İdam, itlaf, hukuk…

|

İdam, itlaf, hukuk… A İdam, itlaf, hukuk…

Bir hukuk tartışması içinde Başbakan’a Marx’tan söz etmenin anlamı yok. Ona hitap etmez, kabul etmez… Marx’ın, hukuku egemen sınıfın düzenini sürdürmeye dönük bir üstyapı kurumu olarak gören devrimci yaklaşımı yerine, toplumda düzeni ve uyumu sağlayan evrimci yaklaşım daha yakındır ona.

Şimdi, binlerce mahpus açlık grevindeyken, yüzlercesi iki ayı devirmiş ve adım adım ölüme yaklaşırken, idam cezasından bahsetmesi Başbakan’ın, haşa bir egemen sınıfın sömürü düzenini sürdürme amaçlı değildir!!!

Onun derdi; “toplumda düzen olsun, uyum olsun, bir değişim olacaksa da uyum içinde evrimci bir tarzda olsun”dur her halde!!!

O yüzden, Marx’tan çok sosyolojinin kurucularından Durkheim’a kanı kaynayacaktır. Boşanmaları bile toplumsal istikrarı bozucu sayarak hoş görmeyen Durkheim’e daha yakındır mutlaka.

O Durkheim ki, toplumu her organı belli bir işleve sahip olan ve uyum içinde çalışan/çalışması gereken insan vücuduna benzetir, toplumları bir arada tutan şeyin yasalar olduğunu söyler.

Tüm bireylerin birbirine benzer ve aynı olması temelinde şekillenen ilkel, eski, mekanik dayanışmacı toplumlarda “baskıcı yasalar” hâkimdir. Baskıcı yasa suçu işleyeni cezalandırmayı temel alır. Hırsızın elini kesmeyi, öldüreni öldürmeyi bu çerçevede tanımlamak mümkündür.

Ancak, nüfus artışı ve teknoloji artık yeni bir toplumu, ona özgü (organik) bir dayanışma türünü ve hukuku getirmiştir. Günümüz toplumları “onarıcı yasa” ile bir arada tutulur. Burada temel alınan şey, suçlunun canını yakmak değil, sistemin işleyişini sağlamaktır.

Başbakan’ın verdiği ABD, Çin, Rusya, Japonya örnekleri idam cezasının eski çağlara ait bir uygulama olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Ölümler karşısında, öldürmeler karşısında gerekirse idam cezası yeniden masaya getirilmelidir’ dedim. Çünkü devletin, öldüreni affetme yetkisini biz kendimizde görmüyoruz. Bu yetki öldürülenin ailesine aittir, bize ait olamaz. Bununla ilgili düzenlemeleri yapmak gerekir” derken, Erdoğan bir toplumsal sisteme ve onun hukuku olan şeriata gönderme yapıyor doğrudan.

Bunun da geçerli olduğu İran, Afganistan gibi ülkeler var ve Başbakan kendi tezini pekiştirmek için onların adlarını da sayabilirdi.

Ancak, o hukukun zamanı geçti… Onu bu ülkeye geri getirmeye, ne bu ülkenin halkı ne de çağdaş dünyanın geldiği nokta izin verir. İnsanlığın gelişimi içinde, geçen yüzyılda çöpe atılan bir baskıcı ceza biçimini 21. yüzyılda önümüze koymak, ancak bugün yüksek sesle söylenemeyen bir rejim özleminin ifadesi olabilir.

İnsanlığın idam cezası tecrübesi; bu cezanın “ıslah edici” olmadığını, caydırıcılık açısından da sonuç vermediğini, adli hatalar yüzünden suçsuz insanların da ölüme gönderilebildiğini ve parası olup iyi avukat tutanlar idamdan kurtulurken yoksulların öldüğünü gösteriyor.

İdam cezasını, “affetme yetkisini öldürülenin ailesine vererek” yapılacak bir düzenleme ile yeniden düzenlemeyi düşünen bir Başbakan’ı, Başkan yapacaksak, vay halimize…

Başbakanken bile açlık grevindekilere daha insancıl bir dille yaklaşan yardımcılarını ve bakanlarını takmayan Erdoğan’ın Başkan halini düşünmek zor olmasa gerek: “Bu açlık grevleriydi, ölüm oruçlarıydı bunlar şantajdır, bunlar blöftür, bunlar şovdur. Şimdi de milletvekilleri yapıyorlarmış. Ne yapıyorlarsa yapsınlar”ın uygulaması olacaktır onun başkanlığı…

Açlık grevindekilerin ölmesini tercih etmeyen, talepler konuşulabilir diyen Arınç’ın “hükümetin açlık grevinde bulunanların telef olması konusunda düşüncesi ve öngörüsü olamaz” sözleri de bir talihsizlik.

Arınç, bu ifadesini bir gaf olarak niteleyenlere, sözlükleri işaret ederek, telefin “boş yere, bir hiç uğruna ölmek” anlamını anımsatarak dil uzmanlığını (!) sürdürebilir. Ancak, bu, gündelik kullanımda o sözcüğe daha çok hayvan ölümlerini ifade etmek için başvurulduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.

Biz burada Durkheim’dan, hukuktan, idamdan, teleften bahsederek köşe doldururken, içerde insanlar ölüyor. İktidar lafla torba doldurma yeri değil. Şovu, blöfü bırakın da bir adım atın artık!