Yitik kitle canavarı

|

Yitik kitle canavarı A Yitik kitle canavarı

Çok karışık rüyalar görüyorum bu aralar. Mesela, 2010 yılında aramızdan ayrılıp barış meleğine dönüşen Evrim Alataş rüyama girdi geçen gece. Üzerinde rüzgârda dalgalanan beyaz bir elbiseyle, Diyarbakır Surları’nda geziniyordu. “Bahar gelse de, Dicle’nin kenarına gitsek. Var mıdır başka bir şehirde, eline davul zurna alıp da piknikçileri gezerek eğlendirenler?” diye sordu bana. Ona Silivri’de büyüdüğümü, bahar geldi mi, denize uçurumun üzerinden bakan kale civarında, Romanların çaldığı klarnet ve darbuka seslerinin çiçeklerle birlikte boyverdiğinden bahsettim.  Gülümseyerek “Baharı karşılar gibi karşılasak barışı keşke” dedi, “Silivri’den Diyarbakır’a çalıp dursa klarnetle davul, şöyle bir delilo oynasak...”

 
Önce neşeli neşeli konuşurken, birden yüzü melanlolik bir hâl aldı ve şöyle dedi yüzünü karartarak: “Hava şimdi soğuk, buz gibi. Ellerimiz, ayaklarımız donmuş, kapı önünde bekliyoruz yıllardır. Sımsıcak sobanın ısıttığı bir odaya benziyor barış. Ama o sobanın kömürle ısındığına inanmıyor artık insanlar, yaşadıkları onca acıdan sonra… Eğer o soba, odunla, kömürle yanmayacaksa, donma pahasına kapıda beklemeye razılar...”
 
Sanki o sobanın başındaymış gibi kan ter içinde uyandım, kulağımda Evrim Alataş’ın sözleri... Barışı, soğukta sığınılacak sıcak bir odaya benzetiyordu. Ama önemli olan, o sıcak odanın neyle ısındığı, nasıl ısıtıldığı. Düşünün ki, karın, fırtınanın ortasında sımsıcak kulübeler var ve hepsi boş. Milyonlarca insan da o kulübelerin etrafında soğuktan tir tir titreyerek bekleşiyor. Artık herkes biliyor silahla, ölerek ve öldürerek bir yere varılamayacağını. Varılsa bile, varılan o yerin öyle hayal edildiği gibi sıcak bir yer olmayacağını. Fark etmediniz mi, Hrant Dink’in öldürülmesinden beri zaten soğukken daha bir soğudu havalar, Uludere Katliamı’yla da buz kesti iyice… Hadi elinizi, ayağınızı ısıttınız diyelim, yüreğinizi neyle ısıtacaksınız? Newroz ateşini dahi söndürmeye çalışmadılar mı yıllarca?
 
Evrim Alataş, bir yazısında “Barış süreçleri efendilik ister” diye yazmıştı. Efendilik derken, empati kurmayı, karşındakini dinlemeyi, anlamak için çabalamayı kast ediyordu. Efendilik için önce insanlar arasında bir bağın olması gerekir. 12 Eylül kurumları ve ruhu, insanlar arasındaki o bağı yok edererek Paul Ricoeur’ün Nazi toplumu için söylediği “yitik kitle”yi yaratmayı amaçlamıştı. Bir tür zombilerden oluşuyordu bu kitle, amaçsızca yaşayıp birbirlerini yiyerek beslenen. Şimdi hassasiyet ya da haysiyet derken, korkulan şey, barışla birlikte zombileşmenin de duracağı. Şişecam işçilerinin, kararlılık ve özveriyle gerçekleştirdikleri şey, aralarındaki bağa özen göstermeleriyle alakalıydı.
 
Deleuze’ün önerdiği gibi dikkatin odağını değiştirecek politikalar üretmeden, insanlar arasındaki bağı güçlendirmek zor. Çünkü 12 Eylül ruhu, sadece siyaseti değil, yazılı ve görsel basının önemli bir kısmını da içine hapsetmiş durumda. 12 Eylül’le hesaplaşmadan Kürt sorunu çözülemez, Kürt sorunu çözülmeden de 12 Eylül’le hesaplaşılamaz ve “yitik kitle” canavarı, bebeklerden katiller yaratmaya devam eder.
Ama sadece 12 Eylül ruhu da değil, insanlar arasındaki bağı yok eden. 12 Eylül ruhu, neoliberalizmi çok sevdi, bir virüs gibi toplumların kolektif zihin ve bedenlerine girerek, “yitik kitle” canavarlarına dönüştürdüğü için. Hem de bunu açık müdahaleler yapmaksızın, herkesi küçük dünyasına hapsedip, kendi varlığını ekonomik çıkarlarını koruduğu sürece sürdürebileceğine dair bir inancı yerleştirerek yaptı. Eğitimden sağlığa, sanattan kültüre her şey, öncelikle rekabet ve kârlılık üzerinden değerlendiriliyor bugün. Savaş ve barış da…
 
Tekrar gözlerimi kapatıp uykuya dalmak istiyorum, Evrim Alataş’ı rüyamda gördüğüm gibi belki Hrant Dink’le de karşılaşırım umuduyla… Altı yıldır gözleri açık davayı ve hâlimizi izlediği için, gözlerim kapanmıyor… 19 Ocak…