp para kazanmak için ürettiğiniz ürünü paylaşmanız çok kolay değildi. Yani, piyasa ekonomisi, yani kapitalizm insanı bozuyordu.

Geçen dört yıllık sürede o köyün bireyi oldum. Kaynaştık. Rebiş Yenge hasta oldu. Hastaneden ilaçlarını verip köye gönderdiler. “Çok yaşamaz. Alın hastanızı götürün. Kalan ömrünü çoluk- çocuğunun içinde geçirsin!” demişler. Köyde başka enjektörle iğne yapanlar da vardı. Hatta inisi (kayınbiraderi) Gök Memet de iğne yapıyordu ama, kocası Gök Hasan bunu benden istedi. Çünkü, köyde herkes tarlada, bağda, bahçede çalışıyordu. O işi düzenli olarak yapabilmesinin olanağı yoktu.
Ne kadar sürdüğünü anımsamıyorum. Her gün okulun lojmanından inip; taşların, kayaların arasından doğru geçerek iğnesini yaptım.  Kadın, sanırım yedi sekiz yıl yaşadı. 1976’da Demirtaş’ın Yenidamlar İlkokulu’na atandım. Birkaç yıl sonra duydum ki Rebiş Yenge ölmüş.
Bir yandan bir insanın ölümünün acısını duyarken; diğer yandan da o insanı hayata bir süre daha tutunmasını sağlamış olmanın sevincini yaşadım.
HASAN GÖZTEPE hasangoztepe@gmail.com