'Hayalet Kadın’ın gözleri

|

A

Bugün 1 Mayıs’a gitmek için evden çıkacağım. Alana doğru yürürken, Haymarket’te polis kurşunlarıyla ölen işçileri, idam edilen Chicago’lu anarşistleri, bu topraklarda 1 Mayıs alanlarında kurşunlanmış işçileri, devrimcileri düşüneceğim. Sonra alana gideceğim, rengârenk pankartların, mücadele etmekten bahseden sloganların arasına karışacağım. Bazı yerlerde çatışmalar olacak, bazı yerlerde bayram gibi kutlanacak…

Sonra, onu göreceğim kalabalığın içinde: Bir hayalet. 1990’dan beri her 1 Mayıs, o hayaletle karşılaşıyorum. Periler, üç kulaklı kediler gibi doğa üstü varlıklarla karşılaşmışlığım çok, hatta zaman zaman bu köşeye de konuk olur onlar. Ama bu hayalet başka. Bir kadın… Uzun simsiyah saçları, kırmızı elbisesiyle, hayalet olmasa herkesin fark edeceği güzellikte bir kadın. Yüzünü bir türlü göremediğim kadın... Ne zaman gözlerine bakmaya çalışsam saçlarını önüne savurup kayboluyor. Bu defa onun gözlerini görebilmeyi hayal ediyorum.

Onun gözlerini görebilirsem eğer, sonraki 1 Mayısları da o gözlerden görme şansım olacak. Ölümlü bir varlık olarak, bu hayatta en çok görmek istediğim şey, yüzyıllar boyunca sadece bugünü, 1 Mayısları görebilmek… Tıpkı o hayalet gibi, sadece 1 Mayıslarda görünüp kaybolmayı çok isterdim. Bana sadece bugünü verin, sonsuza kadar o meydanda dönüp durayım, bir hayalet gibi…

1 Mayıslardan birisinde, biber gazından nefesim kesilmiş, kendimi bir ara sokağa atmıştım. Sokakta benden başka kimse yoktu, sanki şehre ait olmayan bir sokak gibi fazlasıyla aydınlık bir sokaktı. Yanımda birden o hayalet belirmişti. Elimden tuttuğunu hatırlıyorum. “Vazgeçme. Ölümlü bir varlık olarak görmek istediğin günü görme şansın çok az, belki de yok. Ama vazgeçme. Hayal kurmaktan, kendi arzularının peşinde koşmaktan, başkalarının acısını kendi acınmış gibi hissetmeye çalışmaktan vazgeçme... Baskı ve korkunun ruhunu bedeninden ayırıp başkasının insafına terk etmesine izin verme... Bir bedenin var ve o beden ancak kendi oluşturduğun fikirlerle hayat bulur.”

Aslında sadece elimi tutmuş ve hiçbir şey söylememiş de olabilirdi. Bir hayalet olarak elimi tutup tutmadığından bile emin değilim, belki de sadece bir histi. Aslında o hayalet kadın, Breton’un uğruna roman yazdığı Nadja da olabilir. “Kimim ben?” diye sorarak romanına başlayan Breton, “hayalet”in kafasındaki temsili imgesi için “benim için her şeyden önce ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının yetkin imgesiyle eşdeğerdedir” diye yazar.

Onunla nasıl mı karşılaştım? 1990’da Taksim’e çıkabilmek için Beyoğlu’nda Çağ Otel adlı bir otelde kalmıştım. O yıl, İTÜ’de öğrenci olan Gülay Beceren’i kurşunlamıştı polisler, felç olmuştu. Panzerler, helikopterler, kurt köpekleri… Otelde kalma nedenim, polisin her yeri tutma ihtimaline karşı önlem almaktı. O geceyi, bu köşede yazdığım 25 Nisan 2012’ye ait “Aksi İstikamet” adlı yazımda şöyle anlatmışım: “O gece yanımda Oriana Fallaci’nin ‘Bir İnsan’ adlı romanı vardı, bir Yunan anarşisti olan Alexandros Panagulis’i anlatan. Sabaha kadar o romanı okumuştum. Sadece tek bir yatak ve komodinin sığdığı küçücük bir odaydı ve çatı katında olduğu için pencereden Beyoğlu’nun o hüzünlü damları gözüküyordu. Alekos’la kafa kafaya verip Taksim’e nasıl çıkacağımı planlamıştım o çocuk hâlimle. Alekos’la öyle planlar yapmıştım ki, bırakın Taksim’e çıkmayı, neredeyse devrim yapacaktım bir romanla. Sabah olup o otelden adımımı atar atmaz, polisler sarmıştı etrafımı. Çocuktum daha ve okuduğum kitapların gerçekliğine, hayatın gerçekliğinden daha çok inanıyordum. Alekos’un verdiği akılla polisleri atlatıp Taksim’e çıkamasaydım eğer, o sabah okuduğum kitaplara ve kurduğum hayallere duyduğum inancı tamamen yitirecektim belki de...”

İşte o gece, beni polislerin elinden kurtaran sadece Alekos değildi. Tam sokağın başında birden beliren o “Hayalet Kadın”dı. Onu takip ederek, onun gibi görünmez olmuştum sanki, Taksim Meydanı’na yürürken. Şimdi düşünüyorum da ona Nadja demeliyim belki de... Tıpkı Breton’un Nadja’yı tarif ettiği gibi bir kadındı çünkü: “Ötekilerin aksine başı dimdik yürüyordu. Öylesine ince, çıtkırıldımdı ki ayakları yere basıyor mu basmıyor mu belli değildi.” Ama Breton şanslıydı, o kadının yüzünü görmeyi başarmıştı. Yüzündeki belli belirsiz bir gülümsemeden bahsediyordu romanında. Breton’un gördüğü kadının sarışın olması, kafamı kurcalıyor sadece. Belki de onun için acının temsili imgesi sarışındı, benimkisi esmer… O hayaleti her gören, kendi kafasındaki temsili acı imgesini görüyordur belki de. Kadınlar için de bir erkektir belki o kadın, esmer ya da sarışın…

Aslında “Hayalet Kadın”ın gözlerine bakmayan, gözlerine bakmaktan korkan benim belki de… O gözlerde, iş cinayetlerinde ölen ve ölecek olan işçileri, baskıyı, haksızlıkları ve işkenceyi göreceğimden korkuyordumdur. Bilmek ve görmek aynı şeyler değil. Bana bir defasında şöyle bir şey demiş olabileceğini hatırlıyorum “Hayalet Kadın”ın: “İnsanlar insana, en fazla aklın kılavuzluğunda yaşadıkları sürece yararlı olurlar.” Bahsettiği aklın, bize dayatılan akılla bir ilgisi yok. İnsanın kendi yararına olan şeyi, başkaları için de istemesini sağlayacak bir akıldan bahsediyordu. Zor bir akıldan… 1 Mayıs 1976’da öldürülen ve “Bir İnsan” adlı romanın da kahramanı olan Alekos’un bahsettiği akıldan: “Bağnaz düşünceler, üniformalar, doktirinler tarafından öğütülmeyin, size emredenlere, vaatlerde bulunanlara, size korku salanlara, bir efendiyi başka bir efendiyle değiştirmek isteyenlere kanmayın. Yalvarıyorum sürüleşmeyin, başkalarının suç şemsiyesi altında dolaşmayın, beyninizi düşünmek için kullanın, savaşım verin. Herkesin kendine özgü bir kişi olduğunu, her özgürlüğün çekirdeği olan ‘ben’ kavramını savunun. Özgürlüğe sahip çıkmak bir görevdir. Hak olmaktan çok bir görevdir!”