Evet için her şey mübah mı?

|

Evet için her şey mübah mı? A Evet için her şey mübah mı?

Anayasa paketinde yer alan sendikal haklara ilişkin değişiklikler referandum sürecinde önemli tartışmalara konu olmaya devam ediyor. Kuşkusuz bu tartışmalar doğru bilgilere dayalı olduğu ölçüde katkı sağlayacaktır. Ancak zaman zaman anayasa paketine “taraf” olma ruh hali içinde, konu hakkında yeterli ve doğru bilgi edinmeden farklı düşünceleri “zırva” olarak yaftalayan yaklaşımlara da rastlanmaktadır. Bu tip ifadeler konuya uzak herhangi bir insan tarafından yapıldığında fazla önemsenmeyebilir, gülüp geçilebilir. Ancak on yıllardır meselenin içinde olan ve oldukça önemli sendikal unvanlar taşıyanların yaklaşımları söz konusu olduğunda durup düşünmek ve yanıt vermek gerekiyor.

Hak-İş Genel Sekreter Yardımcısı Mustafa Paçal, 27 Ağustos 2010 tarihinde Taraf gazetesinin ‘Her Taraf’ sayfasında yayınlanan “Paket kamu çalışanına grev yasağı getirmiyor” başlıklı yazısında uluslararası çalışma hukukunun en basit kurallarını görmezden gelmekte, çarpıtmakta, yanlış ve hatalı olarak aktarmaktadır. Genel Sekreter Yardımcısı bununla da yetinmemekte ve farklı görüşleri “zırva” olarak nitelemektedir.

Mustafa Paçal eleştirdiği görüşlerinin sahiplerinin adını vermeden ve onlardan “uzman etiketi taşıyanlar”, “uzman geçinenler”, “akademik ahlaka uygun olmayan yorum yapanlar” gibi alaycı ve aşağılayıcı ifadelerle söz etmektedir. Paçal isim vermese de yazısında Profesör Mesut Gülmez’in ve benim çeşitli yazılarımda yer alan görüşlerle polemik yapmaktadır. Kuşkusuz Mesut Gülmez Hocanın da bu ithamlara söyleyecekleri olacaktır. Ben kendi adıma yanıt vereceğim. Kısa bir yanıt yazısını Taraf gazetesine yolladım. Ancak bu görüşlerin daha kapsamlı bir eleştirisinin yapılması gerekiyor. Çünkü bu görüşler kamu çalışanlarının sendikal hakları açısından son derece tehlikeli sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor. Bu yazıda bunu yapmaya çalışacağım.

Ben Paçal’ın tersini yapacağım ve kendisini isim vermeden “sendikacı etiketi taşıyanlar”, “sendikacı geçinenler” ve “sendikal ahlaka uygun olmayan yorum yapanlar” olarak nitelemeden ondan, kullanığı adıyla sanıyla, “Hak-İş Genel Sekreter Yardımcısı Mustafa Paçal” şeklinde söz edeceğim. Bunun yazı ahlakının gereği olduğunu düşünüyorum. Paçal’ın yazısında yer alan uluslararası çalışma hukukuna ilişkin vahim hata ve iddiaları yanıtlamayı akademik ahlakın bir gereği olarak görüyorum. Çünkü bu dezenformasyon kamu çalışanlarının haklarının kısıtlanmasında kullanılmaya çok elverişlidir.

Bir konuda fikir sahibi olmanın ön koşulu o konuda bilgi sahibi olmaktır. Hele büyük iddiaların sahibi iseniz, önemli unvanlar taşıyorsanız ve kurumsal bir kimliğiniz varsa; muhataplarınızla polemik yapıyorsanız ve hatta onların görüşlerinden “zırva” olarak söz ediyorsanız çok daha sağlam bilgileriniz olmalı ve konuya vakıf olmalısınız. Dersinizi iyi çalışmalısınız. Aksi halde sadece kendinizi değil temsil ettiğiniz kurumu da zor duruma düşürürsünüz. Mustafa Paçal’ın Taraf’taki yazısı bunun tipik örneğidir. Paçal, iyi bilmediği bir konuda, eksik ve hatalı bilgilerle büyük iddialarda bulunmakta ve muhataplarına alaycı bir dille sataşmaktadır.

53. madde değişikliğinin anlamı nedir?
Konu nedir? Konu anayasa paketinde yer alan 53. madde değişikliğinin ne anlama geldiğidir. Hükümet ile Hak-İş ve Memur-Sen konfederasyonları 53. madde değişikliği ile memurlara (kamu görevlilerine) ve memur emeklilerine toplu sözleşme hakkı sağlandığını ileri sürmektedir. Bu karşılık başta KESK olmak üzere çok sayıda sendikal örgüt ile yine çok sayıda sendikal uzman ve akademisyen ise 53. maddede yapılan değişikliğin kamu çalışanlarına gerçekte toplu sözleşme hakkı tanımadığını; grevsiz toplu sözleşmenin gerçekte toplu sözleşme olmadığını; 53. madde değişikliğinin toplu sözleşme görüşmelerinde uyuşmazlık çıkması durumunda son sözü Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna bıraktığını, bu kurulun kararlarının kesin olduğunu belirterek, bu mekanizmanın iş hukukundaki adının zorunlu tahkim ve grev yasağı rejimi olduğunu savunmaktadırlar.

Örneğin KESK 53. maddede yapılan değişikliği şöyle yorumlamaktadır. “Öncelikle kamu emekçilerinin grev hakkına yer vermediğinden çalışma hukukunun genel ilkeleri ve uluslararası hukuka aykırı olarak düzenlenmiştir. Değişiklikle kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkına yer verilmiş gibi görünse de bu gerçekliği yansıtmamaktadır. Bilindiği üzere grev hakkı, toplu sözleşme hakkının ayrılmaz bir unsurudur. Bu gerçeklik gerek AİHM kararları gerek Avrupa Sosyal Haklar Komitesi ve ILO komite kararlarında da sıkça dile getirilmektedir. Buna karşın, grev hakkımız anayasal güvenceye kavuşturulmadığı gibi; barışçıl bir çözüm yolu olan Uzlaştırma Kurulu kararlarına kesinlik kazandırılarak bu aşamada grev hakkımız fiilen ve hukuken yeni bir engelle karşı karşıya bırakılmak istenmiştir. Toplu sözleşme hakkı da fiilen kullanılamaz hale getirilmiştir.” (KESK, Basın Açıklaması, 23 Temmuz 2010). Benzeri görüşler başka sendikal örgütler yanında çeşitli uzman ve akademisyenler tarafında da dile getirilmekte ve 53. madde değişikliği “grev yasağı” olarak eleştirilmektedir.

53. maddenin gerçek içeriğinin kamuoyunda deşifre edilmesinin yarattığı rahatsızlık üzerine kaleme alındığı anlaşılan Hak-İş Genel Sekreter yardımcısı Paçal’ın yazısında aslında 53. maddenin memurlara grev hakkı getirmediği kabul edilmekte ama bunun Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararlarına ve Avrupa Konseyi’nin Avrupa Sosyal Şartı’a (ASŞ) uygun olduğu ileri sürülmekte, uluslararası sözleşmeler ve bunlara ilişkin denetim organları kararları çarpıtarak 53. maddede kamu görevlileri için getirilen zorunlu tahkim (örtülü grev yasağı) savunulmaktadır. Zorunlu tahkime kılıf aranmaktadır. Paçal, 53’teki değişikliğin grev yasağı olduğunu kabul ediyor ama “zaten uluslararası sözleşmeler memurlara grev hakkı tanımıyor” gibi hayal ürünü bir gerekçeye sarılıyor.

Mustafa Paçal çalışma hukuku ve endüstri ilişkileri öğretisinin temel kitaplarında yazılanları alt üst etmekte, dahası ILO denetim organları ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararlarını ya bilmemekte veya tahrif etmektedir. Her ikisi de vahim. Hak-İş Genel Sekreter Yardımcısının ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmelerinin ve Avrupa Sosyal Şartı’nın kapmamını bilmemesi de vahim, eğer biliyorsa çarpıtması daha da vahim.

Uluslararası çalışma hukukunun kavramları
Şimdi sırayla Mustafa Paçal’ın yazısında yer alan iddiaları ele alalım. Paçal şöye diyor: “Bu tartışma hukuk tekniği de içeren bir tartışma olduğundan kimi uzman geçinenler durumu sabote edebiliyorlar. Bu uzman geçinenler genelde ILO sözleşmelerini ve Anayasa’nın 90. maddesini referans olarak kullanıyorlar. Bu yaklaşım genel olarak doğru gibi gözükse de akademik olarak eksik bir yaklaşımdır.” Paçal, kimi uzman geçinenleri durumu sabote etmekle ve akademik olarak eksik olmakla itham ettiğine göre kendisinden hukuk tekniğine hakim ve uzman titizliğinde ve akademik olarak doğru bir yaklaşım beklemek hakkımız.

Mustafa Paçal, Türkiye’nin konuyla ilgili onayladığı belgeleri “ILO (Dünya Çalışma Örgütü) 87, 98 ve 151 sayılı sözleşmeleri, (AİHS) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, (AİHM) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları, (ASŞ) Avrupa Sosyal Şartı, AB Müktesebatı ve Avrupa Birliği Komisyonu direktifleri” şeklinde sayarak “sonra bu sözleşme ve anlaşmalardaki tanımlara bakalım. Worker (İşçi), Public servent (Kamu çalışanı), Public employee (Devlet memuru), Public working (Çalışanlar)” demektedir. Paçal ayrıca “87, 98 ve 151 sayılı ILO sözleşmelerindeki tanımları Türkçe’ye doğru çevirdiğiniz zaman bu sözleşmelerin hiçbirinde ‘devlet memuru’ statüsünde olanlara ‘grev’ hakkı tanımamıştır” iddiasında bulunmaktadır. Bu son iddiaya ayrıntılı olarak değineceğiz. Önce şu çeviri meselesi üzerinde duralım. Elbette yabancı dil bilmemek veya yeterince bilmemek ayıp değil. Kimse bundan dolayı eleştirilemez. Veya fikir sahibinin yabancı dil bilmesi o fikre doğruluk sağlamaz. Ancak konuyu yabancı dil bilerek tartıştığınızı ima ediyorsanız ve bununla konuya hakim olduğunuzu vurguluyorsanız buna uygun bir dil bilgisi sergilemeniz beklenir.

Her disiplinin kendine özgü kavramları vardır. Aynı kavram ve sözcük farklı disiplinlerde çok farklı anlamlar kazanır. Hukuk disiplininde ise kavramlar çok daha incelikli kullanılır. Söz konusu olan belirli bir disipline ait kavramların yabancı dile çevrilmesi veya oradan çevrilmesi ise iş daha da çetrefilleşir. Örneğin ILO, Dünya Çalışma Örgütü değil Uluslararası Çalışma Örgütü’dür. Bu küçük dikkatsizliği geçelim ve uluslararası çalışma hukuku belgelerindeki kavramlara bakalım.

Uluslararası çalışma hukukunun en önemli belgeleri şunlardır: ILO’nun Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkına İlişkin 87 sayılı ve Örgütlenmme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin 98 sayılı sözleşmeleri İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS), Avrupa Konseyi’nin Avrupa Sosyal Şartı ve Gözden geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı ve BM İkiz Sözleşmeleri. 151 sayılı Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunması Ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemlerine İlişkin ILO Sözleşmesi ise temel bir sözleşme değildir.

Uluslararası çalışma hukukunun temel belgesi olan 87 sayılı ILO sözleşmesinin İngilizce metninde sendikal hakların öznesi olarak “worker” sözcüğü yer almaktadır. Ancak “worker” Paçal’ın yazdığı gibi Türkçeye “işçi” olarak çevrilmez. Böyle bir çeviri günlük İngilizcede elbette mümkün ama uluslararası hukuk İngilizcesi ile günlük İngilizce arasında dağlar kadar fark vardır. Nitekim Paçal 87 sayılı sözleşmenin resmi çevirisine baksaydı “workers” ifadesinin “çalışanlar” olarak çevrildiğini görürdü. ILO denetim organları 1950’li yıllardan bu yana sözleşmenin öznesinin dar anlamda işçi değil hiçbir ayırım gözetilmeksizin çalışanlar olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla her “worker” işçi anlamına gelmez. Nitekim ILO Sendika Özgürlüğü Komitesi (SÖK) de 87 sayılı sözleşmenin tüm çalışanları kapsadığını defalarca karara bağlamıştır.

Yazıda kullanılan “public servant”, “public employee” ve “public working” kavramlarının çevirisinde de hatalar vardır. “Public servant” devlet memuru yerine kullanılmalıdır. Public servant kavramı 98 sayılı sözleşmenin 6. maddesinde “devlet idaresinde çalışan memurlar” (public servants engaged in the administration of the State) şeklinde kullanılmıştır. Bu ifade tüm memurları için değil dar bir memur grubu için kullanılmıştır. Bu konu aşağıda ayrıntılı olarak ele alınacaktır. 151 sayılı sözleşmede ise public employee (kamu görevlisi-kamu çalışanı) ifadesine yer verilmiştir. Ancak “public employee” ifadesinin devlet memuru olarak çevrilmesi doğru değildir.

Avrupa Sosyal Şartı da (5 ve 6. Maddeler) sendikal hakların öznesi olarak “worker” sözcüğüne yer vermiştir. Ama “worker” burada da işçi değil çalışan anlamında kullanılmıştır. ASŞ’nin resmi çevirisi ve ASŞ’nin denetim organı olan Sosyal Haklar Avrupa Komitesi (SHAK) kararlarında ASŞ’nin 5 ve 6. maddelerinin tüm çalışanları kapsadığı belirtilmiştir. “Public working” ifadesine ise bu belgelerde rastlamadık. Özetleyecek olursak uluslararası çalışma hukuku belgelerinde yer alan “worker” işçi olarak değil çalışan olarak çevrilir. Bu açıdan uluslararası çalışma hukuku alanında bir kavram kargaşası yoktur. Tersine denetim organları ve yargı organı kararlarıyla sendikal hakların öznesi tüm çalışanlar olarak belirlenmiştir. Uluslarası çalışma hukukunun benimsediği bir diğer yaklaşım ise sendikal hakların bölünmezliği ve toplu sözleşme ve grev hakkı olmadan sendikal hakkının özünün ortadan kalkacağıdır. Bir diğer ifadeyle sendika, toplu pazarlık ve grev hakkı bir bütün oluşturur (Gülmez, 2008 ve Gülmez, 2010)

Uluslararası hukuk ve kamu görevlilerinin grev hakkı
Gelelim Mustafa Paçal’ın en vahim ve en inanılmaz iddiasına: “87, 98 ve 151 sayılı ILO sözleşmelerindeki tanımları Türkçeye doğru çevirdiğimiz zaman bu sözleşmelerin hiç birinde ‘devlet memuru’ statüsünde olanlara grev hakkı tanınmamıştır.” Yazar şöyle devam ediyor “Avrupa Sosyal Şartı’nda ‘devlet memuru’ statüsünde çalışanlara grev hakkı tanınmamaktadır”, “Aynı şekilde AİHM kararları da ‘devlet memuru’ statüsünde çalışanlara ‘grev’ hakkı tanımamaktadır.”

Bu tanımların çevirilerine yukarıda değinmiştik. Ancak Paçal’ın bu sözleşmelerdeki tanımları Türkçeye “doğru” çevirerek, bu sözleşmelerin memurlara grev hakkı tanımadığı sonucuna nasıl ulaştığını anlayamadık. Öncelikle şunu vurgulamak gerekir, ILO sözleşmeleri kısa ve ilkesel metinler olup ayrıntı içermezler. Bu sözleşmeler denetim organları kararlarıyla yorumlanır ve uygulanırlar. Bu yüzden sözleşmelerin metinleriyle sınırlı “pozitivist” yorumler son derece tehlikedlidir. Örneğin ne 87 ne de 98 sayılı sözleşmede grev hakkı yer alır. Dahası hiçbir ILO sözleşmesinin sözel metinlerinde grev hakkına yer verilmemiştir. Eğer sözleşmelerin sözel metninden hareket ederseniz vay halinize! 87 ve 98 sayılı sözleşmenin sözel metninde grev hakkı olmamasına karşın ILO denetim organları 1950’lerden bu yana sendika hakkının grev hakkını da içerdiğini ve grev hakkının 87 sayılı sözleşmenin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul etmiştir. ASŞ ise grev ve toplu eylem hakkına açıkça yer vermiştir. Dolayısıyla tanımları Türkçeye “doğru” çevirerek memurların grev hakkı olup olmadığı anlaşılamaz, bakılması gereken denetim organı kararları ve yıllar boyunca istikrar kazanmış ilkelerdir.

ILO denetim organlarının istikrar kazanmış kararlarına göre grev hakkının çalışanın hukuksal statüsü ile ilgisi yoktur. Bütün çalışanlar grev hakkına sahiptir ancak belirli hizmetler ve belirli durumlarda grev hakkı sınırlanabilmektedir. Kamu görevlisi (devlet memuru, public servant, public officials ve public employee) olmak grev hakkını kullanmaya engel değildir. Bu konuda ILO Sendika Özgürlüğü Komitesi (SÖK), İHAM ve Avrupa Konseyi Sosyal Haklar Avrupa Komitesi (SHAK) kararları açıktır.

Önce ILO SÖK kararlarına bakalım. SÖK, ILO denetim organlarının en önemlilerinden biri olup özellikle 87 sayılı sözleşmenin denetimi üzerine uzmanlaşmıştır. SÖK tüm memurları kapsayan genel bir grev yasağını 87 sayılı sözleşmenin ihlali olarak kabul etmektedir. SÖK, memurlar için genel bir grev yasağına karşı çıkmakta ve grev hakkının sadece iki durumda sınırlanabileceğini kabul etmektedir: 1) sadece devlet adına otorite icra eden kamu görevlilerinin (public servants exercising autority in the name of the State) çalıştığı kamu hizmetlerinde veya 2) durması nüfusun tümünün veya bir bölümün yaşamını, kişisel güvenliğini veya sağlığını tehlikeye atabilecek, kelimenin dar anlamıyla, zorunlu/temel hizmetlerde. (ILO, Fredoom of Association, 2006, paragraf 576). SÖK grev yasağının sadece devlet adına yetki kullanan memurlarla sınırlı olması gerektiğini vurgulamakta (paragraf 575) ve örneğin adliye personeli ve gümrük görevlilerin devlet adına yetki kullanan kamu görevlileri arasında olduklarını ve bu nedenle grev haklarının sınırlanabileceğini kabul etmektedir (Paragraf 578-579). Görüldüğü gibi ILO sözleşmeleri tüm memurlar (public servant) için değil sadece devlet adına yetki icra eden sınırlı bir memur kategorisi için grev hakkının sınırlanmasını kabul etmektedir. Dolayısıyla öğretmenlerin, yerel hizmetlerde çalışanların, vergi idaresinde çalışanların, posta hizmetlerinde çalışanların ve benzeri onlarca kategoride çalışan diğer memurların grev hakkı ILO sözleşmeleriyle güvence altına alınmıştır. Memurların grev hakkına sahip olması kural sınırlama ise istisnadır.

151 yedek bir sözleşmedir, esas alınamaz!

Mustafa Paçal başka büyük bir gafa daha imza atmakta ve daha ileri sözleşmeler olan 87 ve 98 sayılı sözleşmeler yerine 151 sayılı sözleşmeyi esas almaktadır: “Öncelikle ILO sözleşmelerinde grevli, toplu iş sözleşmeli sendikal hak sadece işçilere tanınmıştır. ILO 151 sayılı sözleşmesi ile kamu görevlilerine (yani bu tanımın bizdeki karşılığı devlet memuru oluyor) örgütlenme ve istihdam koşullarını belirleme hakları sağlamış ve çalışma koşullarının belirlenmesinde çıkacak uyuşmazlıklarda ise “arabuluculuk, uzlaştırma ve tahkim gibi araçlardan yararlanılmasını tavsiye etmiştir.”

Bu iddiayı bir sendika üst düzey yöneticisinin dile getirmesi hazindir, vahimdir. ILO sözleşmelerinin grevli toplu sözleşmeli sendika hakkını işçilere tanıdığı iddiasına sadece tebessüm etmek gerekiyor. Bunu geçelim. Gelelim 151 sayılı sözleşmenin esas alınması konusuna. 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri onaylayan ülkeler için daha sınırlı bir sözleşme olan 151 sayılı sözleşmenin bir önemi olmadığı uluslararası çalışma hukukunun abecesidir. Dahası 151 sayılı sözleşmenin 1. maddesinde “Bu Sözleşme, diğer uluslararası çalışma sözleşmelerinde bu kesime uygulanabilecek daha elverişli hükümler bulunmadığı durumlarda kamu makamlarınca çalıştırılan herkese uygulanır” ifadesi yer almaktadır. Daha elverişli sözleşmeler varsa (Ki var: Türkiye 87 ve 98’i onaylamıştır) bu sözleşmeler uygulanacaktır. Kamu çalışanlarının grev hakkı için 151 sayılı sözleşmeye başvurmak abesle iştigaldir. 151 yedek bir sözleşmedir ve 87 ve 98 sayılı sözleşmeler 151’e göre daha ileri kurallar içerdikleri için öncelikle bu sözleşmeler uygulanır (Gülmez, 2005, 254). 87 ve 98 sayılı sözleşmeler de devlet adına otorite icra eden kamu görevlileri (public servants exercising autority in the name of the State) dışındaki tüm memurların grev hakkını güvenceye aldığı için 151’i esas almanın anlamı yoktur. Bu yüzden Paçal’ın yazısında yer alan “Hak-İş olarak ILO’ya yaptığımız başvuruyla 151 sayılı sözleşmenin grev hakkı bakımından yorumlanmasını istedik. ILO 151 sayılı sözleşmenin devlet memurları için “grev” hakkını kapsamadığını bize bildirdi” cümlesi de abesle iştigaldir. 151’in grev hakkı içermediğini bilmek için ILO’dan görüş almaya gerek yoktur. Görüş almak gerekirse genel olarak kamu görevlilerinin grev hakkı konusunda görüş alsınlar. Görüş almaya da gerek yok ILO, Fredoom of Association, 2006 adlı kitaba baksınlar. Orada ILO’nun görüşleri derli toplu olarak yer alıyor.

İHAS ve ASŞ’ye göre devlet memurlarının grev hakkı var
Hak-İş Genel Sekreter Yardımcısı, İHAM kararlarında da memurların grev hakkının tanınmadığı iddia ediyor. Ancak burada da fena halde yanılıyor. İHAM Türkiye ile ilgili verdiği yeni tarihli bir kararında şöyle demektedir: “Grev hakkının yasaklanması bazı memur kategorilerini ilgilendirebilirse de, bu davada olduğu gibi genel olarak memurlara yaygınlaştırılamaz. Böylece, grev hakkına getirilen yasal kısıtlamaların, ilgili memur kategorilerini olabildiğince açık ve dar olmak üzere belirlenmesi gerekir.” (Mesut Gülmez, Çalışma ve Toplum, Sayı 26, 2010/3). Görüldüğü gibi İHAM da sadece sınırlı bir memur kategorisi için grev hakkının kısıtlanmasına cevaz vermekte ve memurlar için genel bir grev yasağını İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) ihlali olarak görmektedir.

Paçal hızını alamamakta ve Avrupa Sosyal Şartı’nın da devlet memuru statüsünde çalışanlara grev hakkı yanımadığını iddia etmektedir. Avrupa Sosyal Şartı’nın (ASŞ) memurlara grev hakkı tanımadığı iddiası da gerçek dışıdır. ASŞ’nin denetim organı olan SHAK şu kararları vermiştir: “Kamu görevlileri (public officials) 6 maddenin 4. fıkrasındaki grev hakkından yararlanırlar. Bütün kamu görevlilerinin grev hakkından yoksun bırakılması 6/4. fıkra ile uyumsuzdur. Kamu görevlilerine sadece sembolik grev hakkı tanınması yeterli değildir. Kamu görevlilerine hizmetlerini sunmama hakkı tanınmalıdır. Kamu görevlilerinin belirli kategorileri için grev hakkı sınırlanabilir. Bu kısıtlamalar, görev ve işlevleri, sorumluluğun doğası ve düzeyi doğrudan ulusal güvenlik, genel yararla vb. ile ilintili kamu görevlileri için öngörülebilir.” (Council of Europe, Digest of The Case Law of The European Committee of Social Rights, 1 September 2008.) Görüldüğü gibi ASŞ de memurlara grev hakkı tanımakta ve sadece bazı istisnai kategoriler için grev hakkının sınırlanmasına izin vermektedir.

Mustafa Paçal, bin dereden su getirip uluslararası çalışma hukukunda devlet memurlarına (kamu görevlilerine) grev hakkı tanınmadığını iddia etse ve hükümetin pozisyonunu desteklemek için elinden geleni yapsa da gerçek tam tersidir. Kamu görevlileri diğer çalışanlar gibi grev hakkı sahiptir. Sadece devlet adına yetki kullanan sınırlı bir memur kategorisinin grev hakkı sınırlanabilir. Kamu görevlilerinin tümü için genel bir grev yasağı uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Dolayısıyla anayasanın 53. maddesinde yapılan değişiklik ile bütün memurlar (kamu çalışanları) için grev yasağı (zorunlu tahkim) getirdiği için, bu değişiklik ILO sözleşmelerine, Avrupa Sosyal Şartı’na ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşemesine (İHAS) aykırıdır. Dolayısıyla Hak-İş Genel Sekreter yardımcısının yazısının başlığında yer alan “paket kamu çalışanına grev yasağı getirmiyor” iddiası kendi yazısı ile çelişmektedir. Paket kamu çalışanına grev yasağı getirmektedir.

Çeşitli ülkelerde kamu görevlilerinin (memurların) grev hakkı

Gelelim ülke uygulamalarına Mustafa Paçal şöyle diyor: “Dünyanın pek çok ülkesinde (İsveç gibi ülkeler hariç) devlet ve hükümet adına yetki kullananlar ise örgütlenme, toplu sözleşme yapma hakkını kullanabilmekte ancak grev hakları bulunmamaktadır.” Paçal yine yanılıyor. Sadece İsveç değil dünyanın pek çok ülkesinde kamu görevlileri grev hakkını kullanıyor. Bunlardan bazılarını sayalım: Arjantin, Finlandiya, Fransa, İspanya, İsveç, İtalya, Kanada, Kıbrıs, Meksika, Norveç, Portekiz, ABD’nin bazı eyaletleri, Fildişi Sahili, Guetemala, Senegal, Sri Lanka. Almanya’da ise statüsel konumda olan devlet memurları grev hakkından yoksun iken diğerleri bu hakkı kullanabilmektedir. (Gülmez, 1996; Blanpain ve Engels, 2001). Pek çok OECD ülkesinde kamu görevlileri (memurlar) grev hakkından yararlanmaktadır (Cardona, 2006). Görüldüğü gibi Paçal bu konuda da gerçekleri gizlemektedir.

Mustafa Paçal tüm bu iddiaları anayasa paketinde kamu görevlileri için öngörülen zorunlu tahkimin (grev yasağının) ILO sözleşmelerine ve uluslararası sözleşmelere uygunluğunu kanıtlamak için yazmaktadır ancak mızrak çuvala sığmamaktadır. Madde 53’te yapılan değişiklik uluslararası sözleşmelerin güvence altına aldığu grev hakkını tüm kamu çalışanları için yasaklamaktadır. Ancak yine de Mustafa Paçal’a teşekkür etmek gerekiyor. Hiç olmazsa 53’teki değişikliğin zorunlu tahkim olduğunu kabul etti.

Mustafa Paçal’ın diğer bir amacı ise grev hakkını kamu görevlilerinin güvencesizleştirilmesi koşuluna bağlamaktır. Paçal, “hem kamu görevlisi güvencesi hem grev hakkı olmaz” şeklindeki AKP iddiasını bir sendikacı olarak açıkça sahiplenmektedir.

Şöyle diyor Paçal: “Bizde de kamu personel reformu yapılarak işçi, memur ve kamu çalışanı tanımları yerli yerine oturtulduğunda 53. Madde ile getirilen tahkim yalnızca devlet memurlarını kapsamış olacak ve bugün devlet memuru kapsamında olan on binlerce kamu çalışanının grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakkına kavuşacaktır. Son olarak sayın Başbakan sorunu dile getirerek “İşçi, memur ayrımı yapmayalım “çalışan” diyelim sorunu çözelim, herkese haklarını verelim” diyerek önemli bir açılım yapmıştır.”

Bunun anlamı açık: Üst düzey kamu görevlileri dışında diğer kamu görevlilerinin devlet memuru güvencelerinin kaldırılması, güvencesizleştirilmeleri, sözleşmeli hale getirilmeleri ve sonra grev haklarının tanınması. Bu kurt masalına hiçbir kamu çalışanı inanmayacaktır. Tekrar söyeleyelim grev hakkının çalışma statüsüyle ilişkisi yoktur.

Mustafa Paçal’a bir önerim var: Bu kadar iştahla evet demeden ve “evet için her şey mübah” anlayışı ile hareket etmeden önce, görevinin gereğini hakkıyla yapması, uluslararası çalışma hukuku konusunda doğru bilgilenmesi ve bu konudaki temel kaynakları okuması ve bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaması...

* Yrd. Doç. Dr. Aziz Çelik
Kocaeli Üniversitesi İİBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Öğretim Üyesi



Kaynaklar ve okuma önerileri:

• Council of Europe, Digest of The Case Law of The European Committee of Social Rights, 2008.
• Fransisco Cardona, Collective Relations in the Civil Service, 2006.
• ILO, Fredoom of Association, 2006
• Mesut Gülmez, “Sendika Hakkı, Toplu Sözleşme ve Grevi de İçeren Toplu Eylem Haklarını Kapsar mı?” Çalışma ve Toplum, Sayı 18, 2008/3
• Mesut Gülmez, “Sendikal Hakların Bölünmezliği; Toplu Sözleşmesiz ve Grevsiz Sendika Hakkı Özünden Yoksundur”, Çalışma ve Toplum, Sayı 26, 2010
• Mesut Gülmez, Dünyada Memurlar ve Sendikal Haklar, TODAiE, Ankara, 1996.
• Mesut Gülmez, Sendikal Haklarda Uyum Sorunu, Belediye-İş Yayını, 2005
• R. Blanpain ve C. Engels, Comparative Labour Law and Industrial Relations in Indutrial Market Economies, Kluwer Law International, 2001.