Meis Tüneli

|

Meis Tüneli A Meis Tüneli

Bu yazı, günlerdir uğraştığım tünel kazma çalışmalarımın bir ürünü. Virginia Woolf, uzun yıllar kendi geçmişine tünel kazmak için çabaladığından ve bunu başardıktan sonra bölümler hâlinde romanlarını yazdığından bahseder. Proust’un tünel kazmasına gerek yoktu, bir Madlen kurabiyesi yetmişti geçmişe ışınlanması için. Ama benim Madlen kurabiyem yok… Kazı için elimde sadece kâğıt ve kalem var…

Kazdığım tünel beni karakolların bodrum katlarına, balıkçılar kahvesine, 1 Mayıs alanlarında kan dökülen zamanlara götürebilirdi. Ama nedense 90’ların Pera’sındaki Cafe Meis’e götürdü geçen gece. Galatasaray Lisesi’nin önünden aşağıya doğru inen sokakta bir yerdeydi Meis. Adı da 12 Eylül olduğunda yurt dışına kaçanların ilk uğradığı yer olan Meis Adası’ndan geliyordu. Şiir geceleri yapılırdı orada ve gecenin bir vakti Meis’e gelen Ahmet Kaya’yı ilk orada görmüştüm. Bir şey konuşmamıştık, çünkü çok içkiliydi ve gelen garsonun “Bir şey içer misin abi” teklifini “Doluyum kardaş” diyerek geri çevirmişti. Şiir geceleriyle oldu bitti aram iyi olmamıştır. Café Meis benim için İtalyan Lisesi’nden çıkıp gelen sevgilimi beklediğim bir yerdi. Yakındı çünkü oraya.

Tünel beni, okulların dağıldığı bir akşamüstü oraya çıkarmıştı. Orada garsonluk yapan Bitlisli Engin Abi dışında kimse yoktu Meis’te. Bardaki aynadan kendime baktım bir ara. Aynada 18 yaşındaki hâlimi görmek ürkütse de hoşuma gitmişti. Ben aynaya dalıp gitmişken kapı açıldı ve içeriye sevgilimin girdiğini gördüm. Sarıldı bana. Elim ayağım birbirine dolanmıştı. Ona bir şey söylemem gerekiyordu ama “nasıldı okul?” gibi şeyler dışında aklıma da bir şey gelmiyordu. O da derste Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ını okuduğundan bahsetti. Heyecanlandırmıştı onu okuduğu şey, uzun uzun kitabı anlatmak istiyor gibiydi. Sonra bir an durup “Sende tuhaf bir şey var” dedi. “Nasıl yani?” dedim. “Bilmem, çok tuhafsın bugün” dedi. Tünel, Virginia Woolf filan desem, delirdiğimi düşünecekti kesin.

Bir rüya gördüğümden bahsettim ona. Sonumuza dair bir rüya… Rüyalar üzerine konuşmayı sevdiği için romanı unutup anlatmamı istedi hemen. “Yirmi yıl sonrasını gördüm. Ayrıymışız. Başkasıyla evlenmişsin, çocuğun olmuş. Başımızdan türlü türlü işler geçmiş.” Sözümü kesip “Eeee...” dedi. “20 yıl sonra da devrim olmuyor” dedim. Buz gibi oldu o an ortalık. Bir rüyadan da bahsedilse, devrimin olmayacağı fikri, ağır gelmişti o an. Bana ilk sorduğu soru: “Peki ya Kürtler?” oldu. “Apo yıllardır hapismiş. Devlet onunla barış için müzakere yapıyormuş” dedim. Şöyle dedi: “Devrim olmadan nasıl barış olsun ki?” Bir rüya hakkında konuştuğumuzu düşünerek gülüyordu da bir yandan. “Kemalistler ne yapıyormuş?” diye sordu bu defa. “Onların da bir kısmı, generaller, gazeteciler Apo gibi içerdeymiş” dedim. Fantastik bir şeyden bahsediyormuş gibi bakıyordu yüzüme. “Böyle rüya mı olurmuş” diye kahkahayı bastı, “yine yazıyorsun değil mi? Yeni bir romana mı başladın?” Durdum kaldım o an. Her şey nasıl da değişmişti. Kimsenin aklına gelmezdi şimdi yaşadığımız şeyler. “Kemalistler devleti yönetmiyorsa, kim yönetiyor?” diye sordu. “Muhafazakâr neoliberaller… Erbakan’ın liberal öğrencileri… Yani İslamcılar aynı zamanda.” “O da ne öyle?” diye bir kahkaha daha patlattı. “Yani yaşam biçimi olarak İslamcı muhafazakâr, ekonomik olarak neoliberal…” Söylediğim şeylere ben de inancımı yitirir gibi olmuştum o an. Söylediklerim nasıl da akıl dışı geliyordu kulağa. “Sonra?” dedi, eğlenceli gelmişti anlattığım şeyler. “BDP diye bir parti var, HEP’in yerine kurulmuş bir parti. Meclise milletvekili sokmayı başarsalar da, kadrolarının çoğu tutuklanmış. O partiden seçilen temsilciler, devletin izniyle İmralı Adası’na gitmişler, tutsak olan Apo’yla görüşüp bilgi alışverişinde bulunmuşlar, MİT’in gözetimi altında.” Bu defa “MİT’in gözetiminde mi?” diye bir kere daha şaşırarak kahkaha attı. Onun kahkaha atarak güldüğü şeylerin, hayatımızı ne kadar değiştireceğini bilmiyordu tabii… Sosyal medya gibi şeylerden, yaşanılan depremlerden, Arap Baharı’ndan da haberi yoktu. Rüyamı anlatmaya devam etmemi istedi ısrarla. “BDP ile Apo arasındaki görüşmenin tutanakları sızdırılmış basına. Rüyamda tutanakları kimin sızdırdığı tartışılıyordu.” “Niye bu kadar önemliymiş tutanakları kimin sızdırdığı? Görüşmenin MİT’in gözetiminde olması yetmiyor mu zaten?” diye sordu merakla. O da kaptırmıştı kendisini rüyanın gerçekliğine. “Öyle değil” dedim, “Sonuçta MİT de görüşmelerde bir taraf, ama asıl mühimi, tutanaklara yansıyan görüşler.” Sordu tutanaklarda ne olduğunu, Anadolu’nun İslamlaşmasından sonra bin yıllık bir Hıristiyan öfkesinin doğduğundan bahsediliyor diyerek tutanaklardaki bazı başlıkları sıraladım. Kafası iyice karışmıştı. Ama ona anlatırken, bildiğimiz her şeyin aslında nasıl altüst olduğunu, hızla değiştiğini de fark ettim. Tüm bu olup bitenleri sindirebilmek için yeterince zaman da yoktu. Yine de rüyada bile olsa Apo’ya toz kondurmak istemiyordu, “Vardır bir bildiği” dedi. “Nasıl?” diye sordum bu defa ben ona. “Tutsak olduğunu söylüyorsun, BDP’nin siyasi kadrolarının da epeyce bir kısmı içerdeymiş. muhafazakar kesimi ikna etmek istiyor olabilir” dedi yine gülerek. Haklı olabilirdi. Her iki tarafın da bu müzakere sürecinde birbirinin tabanını etkilemeye çalışması doğal bir şeydi. Ama yine de…

Ben bu tünel kazma işini daha ciddiye almalıyım diye düşündüm o an. Sadece kendimi anlamak için değil, yaşadığımız sürece dışarıdan bakabilmek için de…
Birlikte Meis’ten dışarı çıkınca jetonlu bir telefon kulübesi gördüm. “Bir telefon edip geleceğim” dedim… Bakalım, kazdığım tünel yine beni Meis’e mi çıkaracak?