Romantizm ve Yahudi

|

Romantizm ve Yahudi A Romantizm ve Yahudi

Bu haftaki yazıda ve onu izleyecek olanda Geoffrey Hartman’ın Holokost, bellek, travma ve travmaya tanıklık konularındaki düşüncelerini özetlemeye çalışacağım. Bu özetlemeyi yaparken özellikle ikinci bölümde (yazıda) Hartman’ın The Longest Shadow başlıklı kitabından yararlanacağım. (1) Kimi savlarına eleştirilerimi de kısaca belirteceğim.

Hartman Yahudi imgeleminin bazı özelliklerinden söz eder. Bu imgelemin bir töze dayanmadığını, ama belirleyici özelliklere sahip olduğunu belirtir. Yahudilerin “ kitap insanları” olduklarını hatırlatır.Metni farklı okusalar da onlar kitaba bağlı bir halktır. Hıristiyanlıktan farklı olarak, Yahudilikte ruh ve harf (yazı) ayrışmamıştır. Ayrıca, yasa ve yazı, hukuk ve öykü çatışmamıştır. Yahudilikte yazı maddeseldir., Yahudi yazıyı yaşar.

Kutsal metinlerden, romantik edebiyattan izler taşıyan Yahudi imgelemi ketumdur. Bildiğini kolay kolay söylemez. Söz tutar. Sözünü sakınır, ihtiyatlıdır. Yeniden anlatılan öyküler, yeniden dolaşıma giren motifler vardır, Yahudi yazısında. Zaman duygusu ve yanılsamasıyla oynayan alıntılardan oluşan bir üslup söz konusudur.

Hartman, 80’lerin sonunda kaleme aldığı yazılarında Holokost, travma, bellek sorunlarına İngiliz romantizmi ile ilişki kurarak yaklaştı.Söz konusu yazılarında endüstri toplumuna geçişin pek çok ülkede bir sarsıntı yarattığını, özellikle Alman toplumunun bu sarsıntıyı çok şiddetli deneyimlediğini belirtir. Beri yandan geçmişten, geleneklerden kopmanın yol açtığı böylesi bir sarsıntının İngiltere’de yaşanmadığına dikkat çeker. Hartman’a göre İngiltere’de modern öncesi kırsal dünyadan endüstri toplumuna geçiş travmatik bir deneyim niteliğini almamıştır. Bu yumuşak dolayısıyla İngiltere’de Almanya’da olduğu gibi faşist bir hareket büyümemiştir.

Wordsworth endüstri devriminin başlangıcındaki toplumsal kaygılara şiirsel bir biçim vermiş, bu geçiş döneminde kır ve şehri keskin bir karşıtlık içinde görmemiştir. Anti-modern bir tepki ve yakınmada bulunmadığı, kırsal erdemleri yücelten bir nostaljiden kaçındığı için şiiri politikayı nostaljinin toplumsal bünyede yaratabileceği hastalıklardan korumuştur. Oysa, Avrupa’da, özellikle de Almanya’da böylesi bir nostalji kök salmış,tahripkar da olmuştur.


 Hartman’ın savları pek çok yönden sorunludur. O şiirle sınırlı olmayan büyük bir sav ileri sürüyor. Tarihsel bir sav burada söz konusu olan. Ne ki, bu savı politik olarak temellendirmiyor. Kimi tarihsel olguları da göz ardı ediyor. Öncelikle, sanayi topluma geçiş hiç de öyle yumuşak ve uyumlu olmamıştır. Kırsal alanda bir çok isyan bunun kanıtıdır. Hartman İngiltere’nin sömürgeciliğinden, sömürgelerdeki baskısından da hiç söz etmiyor. İngiltere’de faşizm boy atmamış olsa da İngiliz emperyalizmi sömürgelerde ağır baskı rejimleri kurmuş, hayli de kan dökmüştü. İngiltere’de politik değişimler de kan dökülmeksizin gerçekleşmemiştir, 1648 devriminde radikal püritenler kralın başının vurulması da dahil şiddete epeyce başvurmuşlardı.


 Ancak şu var: Hartman’ın savlarına itiraz etsek de onun İngiltere kırsalına duyduğu sevgiyi, Wordsworth’un şiirlerine duyduğu ilgiyi anlayabiliriz. 1938 yılında pogromlar başladığında ailesi Almanya’dan Amerika’ya gitmiş, o tarihte dokuz yaşında olan Hartman ise Frankfurt’da kalmıştı. Bir yıl sonra İngiltere’ye nakledilen yüzlerce Yahudi çocuğu arasında o da vardı.Savaşın sonuna değin İngiltere’nin kırsalında dinginlik içinde bir çocukluk yaşadı. Ancak on altı yaşında Amerika’ya gidip ailesine kavuşabildi.


 İngiltere’nin Yahudi çocuklarına karşı bu misafirperverliğini unutamadı.Kırsal İngiltere geçirdiği yıllar onun için savaşın, toplama kamplarının, ölümün uzağında  olma demekti. Adeta inzivaya çekilmişti. Bu münvezi çocuk “keşişçe bir esriklik içinde” hep kitap okudu. Doğaya, Wordsworth’un şiirine sığındı. Edebiyatı insani bir güç, okumayı insanlaştırıcı bir etkinlik olarak gördü. Ama bu güç ve etkinlik aynı zamanda belleği canlı tuttuğu için de insaniydi.İlerideki yıllarda okudukça Holokost’un gölgesinde yaşadı, özellikle Yale’de ders verdiği uzun yıllar boyunca bu karanlık gölge onu izledi. Bu nedenle, “Holokost’un gölgesi bana pek sık pusu kurar” diyor.

 Özyaşam öyküsü sorunlu tezlerini anlamamızı, anlayışla yaklaşmamızı sağlayabilir, ama bu yine de yeterli değil ; çünkü, Hartman’ın tezleri bazı sorular da içeriyor, okuru bazı sorularla baş başa bırakıyor. Alman romantizmi faşizme yol mu verdi?
Faşizmin gelişmesinde pay sahibi mi ? Eğer öyle ise bu dehşet verici suçta payı nedir? Yoksa, Heidegger Alman romantik şairlerini, özellikle de Hölderlin’i doğru mu okumuştu? Philippe Lacoue-Labarthe’ın Heidegger’in Alman romantizmini okumalarını yeniden değerlendiren metinlerinin Hartman’ın Holokost ve bellek üzerine yazdıklarına paralel okunması bu sorulara cevap arayışında bizlere yardımcı olabilir. Kuşkusuz, böylesi bir okuma ayrı bir yazı konusu. Ben bir paragraf açmakla yetineceğim.

Lacoue-Labarthe 1987-98 yılları arasında verdiği ve Heidegger’in Alman romantizmini okumasını yeniden değerlendiği beş dersini topladığı kitabında onun Metafizik’de mitolojiyi tarihsel düşüncenin en uygun biçimi kabul ettiğini, mitlere yüksek değer tanıdığını vurgular. Heidegger, Alman romantizmini “tarih olarak mitoloji”nin odağından okumuş, romantizmde mitlere dayalı geçmiş bulmuştur. Dahası, Heidegger romantiklerin Volk’un (halkın) varlığını tarihsel olarak temellendireceği yeni bir mitoloji yaratmak istediklerini ileri sürmüştür. Volk’a tarih bilincini verecek olan bir mitoloji.


Alman romantizminin, Jakobenlere sempati duyan, devrimin ideallerini benimseyen Hölderlin’de değil, ama kimi şairlerinde böyle bir eğilim gerçekten mevcuttur. Onların bu yeni mitoloji yaratma projesi Nasyonel Sosyalistlerce de sahiplenilmiştir. Oysa, Wordsworth’un şiirinde mitlerin, mitolojiden beslenen bir tarihin, bir geçmişin izlerine bile  rastlanmaz. Onda geçmişi mitler aracılığıyla kavrama, öğrenme isteği yoktur. Doğa ile kurduğu ilişkiye mitler aracılık etmez.

(1) – Geoffrey Hartman, The Longest Shadow : The Aftermath of Holocaust (En Uzun
Gölge : Holokost’un Sonuçunda),Palgrave MacMillan, 2002.
(2)-Philippe Lacoue-Labarthe, Heidegger and The Politics of Poetry (Heidegger ve Şiirin
 Poltikası),University of Illinois, 2007.